Ülkedeki en büyük komplo: Başkent

this_town

Mark Leibovich’in 2013 yılında yayınlandığında başkent Washington Dc’de büyük yankı yapan kitabının kapağı.

CEMAL TUNÇDEMİR

26 Nisan 2016

Meclis Genel Kuruluna yukarıdan bakın, sessiz bir uğultu gelir aşağıdan. Arada toplu kahkaha sesleri bozar bu uğultunun ritmini. Ne konuştukları dinleyici koltuklarından duyulmaz. Çok sayıda milletvekili oradan oraya gezer. Kendi partilerinden veya diğer partiden milletvekilleriyle bitip tükenmeyen bir fiziksel temas halindedirler. Samimi şekilde tokalaşırlar, birbirlerinin omuzlarına el koyarlar, omuz tokuşturarak hızlıca bir sarılırlar. ABD Kongresinden söz ediyorum. ‘Narsist Liderler’ kitabının yazarı ve bir başkent insanı psikanalisti olan Michael McCoby, politikadaki homo-erotizmin kendisine çok çarpıcı geldiğinden bahsediyor. Bu homo-erotizmin doğasında eşcinsel bir erotizm olması gerekmiyor. Meclis Genel Kuruluna yukarıdan baktığınızda milletvekilleri hatta birbirine düşman bilinen politikalardaki milletvekilleri arasında göreceğiniz şey tam da budur. ‘Bu insanlara, bir arada olmanın coşkusunu yaşatan bir hissiyat var. Birbirleriyle yoldaş veya partidaş değilseler bile...’ diyor McCoby.

Kim bu adamlar, kadınlar? Yurttaş-temsilcinin yerini almış profesyoneller. ABD’nin bir kurucusu yoktur. Kurucu Babaları vardır. Bunların en önde gelenlerinden George Washington, ülkenin bağımsızlık savaşında ordunun komutanıydı. Savaş resmen bittiğinde emekli olacak ve Mount Vernon’daki çiftliğine dönecekti. Yine, ABD Anayasası bir kişinin keyfinin ve kendi kişisel kariyer planlamasının eseri değil. Bağımsızlık ilanından 11 yıl sonra toplanan ve “kimsenin değil herkesin olacak, herkesin denetleyebileceği, herkesin sorgulayabileceği bir devlet” istemede samimi 55 adamın aylar süren yoğun bir çalışma sonundaki uzlaşmalarının ürünüdür. Washington aday olmamasına rağmen ülkenin ilk başkanı olarak seçilince biraz isteksiz de olsa bir kez daha köyünden başkente döndü. Ömrünün sonuna kadar başkan olarak kalabileceği halde ikinci dönemi sonunda bir daha aday olmayacağını açıkladı ve emekli olup yeniden köyüne döndü. ABD başkanlarının en fazla iki dönem başkan olması geleneğini başlattı. Yurttaş politikacı, politik temsil görevini tamamladıktan sonra eski hayatına, çiftliğine, muayenehanesine, yazıhanesine, işine mütevazı şekilde dönme nosyonudur. Ronald Reagan’ın 1973’te belirttiği gibi, “Kurucu Babaların öngöremediği tek şey, ülkenin, günün birinde, tek amaçları bir sonraki seçimde yeniden seçilmek olacak profesyonel politikacılarca yönetileceğiydi“. Onlar, gelecekte de insanların bir iki dönem politik hizmet süresini tamamladıktan sonra normal vatandaşlar olarak yaşamlarına dönmek isteyeceğini öngörüyorlardı.

Ama öyle olmadı. Başkent, seçimi kaybetse bile veya bürokratik görevinden emekli olsa bile bu şehri terketmeyenlerle, kalabalığı sürekli artan bir yer. Senatör Trent Lott, görevini bırakmasına rağmen Washington DC’den ayrılmayanlardan. ‘Aslında nefret ediyorum bu şehirden’ diye anlatıyor bir defasında. Peki neden ayrılamamış? İki sebepten: Burası bütün problemlerin düğümlendiği yer. Mücadele ettiği politik konularda bir değişime yol açabilmek için civarda olmak gerektiğine inanıyor. Ve daha samimi gerekçeye geçiyor: ‘Başkent, paranın olduğu yer. İnsanları genellikle bu şehirde tutan bu’.

Ancak para her zaman tek açıklayıcı olmayabilir. ‘Başkent aşkı’ diye bir şey var. Michael McCoby, başkent insanlarının, politik veya bürokratik patronlarının takdirinden, yardımcılarının sadakatinden ve bu ortamdaki arkadaşlarından devşirdikleri bir ‘sözde aşk’ duygusundan bahsediyor. Çıkar grupları, lobiler, yalaka gazeteciler, reklam ve PR firmaları, işte hep bu aşkın ateşini körüklemek için doğmuştur.

New York Times gazetesinin pazar dergisinin Washington DC temsilcisi Mark Leibovich, 2013 yılında yayınladığı, ‘This Town (Bu Şehir)’ adlı sarsıcı kitabı ile, ABD başkentinin ‘ensestik ekolojisine’ müthiş bir ayna tuttu. Çok büyük yankı yapan bu kitabına konu ettiği gazeteci, politikacı, analistler, evrensel başkent insanı tipolijisine de örnek oluşturuyor.

İşte Leibovich bu kitabında, Türkiye’de ‘Esaretin Bedeli’ adıyla gösterilen The Shawshank Redemption filminde Morgan Freeman’ın müthiş canlandırdığı ‘Red’ karakterine dikkatimizi çekiyor. Red, hapishanede kendine göre kurduğu yaşam tarzına bağımlı hale gelmiştir ve mühür altında (hükümlü) yaşamanın garip çekiciliği hakkında düşüncelerini paylaşır. Mahkumlar buraya bir yabancı gibi gelir. Bir süre sonra buradakilerce de kabul edilirler. Ve daha farkına bile varmadan ‘kuruma ait’ hale gelirler. ‘Institutionalized’ tabirini kullanıyor Red. ‘Institutionalized’, Amerikan literatüründe, akıl hastanesine veya bakım evlerine kapatılan hastalar için de kullanılan bir terim aynı zamanda.

Geçmişlerinde bu şehirden hazzetmeyen birer yabancı gibi gelmişlerse bile ‘başkent güneşi’ kısa süre sonra onların da üzerine doğar. ‘O kadar da kötü bir şehir değil’ diye düşünmeye başlarlar. Derken kendilerini ‘burası dünyanın en yaşanır yeri’ diye düşünmeye başlamış bulurlar. Başkent insanları, nefretleri iliklerine kadar işlemiş olsa bile artık terk edemezler bu şehri. Çünkü, farkında bile olmadan ‘institüalize’ edilmişlerdir. Başka yerde, yurttaş şartlarında yaşama yetisini yitirirler.

ABD Başkanı Barack Obama ve arkadaşları, adeta bir ‘devrim’ gibi görülen 2008 zaferlerine giden süreçte, demokrasinin en önemli sorunu haline gelmiş bu ‘başkent kültürüne’ duydukları tepkiyi yükseltiyorlardı. Obama bir keresinde başkent insanlarını, ‘Washington’da çok uzun yıllardır yaşayan insanlar’ olarak tarif etmiş ve ‘başkent insanlarına karşı mücadele edeceklerini‘ vaat etmişti.

Reagan’ın yakındığı şeyden o da yakınıyordu; Tek ve en önemli derdi bir sonraki seçimde yeniden seçilmek olan profesyonellerden… Obama kampanyasındaki arkadaşlarının dikkatini sık sık, halka, ‘bu makama ihtiyacı olmayan adaya oy vermeleri’ mesajını vermenin önemine çekiyordu. Başka birçoklarını politik mücadeleye iten saiklere sahip olmayan biri olarak bilinmek isteniyordu. Öyle ki 2004’te Senato’ya ilk kez seçildikten kısa bir süre sonra bir başka senatör arkadaşına, ‘Senato’da görevim bittikten sonra bu şehirde kalmaya devam edersem beni vur’ talimatı verecekti.

Yalakaların doğal yaşam alanı

Obama’nın 2008 kampanyasının üst düzey bir yöneticisi, This Town yazarına, başkentten, ‘Suck-up City’ diye bahsediyor. ‘Suck-up’ sıfatı iki anlama gelebilir. Öncelikli anlamı, yalakalık yapmak. Mutlu etmek istediğiniz, daha doğrusu, kariyer yolunuzdaki makamlara konumlanmış kişi veya kişileri ‘yalarsınız’. ‘Günümüz profesyonel politikasının anne sütü’ diyor bu yalakalığa This Town yazarı ve ekliyor: ‘Yalakalık, oksijen gibi başkentin olmazsa olmaz bir unsurudur.

Obama’nın bir başka arkadaşı ise o günlerde Obama’nın ‘Washington DC’nin derivative (türev) kültüründen nefret  ettiğini’ söyleyecekti. Yani insanların, kendi şahsiyetleri olarak değil, bir başka güçlü insana veya kurumla irtibat yakınlıklarına göre değer gördüğü atmosferi kastediyordu.

Başkanlık, doğal olarak, türevlerin en fazla yakın olmaya çalıştıkları makamdı. Başkentte bir çok kişi, bir şekilde kendini Başkanlık makamıyla irtibatlı göstermeye çalışıyordu. Narnia Günlükleri’nin yazarı, İrlanda kökenli İngiliz yazar C.S. Lewis’in ‘Inner Ring(Dar Daire)’ adlı klasikleşmiş denemesinde anlattığı şey bu… İnsanların, elit bir grubun, dar bir dairenin üyesi olmanın nasıl baştan çıkarıcı olduğuna dikkatimizi çekiyor Lewis.

1992 yılında Bill Clinton’ın kampanyasının medya sorumlusu iken onunla beraber Beyaz Saray’a gelip bu kez Beyaz Saray’ın medya direktörü olarak, başkentin en önemli ‘dar dairesi‘nde yer alan gazeteci George Stephanopoulos da, ‘All Too Human’ adlı kitabında bu ‘dar dairede olma‘ psikolojisini anlatıyor. Ta çocukluk günlerine, Cleveland’taki Yunan Ortodoks kilisesinde mihrapta rahip yardımcısı (altar boy) olduğu günlere giderek… ‘Altar’da olmak, onu kilisenin işleyişinin dar dairesinin üyesi yapmıştı. Bu baştan çıkarıcı duyguyla ilk kez tanıştığı yer orasıydı. Özel odada yani kilisenin en özel kulübünün içinde olduğunda hissettiği şeyi, daha sonra politik yaşamında, önemli kararların alındığı dar dairenin içinde de aynen hissettiğini anlatıyor. Bu ayrıcalık, bu herkesin giremediği yerde olmaktan şahsına kıymet devşirme arayışı özellikle zayıf kişilikli insanlarda çok daha çekici bir eğilimdir. 2010’lu yılların hemen başında oldukça parlamış genç politik danışman Kurt Bardella da, ‘Bir kez bu duyguyu yaşadınız mı artık bütün çabanız bu duyguyu bir daha asla yitirmemek haline geliyor’ diye anlatıyor. Başkentte saygınlığınız, maddi gücünüz olup olmamasıyla alakalı değildir. Öyle ki odacı bile olsanız, ‘içerdeyseniz’ herkesten büyük bir saygı görürsünüz.

Obama’nın 2008 seçim kampanya stratejisinin ana mimarları Gibbs, Pfeiffer, Plouffe ve Axelrod ‘başkent’e karşı bir retoriğe bina etmiştiler bütün stratejilerini. Plouffe bir defasında, başkentteki gürültülü politika çarklarındaki insanları ‘orji insanları(grup seks partisinin katılımcıları)’ olarak niteleyecekti. Obama’nın ekibinin karşı olduklarını söyledikleri başkent, ‘çıkarcı, bencil, kendine yontucu, kendini ayakta tutmaya çalışan’ tiplerin egemenliğindeki başkentti. Yani, aslında başkentte yükselmeye çalışan herkesin bir şekilde dönüştüğü bir karaktere taarruz ediyorlardı.

Obama da bir defasında, başkente iki grup insanın geldiğinden söz etmişti. Para kazanmak için oyuna katılan çoğunluk ve gerçekten kamusal hizmet peşinde olan bir azınlık. Obama’nın kampanyası, 2008 Kasım ayında başkanlık seçimini kazandıktan hemen sonra, görevi devralmadan önceki 2 aylık geçiş döneminde görev alacak kampanya gönüllülerine ‘kibir de yok ganimet de (no ego, no glory)’ broşürü dağıtacaktı. Seçim kampanyasında çalışanlara, yaptıkları işleri ‘gönüllü’ yaptıkları, bunun karşılığında bir makam veya iş beklememeleri gerektiği hatırlatılıyordu. Obama’nın ekibinin başkent kültürüne belki de kayda değer son direnişleri de bu oldu…

Suck-up’ın diğer anlamı ise ‘içine çekip yutmak’tır. Başkent, insanı yutar. Washington DC’nin eski bir bataklığın üzerine kurulması, lakabın bu anlamını güçlendirir. Obama’nın adamları kendilerinin ‘suck-up’ city’nin çekiciliğine kapılmayacaklarını iddia ediyorlardı. Bataklıkların üzerinden uçarak geçeceklerdi. Ne var ki, Obama göreve başladıktan kısa süre sonra ‘başkente direneceğiz’ iddiası yalan oldu. Obama’nın ekibindeki isimler gazetelere haber oldular. Magazinlere konu olmaya başladılar. Başkentin, yıldızlı, şaşaalı günleri onlar için de başladı. Seçim kampanyalarında eleştirdikleri insanlara dönüştüler. Obama’nın eski sözcüsü Gibbs yıllar sonra, ‘bize ne oldu böyle?’ diye tartıştıklarını anlatıyor. Ona göre başkentin, sadece kendi seslerini duyabildikleri ‘medya yankı iklimi’nde kayboldular. Gibbs, kendi aralarındaki bir toplantıda, ‘kabul edelim ki hepimiz bir şekilde değiştik. Veya daha doğrusu, başkent hepimizi değiştirdi’ dediğini aktarıyor. Başkent, bir kez daha yalayıp yutmuştu, kendini fethetmeye gelenleri…

2004 yılında Wonkette sitesini kuran Ana Marie Cox, ‘’başkent yöneticilerine ‘ünlü’ muamelesi yapılması aslında şakayla başladı. Ancak günümüzde bunun ironisi tamamen kaybolmuş durumda ve şaka gerçeğe dönüşmüş durumda’’ diyor. Göreve geldikten hemen sonra ‘star’ muamelesi görmeye başlamalarıyla Obama kampanyasını yönetenler bile kafası karışık duygular içine girecekti. Dan Pfeiffer, This Town’ın yazarına, ‘Bu şehirde tevazudan, mütevazıca görevini yapmaktan nefret eden bir kültür var’ diye yakınacaktı.

Başkent insanlarının ideolojisi: Parazitizm

Başkent kültürü, bir yönüyle de en kolayından kazanma kültürüdür. Cumhuriyetçi Partili Oklahoma Senatörü Tom Coburn da ‘This Town’ yazarına, ‘başkent ve Las Vegas arasında çok büyük benzerlik var’ diye anlatıyor bunu. Kumarhane şehri Las Vegas da başkent de insanın zaafiyetlerine hitap ediyor. Aynı zamanda tıp doktoru olan Coburn’a göre her iki şehir de ‘bağımlılık kültürü‘ne sahip. Vegas’ta kumara, başkentte ise güce bağımlılık var. İki şehir de gözaçık, zübük tipleri ödüllendirir.

‘’Her iki şehirde de hiç yoktan bir şey kazanabileceğini düşünürsün’’ diyor Coburn. Ama çoğunluk için bu kazanma vaadi bir illüzyondur sadece… ‘’Vegas’a gidip kazanabileceğini gerçekten düşünebilir misin?” diye soruyor Coburn: Eğer öyle olsaydı hepimiz Las Vegas’a giderdik ve Vegas artık orada olmazdı. Hem Las Vegas hem başkent Washington DC, hiçbir şey yapmadan havadan kazanma kültürünündür.’’

Uyuşturucu bağımlılarını tedavi eden bir doktor olarak Coburn, insanlardaki, güce temayülü, morfin bağımlılığına benzetiyor:

“Tıpkı morfin gibi iktidar da onu elde edenlerin hissiyatını kör eder ve muhakemelerini zayıflatır. Bu da politikacıların hem karakterlerini hem de demokrasimizi yıkıma uğratan kararlarının ana sebebidir.”

Tıpkı Las Vegas gibi, başkentin de, insanları, kendilerinin abartılı bir başka versiyonu gibi davranmaya iten bir şehir olduğunu ifade ediyor Coburn ve ekliyor: Ben kendimi bozulmaya yüz tutmuş bir greyfurt gibi hissediyorum artık.

Coburn, politik psikolojiyi çok eğlenceli bir uğraş alanı olarak görüyor. This Town yazarına bir sonraki kitabının, ‘başkente sürekli hakim olan gerginlik, endişe ve korkunun gücü’ üzerine olacağını söylüyor. Ona göre bu güçlü duygular, politikacıları ve bürokratları, koltuklarında kalmanın en güvenli en geleneksel yollarına sevkediyor. Bugünkü başkent kültüründe koltukta kalmanın en güvenli yolu ise keskin partizanlığa sarılmak. Ona göre keskin partizanlık ve kutuplaşma, sağcılık ve solculuktan çok kariyerizme inancın bir göstergesi. Bu şehirde bir şeye haklılığına inandığınız için değil, bırakırsanız düşeceğiniz korkusuyla sarılıyorsunuz.

Bu noktada Coburn, başkent kültürünün ideolojisinin bir tür ‘parazitizm’ olduğunu belirtiyor:

Bir parazit diğerini, o bir diğerini o da bir başka paraziti besliyor. Bu şehirde bir kişiye bağlanmanızın sebebi, kişisel olarak ondan bir şey kazanacağınız beklentisidir. Parazitler bağırsaklarımıza zarar vermiyor, çünkü içinde oldukları çevreyi seviyor. Yaşamlarını sürdürebilecekleri çevre bu. Bu benzetme çok sert gelebilir. Ancak bugünkü başkentte bu şekilde birine bağlanmazsanız bir şey kazanamazsınız.

Parazitizm, başkenti bir tür ‘ağa’lar şehri yapan şeydir de…

Başkent bir ‘ben-kent’tir

Başkent bir yönüyle bir ‘benkent’tir. Zira hastalıklı başkent kültüründe her şey ‘ben’ üzerine kuruludur. Herkes, her durumda sadece kişisel olarak ne kazanacağının, ne kaybedeceğinin hesabını yapar. Senatör Lieberman’ın danışmanı Marshall Wittman, ‘başkentte kendi adınızdan daha tatlı bir sözcük yok’ diye anlatıyor bu mayhoşluğu… Gazetelerde adını okumak, televizyonlarda duymak müthiş bir keyif verir sahibine.

Bunun dolaylı sonucu olarak başkent kültüründe, ‘vefa’ diye birşey yoktur. Bir dönem Bush’un Beyaz Saray sözcülüğünü de yapan gazeteci Tony Snow, ‘başkent, ‘arkadaşlığın’, kişisel bir ilişki olmadığı bir şehirdir’ derken bunu kast ediyor. Mark Leibovich ise, parazit kültürüne dayalı bu ‘arkadaşlık’ anlayışını, ‘başkentte arkadaşın çoktur ama bu arkadaşların arasındaki müttefiklerin sürekli değişir’ diye açıklıyor.

Başkent kültürü üzerine yazılmış en güzel yazılardan bazılarına imza atan Amerikalı deneme yazarı Gore Vidal ise, başkentte başarının temel sırrını açıklarken şöyle diyor: ‘Burada başarılı olman yetmez, arkadaşlarının da başarısız olması lazım.’ Herkesin birbirinin yüzüne gülücükler dağıtıp, arkasından küfürler saydırdığı bir şehir olması bundandır. Kendi kariyer basamaklarını inşa ederken, arkadaşının da kuyusunu kazarsın. Boston Globe yazarı Mike Barnicle, işte bu nedenle ‘başkentin, kimsenin kimse ile göz kontağı kurmadığı bir şehir’ olduğunu yazıyor. This Town yazarı, bu ruh halinden dolayı, psikolojide ‘kimlik hırsızı sendromu (impostor syndrome) denen hastalığın, başkentin herkese bulaşan psikolojik nezlesi gibi olduğunu belirtir. Yani, gerçekte kim olduğunun veya çapının büyüklüğünün ifşa olacağı korkusu. Çünkü, başkentte ehliyeti ve hakkıyla bir yere gelen insan çok azdır. Herkes bu psikolojik gerilimi yaşar. Sahtekarlığının, yetersizliklerinin, eksiklerinin ifşa edileceği korkusu bünyelerinden hiç eksik olmaz. ‘’Başkent aynı anda hem bir sırlar şehri hem de herşeyin gizlisini saklısını ortaya döken bir yer’’ diyor psikanalist McCoby ve ekliyor; ‘’Bu da başkent insanlarını paranoyak yapan şeydir.’’ Kimse kimseye gerçekte güvenmez.

Paranoya ve özgüvensizlik her yerdedir. Senato eski çoğunluk liderlerinden Tom Daschle şöyle anlatıyor bunu:

‘’Görünüşe bakınca politikacılar politikacı gibi hareket ediyor gibi görürsünüz. Ancak politikacıların çoğu oldukça özgüvensiz insanlardır. Bunun parçası olarak insanların birbirleriyle kalıcı bağları var illüzyonu oluşuyor. En kudretli isimler bile, takdir edilmeyi duyma ihtiyacı hissediyor. Unutulmayacaklarını duymaya ihtiyaçları var’’.

Başkentlerin sürekli ‘alkış’ sesleri ile inlemesi, sürekli bol akışlı toplantılar düzenlenmesi bu temel ihtiyaçtandır. Özgüveni en eksik olanı, sevilmeye en fazla ihtiyacı olanı, güçlü şekilde alkışlanacağı törenlere en fazla eğilimli olanıdır.

Başkent insanını, alkışlanmak kadar motive eden ikinci şey ünvanlarıdır. Başkent insanının adı değil statüsü olur. Televizyonlara çok çıktıklarından dolayı herkesin tanıdığı kişiler bile kendini tanıtırken, ‘profesör doktor’, ‘daire başkanı’, ‘idare amiri’, ‘grup başkan vekili’, ‘başkan yardımcısı’ vs gibi ünvanlarla tanıtır. En gayriresmi konuşmalarda bile ‘bakanım’lar, ‘vekilim’ler, ‘müdürüm’ler, ‘paşam’lar ve daha nice ünvanlı hitaplar havada uçuşur. Başkent insanı, ünvanı anılmadığında kendisini çıplak hisseder.

Son derece tiyatral bir iklim vardır. Konuşmalarda klişe repliklerin dışına çıkmak büyük risktir. O yüzden başkentte düzeltme açıklamaları, çoğunlukla sadece, yanlışlıkla gerçekte ne düşündüğünü aktaran açıklamalardan sonra yayınlanır. Yalan, bu şehirde insanları bir arada tutan, birbirlerinin yüzüne bakmalarını sağlayan şeylerin başında gelir. Sadece sözler değil, mimikler, tebessümler, hal hatır sormalar da yalandır. Sahnede takınılan pozdur.

İnsanlar izlendiklerini bildiklerinde, düşündüklerinde ya da umduklarında, kendileri olmaktan çıkarak farklı bir poz takınırlar. Sosyal ortamlara giren başkent ünlülerinde veya ünlü olma heveslilerinde bunu gözleriz. Başkentin restoran ve kafelerinde bile böylesi ‘poz’ konumunda çok insanla karşılaşmak mümkün. DC’nin amatörleri, bulundukları sosyal ortama böylesi biri girişi yaptığında, kendi ‘Whatsapp’ gruplarında, ‘ego, alanımıza iniş yapmıştır’ anonsu paylaşırmış. Washington Üniversitesi ve New York New School’da politik bilim dersleri veren Jeff Smith, başkent insanlarının yürüyüş ve hareketleri üzerine çok kafa yormasıyla This Town yazarının radarına girenlerden. ‘Yürüyüş tarzları, hareket ve tavırlarından, politikadaki amaçlarına, beklentilerine dair çok şey anlarsınız’ diyor. Smith, Politico gazetesinin ‘başkentin iktidar kulesi’ dediği ünlü Ritz-Carlton hotelinin karşısına oturup, girip çıkan kudretlilerin yürüyüşünü gözlemlermiş. ‘Bu yürüyüşü nerede görseniz tanırsınız. ‘Ben önemli biriyim’, ‘ben zenginim’, ‘ben buraya aitim’ diye bağırır’ diyor.

Baba, oğul, kutsal bağ

Başkentler, bir ülkede tanrının adını en fazla duyacağınız şehirlerdir. Bir toplantıda bir resepsiyonda, bir törende en fazla tanrının adı anılır. Cümlelere onun adıyla başlanır. Bu tür ortamlarda herkesin dudakları tanrının adını anarken, gözleri ise yanaşmak için, ‘etrafta daha önemli biri var mı’ diye bakınır. Çünkü, başkent kültüründe kime inandığınız değil, kime yakın durduğunuz önemlidir.

Başkent insanları, gerçek babası üzerinden gurura bayılır. Kişisel hikayesini ‘öz-mitoloji’ haline getiren çoktur. Obama’nın hatıratının adı ‘Dreams of my Father’, rakibi Senatör John McCain’in kitabının adı da ‘Faith of My Father’dı. Bununla beraber başkente hızla yükselme hırsındaki her genç için burada kendine yeni bir ‘baba’ bulmak da önemli. Başkentin, kendisine görece otonom bir alan açabilmiş kurt politikacılar ve onların genç sadıklarıyla dolu olması bundandır. Bazen o kadar uzun zaman beraber geçirirler ki ancak gerçek akrabalık ilişkisinde yaşanabilecek bir duygu yoğunluğu oluşur bu ilişkide. Ancak başkentteki bütün ilişkiler gibi bunların çoğu da kişisel değildir. Kişisel hesaplara yön veren dengeler değiştikçe baba oğul ilişkileri de yenilenir. ‘Babam gibiydi’ veya ‘evladım gibiydi’ şeklinde sitemleri en fazla bu şehirde duymamızın nedeni budur. Başkenti uzun süre gözlemleyen için bir süre sonra kim kimin babası gibiydi, kim kimin evladı gibiydi hatırlamak güçleşir. Washington Post köşe yazarı Dana Milbank bir keresinde, ‘başkentteki politik kültür biraz daha ensest hale gelirse hepimizin çocukları fazla parmaklı doğacak’ diye isyan etmişti.

Yazıyı ağır bulabilirsiniz. Ama başkent insanları, bütün bu kültüre yönelik eleştirilerden rencide olmaz. Örneğin seçim öncesi meydanlarda başkent hakkında kötü konuşulmasından hiçbir başkent insanı alınmaz. Bunun politikanın bir gereği olduğunu bilirler. Obama ve ekibinin 2008’de başkent karşıtlığı üzerine kurulu kampanyasının da Washington’da hiç paniğe neden olmaması bundandı. Reagan ve baba Bush’un basın sözcülüklerini yapan Marlin Fitzwater, ‘başkent insanları, yani profesyonel politikacılar, bürokratlar ve lobiler, başkent hakkında kötü konuşan politikacının meydanlarda işi bitince er geç kendilerine geleceğini bilirler’ diyor. Ülkenin seçim meydanlarında işleri bittikten sonra başkentin herkesi yutan kucağına gelip girecekler.

Geçmişlerinde, yokluklar, acılar yaşamış olarak geliyorlar başkente. Ve koltukları, nefret ettikleri bu geçmişlerinden kurtulma ve yeni bir kendiliğe ulaşma için müthiş bir fırsat veriyor bu tiplere. Bu şehir, çoğu için geçmişlerinden kaçtıkları bir sığınak.

Başkent, sorunların çözüldüğü yer değil, kendi başına büyük ve dinamik bir ekonomik sektör artık. Kendi kendine işleyen ve bütün enerjisini de yine kendi içine dönük harcayan bir yapı. Washington Post’tan Henry Allen, ‘başkent içindeki herkesin parçası olduğu dev bir komplo aslında’ diyor ve ekliyor:

‘Başkent dışındakiler asla bu komployu anlamıyorlar. Üstelik komplonun bütün masrafı da onların cebinden çıkıyor.’

You must be logged in to post a comment Login