YORUM: ”Aman gazeteciler bakmasın”

Cemal T. DEMİR

Başbakanla konuşanlar, başbakanı konuşanlar, çok konuşanlar, hoş konuşanlar, boş konuşanlar, boş bakanlar, bakanlarla takılanlar, bakılanlara takanlar, yan bakanlar, yandan çarklılar, çarkı farklılar, farkında olanlar, takım olanlar, aklı başında değil takımında olanlar, takım tutanlar, tuttuğunu bırakamayanlar, bırakamadığını mecburen tutanlar, atıp tutanlar, 40 kere tükürüp yutanlar, kırk yıldır bildiğini okuyanlar, kırk katırcılar, kırk satırcılar… Yani şu bizim gazeteciler…

Medya masallarından öğrendiğimize göre eskiden Babıali’de hepi topu 40 kişiymiş ve hepsi birbirini iyi bilirmiş. Şimdi ‘follow’unu sallasan 40 gazeteciye çarpacağın çağlara erdik. Sosyal medyada karşına çıkan profillerin yüzde 90’ı maşallah ‘gazeteci’, fiyakalı deyişiyle ‘journalist’.

Geri kalan yüzde 9’u ‘fesubhanallah’ yayın yönetmeni. Hasbinallah okuyucu olmak ‘hasbelkader’ bu zamanda. Zaten gazetecilerin de ‘okur’a pek ihtiyacı yok artık. Haberi de köşe yazısını da, köşeli yazılarını da, diğer gazetecilere hitaben yazıyorlar.

Amma genelleme yaptın diyeceksiniz. Haklısınız da gazeteci olarak işimiz bu. Özelleme yapacak olsak, akademisyen olurduk. Hem bu dediklerimden alınacak ya da üzerine alınacak tek bir gazeteci bile çıkmaz, rahat olun.

Bakın birşey anlatacağım.

1870 senesinde Missouri eyaletinde bir Alman gazetesine yarı zamanlı muhabirlik yapan Alman kökenli bir genç, Edwar Augustine adlı politik muhalifiyle tartışmaya girer. Augustine bu Alman gencine, ‘yalancının tekisin’ deyince bizim gazeteci evine gider tabancasını alır ve gelip Augustine’le itişip kakışmaya başlar. O hengamede de sinirlenip ayağından kurşunlar. Daha sonra 400 dolar cezaya çarptırılır o Alman gazeteci. Zaten bir süre sonra da şehri terkedip, gazetecilikte hızla yükseleceği geleceğine gider.

İşte o genç Alman gazetecinin adı Joseph Pulitzer. Evet, biz gazetecilerin bugün adına ‘gazetecilik Oscar’ı verdiğimiz adam, yani pirimiz, politik tartışmaya girdiği adamın topuğuna sıkan bir adamdı. Allah’tan bugünkü köşe yazarlarının çoğu evlerinden çıkmaya, Twitter’ın başından ayrılmaya üşenecek kadar ‘evcil’ canlılar. Yoksa, bu yüksek fikri tartışma ortamımızda memleket nüfusunun önemli bir kısmı topal olurdu.

Bakın başka birşey anlatacağım.

New York Polis Departmanı, 1920’lerin 1930’ların popüler gazetecilerinden Walter Winchell’e, arabasına siren takma izni verir. Charles Fisher’in ‘The Columnists’ kitabında anlattığına göre, bu ayrıcalığın adeta ‘sirenini’ çıkaran Winchell, gün boyu arabasıyla New York’un her köşesinde siren çala çala dolaşarak, ortalığı ayağa kaldırırmış. Sadece kendi sokağına geldiğinde sirenlerini kapatırmış. Hane halkını uyandırmak istemediği için…

Görüyorum bazı bazı Winchellian gasteciler… Devletin iltifat gördükleri birimlerinden aldıkları sirenlerle başkalarının mahalleleri üzerinde büyük gürültü yaratıyorlar. Kendi mahallelerine gelince, kimseyi uyandırmamak için siren miren hak getire…

Hala bakıyorsanız bir şey daha anlatacağım.

Amerikan medyasının eksantrik yayıncılarından Cissy Paterson, William Randolph Hearst’tan 1930’larda satın aldığı Herald ve Times gazetelerini birleştirerek, 1948 yılında kadar Washington Times-Herald adıyla yayınladı. Bu gazetenin özelliği ’24 saat gazetecilik’ yapmasıydı. Günde 10 kez baskı yapıyordu. Asıl konumla alakasız bir detay bu ama günde 10 kez bile güncellenmeyen bazı internet haber sitelerinin olduğu çağda paylaşmadan edemedim. Sadede gelecek olursam, bu Paterson, günlük rutinini şu şekilde anlatırmış: ‘’Sabahları kalkar aynaya bakarım. Artık bir daha genç ve güzel olamayacağımı farkeder, o sinirle işe gider Roosevelt’e Allah ne verdiyse gazeteden sallarım.’’

Hergün önemli bir vaktini aynada kendini seyretmeye ayırıp da, artık ne gördüyse, yazılarında ortalığı birbirine katanları çoktur bu mesleğin. Kişisel sebeplerle statükocu olanların da, kişisel sebeplerle muhalif olanların da, kişisel endişe ya da öfkelerine, hakperestlik gömleği giydirebildiği bir meslektir aynı zamanda gazetecilik.

Muhtemelen hala bakıyorsunuz, birşey daha anlatabilirim;

New York Times’ın efsane muhabir ve yazarlarından biridir James Reston. 20’nci yüzyılın önemli bir kısmı boyunca New York Times’ta çalıştı. 1944 senesinde Birleşmiş Milletler sözleşmesinin doğumuna neden olan Dumbarton Oaks zirvesinde kendisine sızan bilgileri yayınlayıp bu gizli kapalı toplantıları deşifre ederek ilk Pulitzer’ini kazandı. Medyada Reston’a bu gizli toplantı tutanaklarını sızdıranın kim olabileceği üzerine fırtına kopuyordu. Kimi, İngiliz delegasyonunda şüphelinirken, kimi de Amerikalıların sızdırdığını iddia ediyordu. Eli Abel’in 1987 tarihli ‘’Leaking’’ kitabında anlattığına göre tam 40 yıl sonra 1984’te Reston gerçeği açıklamış ve ‘’bana toplantı tutanaklarını sızdıran ne İngilizlerdi ne de Amerikalılardı’’ demiş. Meğer bilgiyi sızdıran, Çin delegasyonunda yer alan alt düzey bir memurmuş. Yıllar önce kendisine fotokopici olarak ‘part-time’ çalışma imkanı veren New York Times gazetesine minnettarlığını sunmak istemiş. Hepsi bu..

Bu böyle bir meslektir. Bazen çok büyük sızıntıların aynı büyüklükte sebebi olmayabilir. Basit ve şahsi bir delikten kaynaklanıyor olabilir sızma.

Tabii ki gazeteci bürokrat danışman ilişkileri her zaman için tehlikelidir bir siyasi lider için. Henry Kissinger ‘’Beyaz Saray Yılları’’ adlı kitabında Başkan Lyndon Johnson’un, ‘sızmalara’ karşı şu önlemi aldığını anlatıyor: Johnson, eğer medyada kendisinin bir danışmanı, bakanı ya da bürokratı hakkında yerli yersiz övgü dizildiğini görüyorsa, o bakan, danışman ya da bürokratı anında kovarmış, bir saniye bile yanında tutmazmış.

Devletten bilgi sızmasına ‘yeni bir fenomen’ gözüyle bakılıyor. Oysa ki bu oldukça eski bir gelenek. Yeni olan, sızan her bilginin, yüzde yüz kamuoyuna ulaşabilme gücü. Eskiden, medyaya bilgi sızar ve medyanın 1-2 patronu, bu bilgilerin kamuoyuna ulaşıp ulaşmayacağına ya da ne kadarının ulaşacağına, kendi çıkarları doğrultusunda karar verirdi. Martin Linsky’nin 1986 tarihli ‘Impact’ adlı kitabında anlattığına göre, 1983 yılında ABD federal devlet memurları arasında yapılan bir araştırmada, devlet görevlilerinin yüzde 42’si zaman zaman medyaya bilgi sızdırdığını kabul etmiş. Peki niye? Yüzde 73, ilgili konuya kamuoyunun dikkatini çekmek istendiği, yüzde 32 devlet içindeki bir başka odağa mesaj vermek istendiği ve yüzde 19 da siyasi karşıtını yıpratmak için sızdırıldığı tespit edilmiş.

Madem bakıyorsunuz birşey daha anlatacağım

İlk kez 1939 Dünya Fuarında televizyonun prototipi tanıtıldığında, New York Times’ın eleştirmen yazarı televizyondan pek de etkilenmedi. ‘’Televizyonun zorluğu şu ki, insanlar karşısına oturup sürekli ekrana bakmak zorunda. Ortalama Amerikalının buna pek vakit bulabileceğine inanmıyorum’’ (Close Encounters, Wallace/Gates)… Bugünkü geleneksel medyada, hala, ‘’internetin sorunu şu ki ekrana bakmak zorundasın, kaç Türk’ün gazetesini okumak için ekran karşısına oturmaya vakti var’’ tadında kritikler var. Bazen gurur gerçeği kabullenmenin önündeki en büyük engeldir.

İnanmayacaksınız ama gazetecilerin de gururu var. Baktınız bana… Birşey anlatmak farz oldu:

Başkan Gerald Ford, Beyaz Saray Sözcüsü Ron Nessen’e gazetecilere özel röportaj verirken, röportaj bitmeden 5 dakika erken odaya girip sürenin bittiğini hatırlatması talimatı vermiş. Nessen bunu her yaptığında da, Başkan Ford, ‘’Bu söyleşiden çok keyif aldım. 5 dakika daha sürdürelim’’ dermiş ve gazetecinin gururunu okşarmış. Tabii ki bu etkili taktik her zaman röportajın yansıtılma şeklini Ford lehine çevirirmiş. Yani gazetecinin gururu da bildiğin insan gururu, okşamaya göresin…

Beyaz Saray muhabirleri, yetkililerden sadece gurur okşayıcı sözler değil bolca yalan da dinler.

Anthony Marro, Columbia Journalism Review’nün nisan 1985 sayısında ‘When the government tells lies’ başlıklı makalesinde, Ford’un sözcüsü bu Ron Nessen’in bir anekdotunu anlatır. Nessen, bir basın toplantsında, sözlerine ‘gerçeği söylemek gerekirse’ diye başlayınca, bir anda basın odasındaki muhabirler kalemi kağıdı bırakıp Nessen’i satirik şekilde dakikalarca alkışlar.

James Deakin’in, ‘’devlet düzendir, gazetecilik düzensizlik. Yaşam gazeteciliğe yakındır’’ sözleri iletişim okullarında öğretilir. Devlet, yani düzen, ‘gerçeğin’ bilinmesini pek istemez. Ahali gerçeği bilirse düzenin bozulacağından korkar.

The New York Times'ın sahibi aile: Adolph S. Ochs (1896 - 1935); Arthur Hays Sulzberger (1935–61); Orvil E. Dryfoos (1961–63); Arthur Ochs Sulzberger (1963–92); ve Arthur Ochs Sulzberger Jr. (1992'den günümüze)

1960’ların başında Beyaz Saray’da bir toplantıda Başkan Jack F. Kennedy, New York Times’ın patronu Arthur Ochs Sulzberger’e, gazetenin Saygon muhabiri David Halberstam’ı şikayet eder. Nazikçe, Halberstam’ın, ‘Vietnam Savaşını çok yakından takip ettiği için objektifliğini yitirdiğini’ dile getiren Kennedy, gazetenin bu muhabiri başka bir yere tayin etmeyi düşünüp düşünemeyeceğini sorar. Sulzberger’in cevabı kısa ve nettir: Hayır.

Sulzberger, o akşam DC’den New York’a dönünce muhabir Halberstam’ın önceden belirlenmiş 2 haftalık tatiline başlamak üzere olduğunu öğrenir. Kennedy’nin ‘isteğinin yerine geldiğini düşünmemesi için’ muhabirin tatilini iptal eder.

ABD’nin 19’ncu yüzyıl gazetecilerinden Charles Dana, gazeteciliği, ‘’boş kağıdı 2 cent’e satın alıp, aynı boş kağıdı 10 cent’e satma işi olarak’ tanımlamış sinirlendiği bir gün…

Ben sinirli değilim bugün. Aksine keyifliyim. Hep haberi konuşacak değiliz, biraz da haberciyi konuşalım niyetiyle mesleğime ve meslektaşlarıma güzelleme yazmaya niyetlenmiştim ama olaylar farklı gelişti. Eğer hala bakıyorsanız, gazetecilik konusunda ileride daha başka anlatacaklarım da olur.

Meslektaşlarıma tek diyeceğim ise, ‘Siz bana bakmayın… Konuşuyorum işte… Durmak yok, Twit’e devam…’

cemaltdemir@gmail.com

You must be logged in to post a comment Login