Psikopat sayısı en fazla olan şehir

Kongre Binası ve Washington dikilitaş anıtı arasında uzayan National Mall Parkı, Washington DC.

CEMAL TUNÇDEMİR
12 Temmuz 2018

Southern Methodist Universitesinden Ryan Murphy, geçtiğimiz günlerde, istatistiki verileri inceleyerek ABD’de en çok psikopatın nerede yaşadığını tespite koyuldu. 50 eyaletteki bütün verili psikopat sayılarını karşılaştırdığında birinciyi bulması zor olmadı; Başkent.

ABD başkenti Washington DC, psikopat sayısında, kendisinden sonra gelen iki yerin toplamından bile fazlaydı. Ryan Murphy, Politico’dan Derek Robertson’a geçen hafta yaptığı açıklamada, ‘’Aslında psikopatlık ve politikacılar konularında daha önce yazdığım yazılar var ama Washington DC’nin bu şekilde farklı birinci olmasını ben bile beklemiyordum’’ diyor.

Peki bu kadar psikopat neden Washington DC’de toplanmış? Murphy’e göre başkent, ‘psikopatlara çekici gelen işlerin de en yoğun olduğu yer’ de ondan; ‘’terbiye görmemiş ihtiraslara, insafsız  ölçüde ‘dediğim dedikçiliğe’ ve hadi kabul edelim ki, -hedefine ilerlerken bir kaç cesede basıp geçme- arzusuna hitap eden işlerin…’’

Şöyle devam ediyor Murphy:

‘’Psikopatların heybetli ve görkemli görünmek gibi eğilimleri var. Ve başkentte bu gücü aramak ve elde etmek için çok sayıda imkan var’’.

Murphy, en çok nerede psikopat olduğuyla ilgili yayınladığı bilimsel ön makalede ise, ‘’Washington DC’deki psikopat varlığı, psikopatların yoğunlukla politikada olduğu teorisini destekliyor’’ diye yazıyor.

Tabii ki psikologlar ‘psikopat’ dediklerinde, ‘’elinde testere ile kesecek insan arayan kişileri’’ kastetmiyor. Psikopati, kabaca, empati yoksunluğunu, taş kalpliliği, tatmini zor şiddette bir garezi ve başkalarının acısından veya başarısızlığından zevk alan anti-sosyal bir kişiliği ima ediyor. Yine, vicdani acı hissetmeme, fevrilik, etik ve ahlakı önemsememek de psikopatinin özellikleri arasında.

Bu kişilik bozukluğunun en önemli uzmanlarından biri olan Robert Hare de, diğer eğilimlerinin yanı sıra psikopatların, özellikle de güç ve prestij sahibi olmaya ortalamanın çok üzerinde bir ihtiyaç duyduklarına dikkat çekiyor.

Psikologlar için ‘psikopati’ özel bir inceleme alanı çünkü, diğer iki önemli kişilik bozukluğu, narsisizm ve makyavelizm ile bir araya geldiğinde yani artık bilimsel literatüre yerleşmiş adıyla ‘karanlık üçlü’yü oluşturduğunda, tehlikeli ve hatta kriminal eylemlere yönlendirebilir.

Makyavelizm, amaca ulaşmak için her şeyi göze aldıran üstün bir manipülasyon eğilimidir. Bu kişilik özelliğini taşıyan kişi, çok soğuk kanlı şekilde yalan konuşabilmekten ikna kabiliyetine, gerçek duygularını gizlemekten yalandan ağlayabilme yeteneğine, muhatabının onayını kazanacak şekilde konuşabilmeye kadar bir dizi manipülatif beceriye sahiptir. İstediğini elde edebilmek için kendinden güçlü olana kolayca yalakalık bir başka önemli bir özelliğidir.

Makyavelist kişilik bozukluğunun bir diğer özelliği ise insanların asla güvenilmez olduğunu düşünmesidir. İnsanların sadece güçle zorlanarak veya menfaat karşılığında bir şey yapabileceğini düşünür. Sen insanları ezmezsen onlar seni ezer duygusunun etkisi altındadır.

Narsisizm ise, kendi niteliklerini abartmaktan, başkaları üzerinde otorite kurma arzusuna, gösteriş merakından, başkalarını aşağılamaya, sürekli ilgi görme isteğinden, güç elde etme hırsına ve her türlü eleştiriye kapalı olmaya kadar geniş yelpazede septomları olan bir kişilik bozukluğudur. Yalan, narsist kişiliklerin de bir özelliğidir. Özellikle de kendilerinin sıra dışı, tarihi bir kişilik olduğu hissi vermek için rahatça yalan konuşur, hatıralar uydururlar. Bir başka özelliği ise, kusursuz olduklarını düşünmeleri. Bütün başarısızlıklarının nedeni başkalarıdır.

Ryan Murphy, politika dünyasındaki psikopat yoğunluğuna ilk dikkat çeken uzman değil. Yıllardır bu önemli konuya çok fazla uzman dikkat çekiyor. Örneğin, Harvard Tıp Fakültesinden klinik psikolog Martha Stout, Huffington Post’tan David Freeman’a yaptığı açıklamada, politikacılar arasında, psikopatların ortalamanın çok üzerinde olduğunu vurgulamıştı:

‘’Sosyopati/ psikopati / anti-sosyal kişilik konularında çalışıp da bu görüşe katılmayacak tek bir uzman bile bulabileceğini düşünmüyorum. İnsanlığın, kelimenin gerçek anlamıyla vicdansız bir küçük azınlığı, insanlık için yutması zor bir lokma olageldi.’’

Doktor Stout, bir zamanlar ‘psikopat’ teriminin akla sadece seri katilleri ve katliamcı liderleri getirdiğini hatırlatıyor;

‘’Ancak zamanla anlaşıldı ki psikopatların çok büyük bölümü kendi elleriyle ne kimseyi öldüren ne de nihayetinde hapsi boylayan insanlar değil. Akıllı bir psikopat kendisini hapse sokacak yollardan kendini korur ve psikopatik şehvetini, başkalarına hükmetmek ve onları emrine almak gibi daha az dikkat çekecek yollardan tatmin eder. Bu olanakları politika veya şirket yöneticiliğinden daha iyi ne sunabilir ki…’’

Doktor Stout’a göre, psikopat politikacılar genelde karizmatik kişilikler. Aşık olmak ve suçluluk duymak gibi yüksek hissiyatları hayatları boyunca hiç yaşamamışlar. Vicdan ve merhametten yoksunlar ama bunun aksi bir imaj vermekte de mahirler.

Kitle hareketleri üzerine incelemeleriyle ünlü Eric Hoffer’ın ‘’duygusallığın, merhamet yoksunluğunun ikamesi’’ olduğu tespitini de not etmek lazım. Nazi subaylarının korkunç suçlar işledikleri günlerin akşamlarından nezih konser salonlarında Wagner dinlerken ağlamaları, veya zalim bir diktatörün bir çocuğun, bir hayvanın başını duygusalca okşaması gibi…

Çoğu insan için bebekler çok tatlı canlılardır. Bu sebeple gördüğü yerde bebeği öpme isteği güçlüdür. Ancak psikopatik bir kişilik böylesi bir duygudan yoksundur. Politikacıların önemli bir kısmı psikopatiktir ama dünyada kameralar önünde en fazla bebek öpenler de politikacılardır. Ryan Murphy, 2016’da yayınlandığı ve psikopati ile politikacılar arasındaki ilişkiyi incelediği bir başka makalesine bu nedenle, ‘Psikopat Olmadığınızı İspat Etmek İçin Bebek Öpmek’ gibi provokatif bir başlık koymuş.

Politikacının bebek öpmesi sadece onun kendisini ispat etmesi için bir gereklilik değil.  Murphy’e göre seçmenleri için de bunu görmek bir ihtiyaç. Oy verdiğimiz politikacıyı, şefkatle bebek öperken, yoksul sofrasında otururken, garibanlarla sıcak kanlı sohbet ederken görüp, vicdanımızı bir vicdansız psikopata oy vermediğimize ikna etme ihtiyacı…

Murphy ‘öpücükmetre’nin seçmen açısından son derece ahmakça bir değerlendirme ölçütü olduğunu belirtiyor. Kapınıza gelmiş ve size mal satmaya çalışan bir pazarlamacıdan, satılacak mal veya hizmetin kalitesine ve sizin ekonomi ve refahınıza nasıl bir etkisi olacağına değil de sırf bebeğinizi sevdiği için güvenip pazarlamacının her sattığınızı almak kadar ahmakça…

Tabii ki, yığınları psikopatik kişiliklerin peşinden sürükleyen tek neden bu değil. Bazı diğer faktörlerin yanı sıra psikopatların karizmatik ve etkileyici insanlar olması da onları zayıf karakterli insanlar için çekici yapan bir başka şey. Bu hayranlığın en aşırı formu ise ‘hibristofilya’ denen rahatsızlık. Yani, dolandırıcı, katil, kendisini aldatan, yalan konuşan, sürekli güç gösterisi yapan veya tacizci kişilerden hoşlanmak, onlara bağlanmak hastalığı…

Elbette ki bütün bunlar, bütün politikacıların psikopat olduğu anlamına gelmiyor. Psikopatların sıcak kanlı, ikna kabiliyeti yüksek insanlar olması da hangi politikacının psikopat olduğunu tam olarak bilmeyi imkansız kılıyor.

Bazı vakalar çok açık. Amerikalı bir çok psikolog ve psikiyatriste göre, kişiliği ders kitaplarında ‘psikopatlığın’ tipik örneği olarak okutulabilecek Donald Trump gibi.

Trump’ın sürekli olarak saldırdığı üç hedefi var; ‘Medya’, beğenmediği kararlar alan Yargı ve yasa yaparken kırk dereden su getiren Kongre. Bunları her politikacı eleştirir ama Trump doğrudan bu kurumları yok etmeye çalışıyor.

Eleştirel medya, narsist kişiliğini; Her şeyi sorgulayan Kongre üyeleri makyavelist kişiliğini; Ve bağımsız yargı ise keyfince hareket etmek isteyen psikopatik kişiliğini rencide ediyor.

Fakat her politikacı Trump kadar açık bir vaka değil. Örneğin Trump’ın, çoğu kişiye daha sağduyulu bir insan gibi görünen rakibi Hillary Clinton’ın da aslında bir çok özelliği ile, psikopatinin kesişim kümesi içinde olduğunu düşünen uzmanlar da az değil.

Peki o halde, ülkenin en önemli kurumlarının psikopat olma potansiyeli yüksek insanların yönetiminde olması fikri ile huzurlu yaşamak mümkün mü?

Murphy’e göre bunun tek yolu var; Kurumların yönetimlerini, ‘psikopatların çok etkili politikacılar olabileceği’ gerçeğini gözönünde bulundurarak tasarlamak. Yani etkili bir denge ve denetleme sistemine sahip olmak…

Devleti denetleyebilme gücüne sahip bağımsız yargı, özgür medya, bilgi edinme özgürlüğü, adil ve eşit şartlarda seçimler, şeffaflık, hesap sorulabilir veya protesto edilebilir devlet gibi denge denetleme unsurlarının olmadığı bir çok Afrika ülkesi, psikopat diktatörlerin, üzerinde psikopatik, narsistik ve makyavelist ihtiyaçlarını tatmin ettiği birer kurbana kolayca dönüşmesi bundan…

Murphy’nin tespitleri ürkütücü. Son yıllarda her şeyin partizan hatlarda bölündüğü kutuplaşmış başkentindeki partiler üstü kalmış nadir şeylerden birinin ‘psikopatlık’ olması ABD için alarm verici. Halkın bir kesimini kolayca manipüle edebilen psikopatik bir başkanın, medya, Kongre ve yargının kurumsal kimliklerinde hasar oluşturma yolunda belli bir mesafe katedebilmesi ise çok daha alarm verici.
CEMAL TUNÇDEMİR’i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login