‘’New York’ta bir deprem gününün düşündürdükleri…’’

Cemal Tunçdemir

İki gündür elimden düşüremediğim kitabı, yine keyifle okumaya başlayalı bir kaç dakika olmuştu… New York’un üzerine bir ‘gecekondu’ gibi teklifsizce yerleştiği arazi sarsılmaya başladı.

Eski ve yüksek bir binada olunca, binanın kirişleri ve duvarları da doğal senfoniye ritimleriyle katılıyor. Neredeyse 30 saniye sürüyor, bitmek bilmiyor… Belli ki esneyen sadece mekan değil, zaman da… Zamanı o anda uzun yaşadığını sonradan depremin gerçek süresini öğrenince anlıyorsun.

Sallanırken, ‘New York’ta böyle şiddette deprem olmaz. Acaba bizim eski bina alarm veriyor olmasın’ diye düşünüyorum bir an. Ve ‘zamane çocuğu’ olarak hemen internete bakıyorum. Depremin daha gerçekleşirken ‘twitlendiğini’ görüyorum. Deprem dalgası, Twitter’da arazidekinden daha hızlı ilerliyor… Virginia merkezli depremin neredeyse dalgasından önce Twiti ulaşıyor New York’a…

Marmara ve Düzce depremlerinde de sallanmış bir insan olarak şu 5.8’lik bir depremi bu kadar büyütmemek lazım görüşüne elbette katılıyorum. Ancak, depremin Richter’i sadece haber istatistiği… Yaşayanına her ölçüsüyle neredeyse aynı etkiyi yapıyor yoksa…

Yeryüzünde ilk defa deprem olmuyor, son kez de olmayacak. Fakat depreme ‘doğal afet’ denmesine itirazım var. Zira bu tabir, devletleri ve insanları temize çıkaran, doğayı suçlayan bir tavır barındırıyor. Depremler doğal afet değil. Depremler, kasırgalar, tsunamiler ve hatta insanlar tarafından çıkarılmayan orman yangınları, gezegenimizin sıhhatinin devamı için gerekli doğal işleyişlerdir.

Doğal yangınlar ve kasırgalar ekolojik yenilenme için mutlaka gerekli. Dünyanın yaşama müsait bir gezegen hale gelmesine 65 milyon yıl önce dünyaya çarpan meteor neden oldu. Depremler ve volkanlar olmasaydı, yeryüzü kabuğu olmazdı, her taraf, okyanus sularıyla dolu olurdu.

Depremi afete çeviren, insanların bu tabiat üzerindeki konumlanış şeklidir. Haiti’de 7 şiddetindeki deprem 222 bin kişinin hayatına sebep olurken, ondan 500 kat şiddetli Şili depremi sadece 600 cana neden oluyor. Her ikisinden kat be kat güçlü Japonya depremi ikisinden de az cana sebep oldu. Japonya’da Mart ayında ölenlerin büyük bölümü, Tsunamiden dolayı hayatını kaybetti. Deprem için çok hazırlıklıydı Japonlar. Tsunami için büyük settler de inşa etmişlerdi ama hemen kıyıya yakın yerde 9 şiddetinde bir depremin yaratacağı Tsunamiye onların hazırlığı da yetersiz kaldı.

Japonlar, tüm dünyada ‘deprem milleti’ olarak biliniyor. Yeryüzünde ‘depreme en hazırlıklı’ toplum onlar. Şüphesiz paraları var ve sağlam altyapı, depreme dayanıklı iyi binalar inşa ediyorlar. Bu konuda tavizsiz bir denetim mekanizmaları da işliyor. Ancak ‘depreme hazırlıklı’ olmaktan tam kastım bu değil. Japonlar, dünyada depreme ‘psikolojik olarak’ en hazırlıklı millet. Deprem anını önceden defalarca çalışıyorlar, tatbikatını yapıyorlar. Bunlar öyle, ‘sayın valim görsün, yönetmelik yerini bulsun’ tatbikatları değil. İnsanlar ciddiye alıyor ve gerçekten de psikolojik olarak kendilerini o ana hazırlıyor.

New York’taki sarsıntıdan birkaç saat sonra, Japon Fuji TV’nin New York bürosunda çalışan gazeteci İslam Doğru ile konuşurken, New York’taki Japonların bile, New York bir deprem bölgesi olmamasına rağmen ne kadar hazırlıklı olduklarını şaşkınlıkla öğrendim. İslam, kendisi de dahil ofisteki herkesin özel deprem çantası olduğunu, periyodik olarak tatbikat yaptıklarını, depremden sonra binayı boşalttıklarında ya da dışarı kaçtıklarından açık havada buluşacakları noktayı bile belirlediklerinden bahsetti.

Mart’taki büyük depremden birkaç ay önce geçtiğimiz Eylül ayındaki ulusal tatbikatları da medyaya yansımıştı. İşadamları, esnaf, okul çağı çocukları ve hatta başbakan da dahil herkes katılmıştı tatbikata. Japon başbakanı da o gün, kum torbalarıyla set oluşturma ve yaralı taşıma kısmında çalışmıtı. Tatbikat, her sene olduğu gibi, 1923 yılında 140 bin Japonun ölümüne yol açan Büyük Kanto depreminin yıldönümünde yapılan geleneksel ‘’Afet Önleme Günü’’ çerçevesinde icra ediliyordu. Deprem, durdurulabilir bir şey değil ama afet durdurulabilir.

Mart ayında da depremden sonra ve Tsunamiden önce ‘psikolojik olarak hazır’ Japonların çoğu, oldukça soğukkanlı şekilde defalarca tatbikatını yaptıkları şeyi gerçekleştiriyordu.  Örneğin ‘arama ağacı’ denen sistemi gayet güzel işlettiler. Yani bir tür arama piramidi. Birkaç görevli rastgele binlerce kişiyi arayacağına, o bölgedeki ‘arama ağacına’ dahil olan herkesin aramakla görevli olduğu iki kişiyi aramasına gerçekleşen bir arama zinciri. Bir tür Japon işi saadet zinciri. Böylece saniyeler içinde binlerce kişi telefonla aranmış ve konu ne ise bilgilendirilmiş, uyarılar yapılmış oluyor. Devlet değil, sivil toplum organiz ediyor bunu… Mahallelerinde arabayla dolaşıp, herkesin iyi olup olmadığını, varsa yaşlıları çıkarıp uzaklaşmalarını sağladılar.

Deprem gibi büyük afetlerden hemen sonraki en kritik sürede ‘devlet’ yoktur. Sadece, siz ve komşularınız vardır. Bir toplumun felaketten hemen sonraki ana, yani itfaiyenin, polisin, doktorun henüz duruma müdahil olmadığı ana, psikolojik olarak hazırlıklı olması, felaketin boyutunu dramatik olarak azaltabiliyor. Depremde ve hemen sonrasındaki ‘asıl aktör’ ne devlet, ne kurtarma görevlileridir. Hiçbir devletin gücü, kitlesel bir felakete anında tam teşekkülü olarak müdhale etmeye yetmez. Esas aktör, bizleriz. Yani sıradan insanlar…

Deprem gibi büyük afetlerden sonra devletlerin ‘olağanüstü hal’ ilan etmesi alışıldık bir şey oldu. Çünkü, hepimiz yıllardır tekrarlanan ‘propaganda’ ile depremin, ‘alışıldık sistemi ve geleneği’ askıya alması gerektiğine ikna olmuş durumdayız.

Harvard Üniversitesinden Elaine Scarry, geçen yıl yayınlanan “Thinking in an Emergency (Acil Durumda Düşünmek)” adlı kitabında bunun ne kadar yanlış bir reaksiyon olduğunu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor.

‘Olağanüstü Hal’in tarihsel temeli Roma imparatorluğu döneminde, normal hukuk kurallarının, savaş ya da işgal bahanesiyle askıya alınarak imparatorun yetkilerinin artırıldığı “justitium’’ uygulamalarına kadar gidiyor. Günümüzde ise özellikle tabii afetlerden sonra ya da dikta ve cuntaların oluşmasının hemen öncesinde dikta ve darbeye en kolay götüren araç olduğu için yaygın şekilde kullanılıyor.

Scarry, ‘olağanüstü hal’in sadece antidemokratik ve trajik olmadığını aynı zamanda maksadının tam aksine hizmet eden bir tavır olduğunu savunuyor. Çünkü olağanüstü hal, gücün konsantre edilmesini, yani tek elde toplanmasını hedefliyor. Oysa ki afet anları, milyonların ‘inisiyatif alması’ gereken anlardır. Bunun en güzel örneği de 1995 Kobe depremidir. Herkese ne yapması gerektiğini söyleyeceği beklenen devlet büyük bir karmaşa ve kaos içindeydi. O büyük depremden hemen sonraki felaketten Japonları çıkaran devletleri değildi; Sayısı 1,2 milyonu bulan gönüllüler ordusuydu. Kurtarma faaliyetleri yürüttüler, enkaz kaldırdılar. Bir yetkilinin gelip ne yapılacağını açıklamasını beklemediler, kendi kendilerine organize oldular. Peki nasıl organize oldu bu kadar insan? Her mahallenin, sokağın ahalisinin bir araya gelip oluşturduğu Japonya’da ‘chounaikai (çounaykay)’ denilen gayriresmi mahalle sivil örgütlenmeleri vasıtasıyla…

Japon deneyimi bize şunu öğretiyor: Afetlere ‘psikolojik ve davranış olarak hazırlık’, devletlerin ‘acil durum yönetmeliklerinden’ bin kat daha etkili bir yöntemdir.

Elaine Scarry, devletlerin afetlerde ‘olağanüstü hal’ uygulamasının, vatandaşları, ‘’artık birbirlerini korumak için sorumlu olmadıkları, devletin duruma el koyduğu, bizim de herşeyi yetkililerin eline bırakmamız gerektiği’ gibi bir ruh haletine soktuğunu dile getiriyor.  Bunun sakıncası ne?

Örneğin ‘kalp masajı’… Kalp masajınının nasıl yapılacağını hastane çalışanları biliyor. Devlete bıraktığında bütün yapacağı, doktorlara sağlık görevlilerine bunu öğretmektir. Ancak, kalp masajına ihtiyaç duyulan acil sağlık vakalarının yüzde 70’inden fazlası hastanelerden uzakta, dışarıda, normal hayatın içinde cereyan ediyor. Yani, sokaktaki normal adam, kalp masajını önceden biliyorsa ve gerektiğinde yapabiliyorsa, kalp masajı ya da suni teneffüs, etkili bir kriz müdahalesidir.

Kanada’nın Saskatchewan adlı eyaletindeki bazı toplumsal uygulamalara dikkat çekiyor  Scarry… Burası, çiftçilerden ve tarımla iştigal eden bir sosyal dokuya sahip olmasına rağmen Kanada’daki birçok toplumsal gelişmeye önayak olan bir bölge. Çünkü eyaletin bazı bölgelerinde muazzam bir ‘sivil toplum’ duygusu var. Mesela ‘’Quills Plain Mutual Aid’’ diye adlandırdıkları ‘ahitleşme’ uygulamaları… 5 ya da 20 kasaba bir araya geliyor ve ahitleşiyorlar; ‘’Sizde yangın ya da sel olursa size yardım edeceğimize söz veriyoruz’’ şeklinde… İnceliğe dikkat edin lütfen: ‘bizde yangın ya da sel olursa yardım etmek zorundasın’ şeklinde değil, ‘sizde olursa yardım edeceğimize söz veririz’ şeklinde ahitleşiyorlar, kağıtlar imzalıyorlar…

Japonya’da insanlar depremden sonra ‘nasıl davranacaklarını biliyor’. Bir deprem terbiyesine sahipler. Sokakları temiz tutmayı, yardımlaşmayı, kaos ve yağma olmamasını, devletin değil, kendilerinin sorumluluğu olarak görme terbiyesi bu…

Geçen hafta medyaya bir haber daha düştü örneğin. Japonya’da Mart ayında gerçekeleşen depremden beri enkazlarda bulunarak sahiplerine iade edilmesi için devlete iade edilen cüzdanlardan ve kasalardan çıkan nakit paranın miktarı 78 milyon dolar. Bu terbiyeyi devletler kazandırmaz, topluma egemen kültür kazandırır. Depreme, afete, krize hazır olmak ‘teknik’ değil, herşeyden önce ‘felsefi, psikolojik ve uygar’ bir çabadır.

Bir depremi daha atlattık. Yeryüzü, milyonlarca yıldır olduğu gibi kendi kabuğunu yeniliyor. Gezegenimizde daha çok depremler olacak.

11 Eylül’de tanık olmuştum ama depremin New York’ta sebep olduğu paniği görünce, Amerikan halkının da ‘afetlere psikolojik olarak oldukça hazırlıksız’ bir halk olduğuna artık eminim. Medyasıyla, devletiyle afetlere karşı sağlıksız bir tepki var. Herkes bir yetkilinin çıkıp, ‘ne olduğu ve ne yapılması gerektiği’ talimatı vermesini bekliyor. Neyse ki deprem bir afete dönüşmedi de bu ‘sorumsuzluklarının’ cezasını çekmediler…

Afetten sonra devlet yok, medya yok, sayın yetkili yok… İlk kurtarma görevlilerinin ya da sağlık ekiplerinin gelmesine daha saatler, belki günler var… Bu gerçeği öğrenmemizin vaktidir. Biz ve komşularımız başbaşayız…

Komşuluk, sivil örgütlenme, afetlere karşı psikolojik ve sosyal hazırlığın can damarıdır. ‘Olağanüstü hal’leri çok seven diktatörlerin ‘komşuluk’ fikri ve dayanışmasından, sivil örgütlenmeden nefret etmesi de bir yönüyle bu muazzam gücün farkında olmalarındandır. O yüzden sürekli toplumun bir kesimini diğerine karşı doldururlar. Bu gücünüzün yok olmasına izin vermeyin. Bayram bir fırsat işte, çalın komşunuzu kapısını…

Depremsiz değil, afetsiz günler dilerim…

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz.

You must be logged in to post a comment Login