ABD’de kamu görevlileri neden ‘yayın yoluyla hakaret davası’ açamıyor?

CEMAL TUNÇDEMİR

30 Nisan 2017

‘’Komünist’’ yaftası yememek ve Senato’daki ‘komünistleri soruşturma komitesi’ne çağrılmamak için medyada kimsenin Senatör Joseph McCharty hakkında yazı yazamadığı 1950’li yıllarda, Nevada’da yayınlanan Las Vegas Sun gazetesinin yayın yönetmeni Hank Greenspun özel bir ayrıcalığın sahibi oldu. Senatör McCharty, Las Vegas’ta katıldığı bir toplantıda Greenspun’u eleştirirken, ‘eski mahkum’ diyeceğine, ağız alışkanlığı ile ‘eski komünist’ ifadesini kullanmıştı. Bu gerçek dışı yafta da Greenspun’a McCharty aleyhine, Amerikan hukuk literatüründe ‘libel‘ denen ‘yayın yoluyla hakaret’ davası açma hakkı vermişti. Senatör McCharty bu nedenle Nevada eyaletine giremiyordu. Eyalete giremediği için de Greenspun’un onun hakkında yazdıklarına, ‘yayın yoluyla hakaret’ davası açamıyordu. Greenspun bu sıradışı özgürlüğünü tepe tepe kullandı. Önce McCharty’nin eşcinsel olduğunu anlatan bir yazı dizisi yayınladı. Ardından, ülkedeki her aklı başında insanı bir şekilde komünistlikle irtibatlandıran  McCharty’nin aslında kripto bir komünist olduğunu iddia eden bir yazı dizisini yayınladı. McCharty çaresizdi. Greenspun’ı federal bir soruşturmaya konu etmek için yayın yönetmeninin kendisine dönük bir ‘suikast girişimi’ ile irtibatlı olduğu iddiasıyla hareket geçti ancak büyük jüriyi bu abartılı iddiasına ikna edemedi.

‘Yayın yoluyla hakaret’ suçlaması ile ilgili federal bir düzenleme henüz yoktu, konunun eyaletlerin iç mevzuatları ve eyalet mahkemeleri eliyle çözümlendiği günlerdi. Dahası, haberi yazan iddiasını ispatlamakla mükellefti. Aksi taktirde yayın yoluyla hakaret davasında mahkum olması kaçınılmazdı. Bu da gazetecilerin, hele de kamu görevlileri hakkındaki haberler yapmalarını oldukça zorlaştıran bir durumdu. Oysa ki daha 1791’de kabul edilen ABD Anayasasının birinci ek maddesi, yayın ve ifade özgürlüğünü garanti altına almıştı. ABD’nin kurucu babaları için bu demokrasinin olmazsa olmazıydı. Çünkü Yeni Dünya’da, ‘ifade özgürlüğü’ mücadelesi, ABD devriminden bile 40 yıl önce başlamıştı.

John Peter Zenger adlı New Yorklu gazeteci 1734 yılında majestelerinin New York Valisini eleştiren bir haber yayınladığı için gözaltına alınmış ve hakkında dava açılmıştı. Zenger’in avukatı mahkemede, iki İngiliz gazetecinin ‘Cato’ müstear adıyla 1720’lerin hemen başında yazdıkları ‘ifade özgürlüğü’ yazılarını temel alacaktı.

Londralı gazeteciler, ‘Cato’ adını öylesine seçmemişlerdi. Antik Roma Cumhuriyetinde stoacı bir senatör olan Cato, Julius Caesar’ın (Sezar) kazandığı zaferleri, cumhuriyeti yıkıp diktatörlüğünü pekiştirmekte kullanmasına, Sezar’ın tiranlığına ve yönetimdeki yolsuzluklara karşı sert muhalefetiyle biliniyor.

Majestelerinin valisine yayın yolu ile hakaretten yargılanan New Yorklu gazeteci Zenger’in avukatı, Cato yazılarını temel alarak, ‘’İnsanların, hem konuşarak hem de yazarak, gücün keyfi kullanımını deşifre etmeleri ve buna karşı çıkmaları temel bir haktır’’ savunması yaptı. Bu avukatın ücretini ödeyen gönüllüller arasında Philadelphialı gazeteci Benjamin Franklin de vardı. Franklin o günlerde Cato denemelerini basarak yayan matbaacılardan da biriydi. Mahkeme jürisi, bu etkili savunmadan sonra, hem koloni yönetimini hem de sanık tarafını şok eden bir kararla Zenger’ın beraatine karar verdi. Yeni Kıta böylece, ‘basın özgürlüğü’ kavramı ile tanışıyordu. Yaklaşık yarım yüzyıl sonra Amerikan Anayasasını yazan 55 kişiden biri olan Gouverneur Morris, ‘’1735 Zenger davası Amerikan özgürlük ağacının tohumudur. Amerikan devrimini doğuracak serbestlik şafağının ilk ışığıdır’’ diyerek bu davanın üzerlerindeki etkisini vurgulayacaktı. Bu etki ile 1791’de kabul edilen Anayasa birinci ek madddesi (First Amendment), ABD Kongresinin, basın, ifade ve toplanma özgürlüğünü kısıtlayacak, devletten şikayetçi olmayı yasaklayacak kanun yapmasını yasaklıyordu.

Çağının çok ilerisindeki bu anayasal garantiye, ve basın özgürlüğünün ‘denge-kontrol sistemi‘ndeki hayati rolüne rağmen, ABD Yüksek Mahkemesi, bir iki istisna dışında, ABD Anayasasının ifade ve basın özgürlüğünü garanti altına alan bu maddesiyle, yayın yoluyla hakaret suçlaması arasında bir bağ kurmaktan çok uzun süre kaçındı. Ta ki New York Times gazetesinde yayınlanan bir ilana kadar…

29 Mart 1960 günü gazetenin, dönemin ırkçı eyaleti Alabama’da dağıtılan baskısında yer alan ilanda, Martin Luther King’e ve sivil haklar mücadelesine destek veriliyor ve Alabama’daki yerel yöneticilerin baskıları ve hukuksuzlukları anlatılıyordu. Ancak ilanda açık bazı bilgi yanlışları da vardı. Örneğin King’in 7 kez tutuklandığı yazılmıştı ama King o güne kadar sadece 4 kez tutuklanmıştı. Montgomery Emniyet Müdürü L. B. Sullivan, bilgi yanlışları ile dolu ilanla emrindeki emniyet görevlilerine basın yoluyla hakaret edildiği gerekçesiyle Alabama mahkemesine dava açtı. Alabama mahkemesi, Sullivan’ı haklı buldu ve New York Times’ı 500 bin dolar ödemeye mahkum etti. Bu parayı ödemeyi reddeden gazete, sivil haklar mücadelesinin en sıcak günlerinde, en tartışmalı eyalet olan Alabama’ya uzun süre muhabir sokamadı. Ancak pes de etmedi ve davayı ABD Yüksek Mahkemesine taşıdı.

Ve ABD Yüksek Mahkemesi 9 Mart 1964 günü, ABD’de basın özgürlüğünde çığır açacak kararını hem de 9 üyesinin de oy birliği ile açıkladı: Hiçbir kamu görevlisi ve yetkilisinin, basın yayın kurumlarının haberlerine, bu haberin içeriği yanlış bile olsa, yayıncının yayın sırasında doğrusunu bildiği halde art niyetle yalan yazdığını (actual malice) somut deliler ile ispatlamadıkça, ”basın yoluyla hakaret davası” açamayacağına hükmetti. Yani, bir kamu görevlisi için ‘yayın yolu ile hakaret davası açmak’ neredeyse imkansız hale getiriliyordu. Dahası bir haberin yanlış olduğunu ispat yükü artık kamu görevlisine yükleniyordu haberi yayınlayana değil. Devlet gücünü kullanma konumunda olanların, gazetecileri, ‘haberini ispat et yoksa hesabını vereceksin’ tehdidi ile korkutması olanağı da yok edildi. Amaç, Amerikan kuruluş felsefesinin de öngördüğü şekilde, medyanın kamu görevlileri hakkında haber yapabilmelerini kolaylaştırmaktı. Hatta Yüksek Mahkeme üyesi yargıç Hugo Black, karara katılmakla beraber daha ileri giderek, ‘’actual malice’’ şartına bile şerh düşecek ve basının kasten yanlış yazdığı ispatlansa bile, kamu yetkililerinin veya görevlilerinin basın hakkında, ‘yayın yoluyla hakaret’ davası açamayacağını savunacaktı.

Açık bir toplumun, yalan yanlış beyanlara tahammülü olmadıkça açık ve esaslı tartışmalara sahip olamayacağı” savunulan Yüksek Mahkeme içtihadında, gazetelerin, kamu görevlileri hakkında dedikoduları bile haberleştirme özgürlüğüne sahip oldukları vurgulanacak ve bunun demokrasi için yaşamsal öneminin altı çizilecekti. Thomas Jefferson’un, ‘aşırı özgürlüğün doğurabileceği sorunları, özgürlüğün kısıtlanmasının doğuracağı sorunlara tercih ederim” yaklaşımını benimseyen Yüksek Mahkeme, daha sonraki kararları ile bu içtihadındaki ‘kamu görevlisi’ kavramını daha da genişletecek ve ‘kamuoyunun tanıdığı ünlü herkes’ hakkında haber yapmayı bu basın özgürlüğü koruması kapsamına alacaktı.

ABD tarihinde ifade özgürlüğünün en büyük savunucularından biri olan felsefeci Alexander Meiklejohn o günlerde, ‘Bu, halkın sokaklara dökülüp dans ederek kutlaması gereken bir karar’’ diyerek kararın henüz çoğu kimse tarafından fark edilmeyen önemine işaret edecekti. New York Times gazetesi de kararın 50’nci yıldönümü olan 9 Mart 2004 günkü başyazısında, ‘Amerikan tarihinde basın özgürlüğünü savunan en güçlü ve açık karar’’ dediği içtihat hakkında şöyle yazacaktı:

‘’Karar devrim niteliğindeydi çünkü Yüksek Mahkeme ilk kez, kamu görevlilerinin basın eleştirilerini bu eleştiri yanlış bile olsa boğma girişimini reddetti. Bugün basın özgürlüğü anlayışımız büyük ölçüde bu davanın ürünüdür. Her ne kadar, kamu görevlilerine anında hesap sorma veya bir itibarı anında yıkma kapasitesi ile internet, günümüzde herkesi birer yayıncıya dönüştürse de, bu davanın temel ilkeleri hala ayaktadır, geçerlidir’’

ABD’de yarım yüzyıldır medyanın, kamu kurum ve görevlilerinin siyahlara yaptığı ayrımcılıklar hakkındaki haberleri, Pentagon Belgelerini yayaınlaması, Watergate haberleri, Nixon aleyhine yayınlar, İran-Kontra skandalı haberleri, Monica Lewinsky skandalı, Enron skandalı, Irak savaşı aleyhine yayınlar, Obama ve Bush aleyhine yayıncılık ve bugünlerde Trump aleyhine yayınlar ve daha nicesi hep New York Times v. Sullivan davasının açtığı özgürlük ortamında mümkün olabildi. ABD’de onlarca yıldır başkanlar hakkında ana akım medyada, eleştiri ve muhalif yazılar bir yana en absürt en gerçek dışı iddiaları bile seslendirmenin mümkün olması da bu içtihat sayesinde. Aslında hiçbiri hoşlanmasa da başkanların bu kararı sineye çekmekten başka yaptığı birşey olmadı.

Ancak ilk kez bir ABD başkanı açıkça, ‘’New York Times v. Sullivan davasının yeniden tartışılması gerektiğini” savunuyor. Donald Trump seçim kampanyası boyunca da, ‘kamu görevlileri ve ünlülere, gazetelere yayın yoluyla hakaret davası açma hakkının yeniden verilmesi gerektiğini’ savundu ama diğer aykırı sözleri arasında bu çok da duyulmadı. Ancak, başkan olduktan sonra her geçen gün daha sıklıkla bu konuyu gündeme taşıması son haftalarda kaşların kalkmasına neden oluyor. Trump, medyanın, yine eski günlerdeki gibi, hakaret davası tehdidi altında, politikacı ve bürokratları rahatlıkla haberleştiremediği günlere dönmek istediğini gizlemiyor. İspat yükünü yeniden medyanın omuzlarına yükleme peşinde. Son olarak 30 Mart günü New York Times’ın ‘rezil haberciliğini’ eleştirdiği tweet’inin sonuna ‘Libel yasalarını değiştirmenin vakti mi?’ sorusunu da ekledi.

Medyanın önemli bir kesimi, ABD başkanının kararname ile bu konuda yasa yapamayacağını bildiği için bunları içi boş bir söylem gibi görüyor. Ama sayısı az da olsa bazı gazeteciler bazı hukuk çevreleri faşist eğilimin her sözünün dikkate alınması gerektiği görüşünde. Çünkü Trump yasaları değiştiremez ama yasaları yorumlayacak mahkemenin karakterini değiştirme gücüne sahip. Nitekim Yüksek Mahkeme üyeliğine aday gösterip atanmasını sağladığı Neil Gorsuch, Senato’daki onay mülakatı sırasında bir senatörün, ‘’Kamu görevlilerinin basına, ‘artniyetli kasıt’ şartından daha düşük bir durumda da dava açma olanağı olduğuna inanıp inanmadığı’’ sorulduğunda kaçamak bir yanıt verdi ve net bir tavır ortaya koymadı. Gorsuch, Sullivan kararını değiştiremez ama mahkemenin bu kararın kamu görevlilerine uygulanmasını kısıtlayan bir içtihat yapmasına ön ayak olabilir. Sadece az bir belirsizlik yaratacak yeni bir karar bile, medyayı dava tehditleriyle yüzyüze bırakacak ve yoğun bir otosansür yeniden başlayacak.

Trump’ın ‘Sullivan’ içtihadına ve medyanın eleştirme özgürlüğüne düşmanlığı başkan adaylığı ile başlamış da değil. Kişilik gereği her türlü eleştiriyi savaş ilanı gibi gören bir yapıya sahip. 1978 yılında gazeteci Wayne Barrett’a dava açma tehdidinde bulundu ama gazetecinin geri adım atmaması üzerine vazgeçti. 1984 yılında, Trump’ın Manhattan’a dünyanın en yüksek binası projesi hakkında Chicago Tribune gazetesindeki köşesinde, ‘’New York’a veya her hangi bir şehre birinin yapabileceği en gülünç şey’’ diye yazan mimari eleştirmeni Paul Gapp’a 500 milyon dolarlık dava açtı. Onlarca yıl boyunca hakkındaki yazı, eleştiri, belgesel ve kitaplara çok sayıda benzeri davalar açtı. Hatta bir defasında hızını alamayarak, ‘Zaytung’ türü gazeteciliğin ilk örneği ve amiral gemisi olan The Onion gazetesinde 2013 yılında ‘Donald Trump’ takma adıyla yazan bir yazarın, ‘’Kendinizi kötü ve kasvetli hissettiğinizde, 15-20 yıl sonra benim ölmüş ve bu dünyada olmayacağımı hatırlayın ve kendinizi yeniden iyi hissedin’’ diye yazması nedeniyle bu satirik gazeteye dava açmaya kalktı.

Trump, ‘Sözleşme Sanatı’ adlı kitabında bu davaları para kazanmak için açmadığını, ‘’hakkında yazmayı düşünen diğer ‘karaktersiz yazarları’ caydırmak için açtığını’’ yazacaktı.

Yüksek Mahkeme içtihadını değiştirmediği sürece Trump’ın Tweet atmaktan fazla yapabileceği bir şey olabilir; Avustralyalı insan hakları hukukçusu Geoffrey Robertson’ın ünlendirdiği isimle ‘libel turizmi‘ne katılabilir. ABD’de ‘yayın yoluyla hakaret davası’ açamayanların bir kısmı, bu davaları açabildikleri yabancı ülkelere giderek oralarda dava açarak Amerikan gazeteleri üzerinde baskı kurmaya çalışıyor. Örneğin George W. Bush’un danışmanı Richard Perle, ünlü gazeteci Seymour Hersh’in 2003 yılında New Yorker dergisinde yer alan ve Perle’in aynı anda hem devlet yönetimde savunma politikaları danışmanı hem de savunma ihalalerine katılan bir firmanın yöneticisi olduğunu ifşa eden haberi aleyhinde Londra’da dava açmaya çalışmıştı. Trump da, kendisine, kamu yetkilisine hakaret iddiasıyla gazeteciyi kolayca yargılatabileceği bir ülke bulup, burada Amerikan gazeteciler aleyhine dava açabilir. Fakat burada da onu bekleyen bir başka sorun daha var; ABD’de 2009’da kabul edilen İfade Özgürlüğünü Koruma yasası, ABD yurttaşları aleyhine yabancı mahkemelerin verdiği ‘yayın yoluyla hakaret davası’ mahkumiyetlerinin ABD’de uygulanmasını yasaklayarak ‘libel turizme’ önemli bir bariyer getirdi. Şimdilik Tweet’lerini  ‘Sad!’ diye bitirmekle yetinmek zorunda…

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login