Lenin, Lawrence ve Ortadoğu’da emperyal fanteziler

Emir_Faisal_Lawrence

Cemal TUNÇDEMİR

18 Ağustos 2013

Ekim Devriminin üzerinden daha bir ay bile geçmemişti. Devrimin lideri Vladimir Lenin, Rus Çarlığının gizli arşivinde inceleme yaparken bir antlaşma metni buldu. Antlaşma İngiliz diplomat Mark Sykes ve Fransız muadili Georges Picot arasında imzalanmıştı. 16 Mayıs 1916 tarihinde imzalanmış gizli antlaşma, Medine’nin kuzeyinden, Anadolu’nun güney ve güneydoğusuna kadar olan bölgenin İngiltere ve Fransa arasındaki paylaşımını kayıt altına alıyordu. Gizli antlaşmanın bir kopyasının Rus Çarının özel kasasında olmasının nedeni ise, ‘’Batı Ermenistan’’ ve ‘’Kuzey Kürdistan’’ denilen coğrafyaların da Rus Çarlığına bırakılmasıydı. Lenin, gizli antlaşmanın metnini, 23 Kasım 1917 günü Izvestia ve Pravda gazetelerinde yayınlatarak sır perdesini kaldıran kişi oldu. Manchester Guardian gazetesi 26 Kasım 1917 günü antlaşmanın tam metnini yayınlayınca bütün dünyanın haberi oldu.

İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour’un, Baron Rothschild’e Siyonist Federasyona iletilmek üzere, İngiliz hükümetinin Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasını onayladığını bildiren ve tarihe Balfour Deklarasyonu olarak geçen ünlü mektubu göndermesinin (2 Kasım 1917) ve o mektubun medyada yer almasının (9 Kasım 1917) üzerinden birkaç hafta geçmişti. Komünistlerin Sykes-Picot’u deşifre etmesi bu nedenle Siyonist federasyonu ve liderlerini de şaşırttı. En çok da aynı toprakları üç kez farklı çevrelere vaadettiği ortaya çıkan İngiltere çok zor durumda kalmıştı.

En büyük şoku ve hayalkırıklığını ise Araplar yaşıyordu. Çünkü Sykes-Picot antlaşması, dünya savaşı sonrası için, Suriye, Lübnan ve Türk Klikyasının kontrolünü Fransızlara, Filistin, Ürdün, Basra Körfezi ve Bağdat’ı İngilizlere bırakıyordu.

Bütün bunlar, efsane ajan T.E. Lawrence’ın çabalarıyla, Ekim 1915’te İngilizlerin Mısır valisi McMahon ile Ürdün emiri Hicaz Emiri Şerif Hüseyin arasında imzalanan McMahon Antlaşmasına aykırıydı. McMahon antlaşmasına göre İngilizler, Osmanlı’ya karşı savaşlarında İngilizlere yardım etmeleri karşılığında, Arapların bütün bu bölgede bağımsız bir Arap krallığı kurmalarını vaat etmişti.

Ortadoğu’da, İngiliz yazar H.G. Wells’in deyimiyle ‘doğal sınırları hiç dikkate almayan‘ bugünkü yapay politik haritası böylece oluşmaya başladı. Nitekim bazı analistler, Ortadoğu’nun sonu gelmez modern kriz ve çatışmalarınının temel nedenlerden biri olarak da, ‘doğal sınırların kendini, politik ve yapay olana dayatması’ yorumu yapıyor…

‘Sideshow of sideshow’

Ortadoğu, bugün kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı ilişkiler ağı, ötekine ve komşusuna asla güvenemeyen sosyal gruplar ve haklar, asıl sahibi belirsiz iktidarlar, otoriter rejimler, derin cuntalar, kaypak ittifaklar ve ihanetler coğrafyası. Küresel güçlerin, devlet dışı uluslararası şirketlerin karmakarışık çıkar satrancının tahtası. Efsane İngiliz casus Lawrence’ın, bizim Birinci Dünya Savaşı yıllarının en kayda değer olayı sandığımız Arapların, Osmanlı’ya isyanına, ‘sideshow of sideshow (yan gösterinin yan gösterisi) demesi belki de bundan…

Nitekim, Amerikalı savaş muhabiri ve romancı Scott Anderson’un yakın zaman önce yayınlanan ve büyük ses getiren ‘’Lawrence In Arabia: War, Deceit, Imperial Folly and the Making of the Modern Middle East’’ adlı kitabı da, Arap isyanının, büyük güçlerin iktidar koridorlarında değil, bölgede maceradan maceraya koşan alt düzey ajanların elinde şekillendiğini çarpıcı şekilde sergiliyor.

Anderson’un ‘Kutsal Toprakların playboyları’ dediği bu kişilerden biri Amerikalı William Yale’dı. Görünüşte ‘kutsal topraklara’ hac için gelmiş dindar ve maceracı bir Hristiyandı. Ama gerçekte Rockefeller ailesinin o günlerde Amerikan petrol pazarını domine etmeye başlayan Standard Oil şirketine çalışıyordu.

Almanya’nın Kahire büyükelçiliğinde görevli Curt Profer, Arapça dahil bölgedeki 6 dili anadili gibi konuşabiliyordu. Kadınlara aşırı düşkünlüğüyle ünlenen Profer, bütün Mısır’da Bedevi kabileleri arasında dolaşıyor ve Mısır’daki İngiliz hakimiyetine karşı İslamcı bir cihat organize ediyordu.

Siyonist rüya uğruna kutsal topraklara gelen Romanya kökenli bilimsel tarım uzmanı Aaron Aaronsohn ise dönemin Suriye valisi Cemal Paşa’nın güvenini kazanmayı başarmıştı. Ancak gerçekte kız kardeşi Sarah ile birlikte kurdukları NİLİ istihbarat organizasyonu İngilizlere, Osmanlı karşısında yardımcı oluyordu. Filistin’deki Ben Gurion ve İzak Ben Zvi gibi yerel Yahudi liderler ise o günlerde NİLİ’ye, Türkler ile Filistin Yahudi toplumunun arasını bozduğu için tepkili ve mesafeliydiler.

Hiç şüphesiz bu casuslar şovunun merkezinde ise dönemin süper gücü İngiltere’nin ajanı Thomas Edward Lawrence vardı. 1914 – 1917 arasındaki 3 yıllık kısa süreçte, Suriye’deki kalıntılarda araştırmalar yapan bir arkeologdan Arap ordularına kumandanlık yapan bir efsaneye dönüşecekti. Araplar hakkında kafasında tasarladığı şeyleri gerçekleştirmek için sadece düşmanla (Türkler) değil kendi hükümetiyle de zaman zaman mücadele ediyordu.

Prüfer, Almanların bütün Ortadoğu’daki bir numaralı istihbaratçısı oldu. Filistin’de oldukça etkili bir Yahudi istihbarat örgütü kuran Aaronsohn, daha sonra ters düşeceği müttefiki İngilizler tarafından uçağı düşürülerek öldürülünceye kadar yaptıklarıyla İsrail’in kuruluşuna giden yolda kalıcı izler bıraktı. Amerikalı William Yale ise bir yandan Standart Oil’den Amerikan devletinden de gizlice maaşını almaya devam ederken aynı zamanda bütün Ortadoğu’daki tek Amerikan istihbarat görevlisi olarak bu ülkenin Ortadoğu politikasının ilk temellerini attı.

Büyük Yağma

Bu casuslar, İngiliz liderlerin “Great Loot (Büyük Yağma)” dediği Ortadoğu’dan pay kapma mücadelesinin görünmeyen ama etkin aktörleriydi. ‘’Doğu’nun, gerek keşfetmek için, gerek fethetmek için, gerekse de yok etmek için Batı alemini yaklaşık 1000 yıldır cezbeden çekiciliğine kapılmışlardı.’’

Ortadoğu’ya bugünkü karmakarışık yapısını kazandıran emperyal güçlerin ve bu saha adamlarının eksantrik fantezileriydi. Ektikleri cehennem tohumları yüz yıldır Ortadoğu’da zehirli meyveler vermeye devam ediyor.

T.E. Lawrence, kendisi de belki de bunun farkındaydı ki adını önce  John Hume Ross ve sonra Thomas Edward Shaw olarak değiştirecekti. Scott Anderson, Lawrence’ın sürekli isim değiştirmesini, ‘psikolojik bir elini yıkama çabası’ olarak nitelendiriyor.

Lawrence, kullandığı motorsikleti ile, dar bir yolda karşısına çıkan bisikletli iki çocuğa çarpmamak isterken kontrolünü kaybedince savruldu ve kafasını asfalta çarptı. Bir hafta sonra 19 Mayıs 1935 günü öldü. 1962 tarihli ‘Lawrence of Arabia (Arabistanlı Lawrence)’ adlı filmle bütün dünyanın tanıdığı bir figure dönüştü.

Lenin’in gizli emperyal antlaşmayı açık etmesinden birkaç hafta sonra 9 Aralık 1917 günü Kudüs Mutasarrıfı İzzet Bey, kuşatmaya daha fazla dayanamayacağını anlayınca şehri teslim ederek ayrıldı. İngiliz komutan General Allenby iki gün sonra şehre girdi. Yaklaşık 1 yıl önce (11 Haziran 1916) Mekke, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in eline geçmişti. Yaklaşık 8 ay önce (11 Mart 1917) bölgenin en önemli kenti Bağdat İngilizlerin eline geçmişti. Ortadoğu’da Osmanlılarn kurduğu yaklaşık 400 yıllık dengeler 1917 yılında tamamen değişmişti.

Sonraki yıllarda ise Ortadoğu’daki ateşin daha da alevlenmesine yol açacak asıl aktör sahne alacaktı. Aslında petrol, Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyal donanmalar kömürden petrole geçtiği için önemli hale gelmişti. Ama Ortadoğu’nun bu yöndeki zenginliği henüz yaygın olarak bilinmiyordu. 1927’de Irak’ta, 1932’de Bahreyn’de, 1938’de Suudi Arabistan ve Kuveyt’te ve 1959’da Libya’da dünyanın büyük petrol yatakları keşfedilecekti. Bulunan her büyük petrol yatağı ile o petrol bölgesinde yeni bir Ortadoğu devletinin kurulması aşağı yukarı aynı döneme ‘tesadüf’ ediyordu. Artık Ortadoğu’da akan kanın rengi kırmızı değil siyahtı.

Darbeler, katliamlar, örtülü savaşlar ve ihanetler ise bu coğrafyada ‘yan şovun yan şovu’ olarak devam ediyor.

You must be logged in to post a comment Login