Uzay yarışının kısa tarihi…

Mangalyaan-Spacecraft

Mars’a ulaşan dördüncü uzay gücü olmak Hindistan’a sadece 75 milyon dolara mal oldu.

CEMAL TUNÇDEMİR

12 Kasım 2014

15’nci yüzyılda Portekizlilerin Atlas Okyanusu içindeki bazı adaları keşfetmesiyle başlayan döneme Keşifler Çağı deniyor. İnsan soyu, sınırları belli iç denizlerin emniyetinden, sınırları belirsiz okyanusların bilinmezliğine yelken açmaya hazırdı artık. Keşifler Çağının zirvesi ise Avrupalıların, Amerika kıtasını keşfetmeleri oldu.

Kristof Kolomb, okyanusta aylar süren endişeli bir yolculuktan sonra 12 Ekim 1492 günü Karayipler’de San Salvador adasına ulaştığında, yeni bir kıtayı keşfettiğini bilmiyordu. Hindistan’a ulaştığını sanıyordu. Bu yüzden orada gördüğü yerlilere ‘İndian (Hintli)’ dedi. Kolomb o zamanlar, insan soyunun bir gün o devasa okyanusu sesten hızlı uçaklarla birkaç saate geçebileceğini düşünemezdi elbette. Tıpkı, okyanusta aradığı Hintlilerin, bir gün 225 milyon kilometre uzaklıktaki Mars’a bir uzay aracı gönderip yörüngesine oturtacaklarını düşünemeyeceği gibi.

Konuyu yakından takip edenler dışında pek kimsenin, aylar önce başlayan tarihi bir yolculuğun Eylül ayında menziline varacağından haberi yoktu. NASA’nın 2012 yılında Mars’a indirmeyi başardığı Merak’ın(Curiosity) Twitter hesabının attığı, ‘Namaste (önünde saygıyla eğiliyorum)’ selamlama Twit’i bu sıradışı gelişmeyi bir anda dünya gündemine soktu. Hindistan’ın ‘’Mangalyaan (Mars Teknesi)’’ adını verdiği uzay aracı, 24 Eylül günü Mars’ın yörüngesine oturmayı başarmıştı. Mars meraklıları artık Curiosity’nin sosyal medya hesaplarının yanı sıra Mangalyaan’ın da hesabını takip ediyor. Hindistan Uzay Araştırmaları Dairesi ISRO ise, bugünlerde NASA kadar popüler olmaktan duyduğu keyfi, Mangalyaan’ın Twitter hesabından attığı ilk Twit olan ‘’Burada manzara çok güzel’’ ile gösterdi.

 

Hindistan bu atılımıyla, kürenin en elit kulübüne girdi. Hem Mars’a ulaşan dördüncü ülke hem de ilk Asya ülkesi oldu. Bugüne kadar Mars’a sadece ABD, Avrupa Uzay Ajansı ve Rusya uzay aracı gönderebilmişti. Mars yörüngesinde halen NASA’nın 2 ve Avrupa Uzay Ajansı’nın bir uydusu var. Mars’ın zemininde ise NASA’nın iki aracı aktif halde dolaşıyor. Hindistan, Mars’a ulaşmayı daha ilk denemesinde başaran ilk ülke olarak herkesin dikkatini çekti. Çünkü bugüne kadar Dünya’dan Mars’a uzay aracı göndermek için yapılan 51 girişimden sadece 21’i başarılı olabilmişti. Bununla da kalmadı, Hindistan’ın Mars seferi, bugüne kadar gezegenler arası misyonların en ucuza mal olanı olmayı da başardı. Mars’ın yörüngesine uydu yerleştirmek Hindistan’a sadece 75 milyon dolara mal oldu. Kızıl Gezegen’e Mangalyaan’dan sadece 2 gün önce ulaşan NASA uzay aracı Maven’in (Becerikli) maliyet bütçesi, Mangalyaan’ınkinin tam 10 katıydı örneğin. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin Haziran ayında yaptığı, ‘’Mars’a uydu göndermemizin bütçesi, Gravity (Yerçekimi) filminin bütçesinden ucuz’’ esprisi bu nedenle Sosyal Medya’da yeniden yankılandı. ‘Gravity’ filmi 100 milyon dolara mal olmuştu.

Mangalyaan’ın, Mars’ın yörüngesindeki görevi sadece 6 ay sürecek. Bu sürede Kızıl Gezegen’in atmosferini gözlemlemenin yanı sıra Mars yüzeyinin de detaylı bir haritasını çıkaracak. En öncelikli görevi ise şu anda Mars konusunda en büyük merak olan atmosferindeki ‘metan’ gazının miktarını araştırması olacak. Dünya atmosferi milyarlarca ton metan gazı içeriyor. Bunun çok büyük bölümü hayvanların dışkısında bulunan mikroplar tarafından üretiliyor. Metan üreten bazı mikropların Mars yüzeyinin hemen altında yaşamakta olabileceği güçlü bir spekülasyon. Böylesi bir keşif, Mars hakkında bugüne kadar öğrenilmiş en kritik bilgi olacak. Yani Mangalyaan’ın bütçesi küçük olabilir ama Kızıl Gezegen ile ilgili günümüzün en büyük sorusunun belki de cevabını bulacak.

Mangalyaan, bu tarihi misyonuyla dünyada da bir çığır açtı. Gezegenlerarası uzay çalışmaları artık birkaç zengin Batı ülkesinin tekelinde değil. Yeni bir keşifler çağı başlarken uzay çalışmalarında artık Asya da var.

Birinci keşifler Çağı, dünyayı yeniden şekillendirmişti. Sadece politik, ekonomik ve sosyal yapıları değil, insan soyunun dünya algısını da değiştirdi. Avrupa’nın Rönesans’ı bir kaç yüzyıl içinde Sanayi Devrimine evrildi. İnsan soyunun binlerce yıl boyunca teknolojide katettiği mesafenin kat be kat fazlası sadece 19’ncu yüzyılda gerçekleşti. Bu muazzam yüzyılın birikimi, 17 Aralık 1903 günü, havadan ağır, kontrol edilebilen bir aracın havada ilk uçuşunu başarmakla taçlandı. İnsan soyu yer çekimi ile bağlı olduğu toprağı artık havadan görebiliyordu. Tarihte uçaklar aracılığı ile ‘Yer’i havadan görebilen ilk kuşaktan bugün hala yaşayanlar var. Uçak ve roket teknolojisi hızla geliştikçe insanlık bir başka ufka göz dikti. Havada uçabiliyorsak, uzaya da gidebilirdik pekala…

Sputnik ve ‘Uzay Yarışı’

Uzay Çağı’nı başlatan büyük haber 4 Ekim 1957 geldi. Sovyetler Birliği, ilk insan yapımı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirmeyi başarmıştı. Dört radyo anteni ve yaklaşık yarım metre çaplı küre şekliyle uzay çağının sembolü olan bu araca Rusça ‘uydu’ anlamına gelen Sputnik adı verilmişti. Sovyetlerin başarısı, Amerikalıların yörüngeye ilk insan yapımı uydu yerleştirme projeleri olan ‘Vanguard‘ın(öncü)  başarısız olmasının da etkisiyle ABD’de büyük bir şoka ve endişeye neden oldu. Amerikan kamuoyu, ilk defa Sovyetleri bu derece büyük bir tehdit olarak algılamaya başladı. Sputnik’i uzaya götürebilen bir roket, nükleer bir başlığı da birkaç dakika içinde dünyanın istediği yerine ulaştırabilirdi. ABD, nitelikli bilimsel eğitimin önemini kavradı ve ABD eğitim sistemine 4 yılda milyarlarca dolar akıtacak bir yasa acilen Kongre’de kabul edildi. Sputnik’ten sadece 8 ay sonra ise ABD Havacılık ve Uzay Dairesi NASA kuruldu. ABD başkanı Eisenhower, bu süreçte ‘Uzay Yarışı (Space Race)’ terimini ilk defa kullanarak literatüre kazandırdı.

12 Nisan 1961 günü Yuri Gagarin, ‘Murat 124’ boyundaki ‘Vostok’ (doğu) adlı bir roketin tepesine yerleştirilmiş küçük bir kapsülün içine oturduğunda, insan soyunun ‘merak ve keşfetme arzusu’ yeni bir boyuta yükseliyordu. Gagarin, kapsülün içine sığabilecek kadar ufak tefek ve komünist rejimin reklam yüzü olacak kadar yakışıklı olduğu için seçilmişti.  Herkese, Gagarin’in dünyaya canlı dönemeyeceği duygusu hakimdi. Çünkü, 4 yıl önce 1957’de Sputnik 2 roketiyle, uzaya gönderilen ilk canlı olan Laika adlı köpek yolcuğunun daha ilk saatinde ölmüştü. Ancak Gagarin, dünyanın etrafında 108 dakika süren bir tur attıktan sonra, yeniden atmosfere girecek ve 7000 metredeyken kapsülden fırlayarak paraşütle Rusya topraklarına inecekti.

Bir şoförün 27 yaşındaki oğlu Gagarin, bir anda o tarihe kadar görülmemiş bir küresel şöhrete sahip oldu. Soğuk Savaş’a rağmen, türümüzün, atmosfer dışına ulaşmış ilk temsilcisi olarak dünyanın her yerinde herkes tarafından çok sevildi. Ancak ömrü, şöhreti gibi görkemli olmadı. 7 yıl sonra 34 yaşındayken bir eğitim uçuşu sırasında gizemli bir kazada öldü. Gagarin, aslında Rusların uzay macerasının sadece yüzüydü. Arkadaki dehanın adı Sergei Korolev’di. Kod adı ‘Büyük Tasarımcı’ olan Korolev, uzaya gönderilen ilk insan yapımı uyduyu (Sputnik) tasarlayan, uzaya ilk canlıyı(Laika -köpek), ilk insanı (Gagarin) ve ilk kadını(Valentina Tereshkova) gönderen, ilk uzay yürüyüşünü (Alexei Leonov) organize eden, dünya dışında bir başka uzay cismine ilk kez uzay aracı indiren (1966’da Ay’a inen Rus uydusu Luna 9) ve o günden bugüne uzaya insan ve malzeme taşıyan Soyuz sistemini kuran ana beyindi.

Rusların uzaya insan göndermeyi başaran ilk güç olmasının dönemin ABD Başknaı J.F. Kennedy’i çılgına çevirdiği aktarılır. Gagarin’den sadece 23 gün sonra 5 Mayıs 1961’de Alan Shepard uzaya giden ikinci insan ve ilk Amerikalı oldu. Aynı günlerde Senato ve Temsilciler Meclisi’nin bütün üyelerini ortak genel kurulda toplayan Kennedy, ABD’nin 1960’lar bitmeden Ay’a ayak basması gerektiğini ilan etti. Amerikan uzay çalışmalarının duayenlerinden John Logsdon, “John F. Kennedy and the Race to the Moon” adlı kitabında, Kennedy’nin, uzaya ilk insanı gönderen Ruslar’ı katmerli bir yenilgiye uğratmak için, Ay’ı hedef olarak seçtiğini anlatıyor.

Logsdon, Ay’a insan göndermenin 1961 yılındaki teknolojik imkanlar içinde, ekstra yeni teknolojik icat gerektirmeyen ancak parasal olarak oldukça masraf isteyen bir yatırım olduğuna dikkat çekiyor. ABD, uzay yarışında ‘büyük’ kazanmak için bu masrafı göze aldı. Apollo projesine 2010 yılı değeriyle 150 milyar dolar harcandı. Bu para, atom bombasının icat edildiği Manhattan Projesine harcanan paranın 5, Panama Kanalı’nın inşasına harcanan paranın 10 katıydı. Öte yandan, Sovyet uzay programının beyni Korolev’in 1966 yılında  beklenmedik ölümü her şeyi değiştirdi. Sovyetlerin uzay programının kollektif bir ekibin uzmanlığına değil, bir dahiye dayandığı ortaya çıkacaktı.

Uzay Yarışında liderlik, Korolev’in ölmesinden 3 yıl sonra ABD’ye geçti. Uzay yarışının zirve noktasına, 20 Temmuz 1969 günü insanın Ay’a ayak basmasıyla ulaşıldı. Ondan sonra yarışta tansiyon ilginç bir şekilde düşmeye başladı. İki süper güç arasında rekabet yerine işbirliğinin başlaması, gelişmelerin hızını da düşürdü. Uzay yarışının çılgınca bir rekabete sahne olduğu dönem art arda öyle baş döndürücü başarılara sahne oluyordu ki, 1960’larda ve 1970’lerin ilk yarısında yaygın kanaat, en geç 2000 yılında insanların Mars’ta golf oynayacakları şeklindeydi. 1984 yılında Uluslararası Uzay İstasyonu’nun ortak inşaatı başladı. Sovyet – ABD işbirliğiyle uzayda yapımına başlanan istasyona daha sonra Japonya, Avrupa ve Kanada da katıldı. 21’nci yüzyılın piramidi, 100 milyar dolara mal oldu. Şehir dışı bir ortamda bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığınızda, bütün yıldızlardan daha parlak bir gök cisminin gökte süzüldüğünü göreceksiniz. İşte bu uluslararası uzay istasyonu.

John Phillips, 2005 yılında uzay istasyonundan konuşurken, ‘bizler aslında deneyiz’ diyecekti. Eğer birgün yeni çağın kaşifleri Mars’a ve çok daha ötesine gittiğinde insan kültürü ve belki de biyoloji bile değişecek. Bu istasyonlar, ‘trans-human’ teknolojiler için muazzam bir laboratuvar olacak. Kozmik Okyanusta nasıl yolculuk edebileceğimizi pek muhtemel bu ve benzeri istasyonlarda keşfedeceğiz. Aslında bu konuda adımlar başladı bile. Son uzay mekiği seferlerine katılan bir astronot, ‘Robonaut 2’ pek dikkat çekmedi. NASA’nın andığı ismiyle R2, robotlarla astronotların ekip çalışması üzerine performans deneyleri yaparken, aslında daha büyük bir hedefin ilk aşamasını oluşturuyor. Bizim yerimize gezegenler arası potansiyel yolcukların öncüsü olmak.

Uzayın yeni rampası Asya mı?

Birinci keşifler çağı, keşiflerin öncüsü Avrupa’nın yükselişi ile sonuçlandı. Aslında Uzay Yarışının öncüleri ABD ve Rusya olduğu için başlangıçta, ikinci keşifler çağına da Batı dünyasının hükmedeceği düşünülüyordu. Ancak 1990’lı yıllardan itibaren beklenmedik aktörler yarışa katıldı. Yüzyıllardır sessiz kalan Asya’nın demografik, ekonomik ve teknolojik yükselişi uzay yarışına da yansıdı. Bugün, kendi imkanıyla yörüngeye uydu yerleştirebilen 10 ülkeden 6’sı Asya’da: Çin, Hindistan, İran, İsrail, Japonya ve Kuzey Kore. Ama daha da önemlisi, Asya, 1960’lardaki ABD –Sovyet uzay rekabetini hatırlatan dev bir rekabete sahne oluyor. Dünyanın en kalabalık iki ülkesi Çin ve Hindistan’ın rekabeti ve Çin ile Japonya arasındaki tarihsel gerilim, bu üç ülke arasında dev bir uzay yarışına sahne oluyor. İlk uzay yarışı insan soyunun Ay’a ayak basmasıyla sonuçlanmıştı. Asya’nın liderliğini yapacağının işaretlerini taşıyan ikinci uzay yarışının, Mars’a insan göndermekle sonuçlanacağını düşünenlerin sayısı az değil.

Asya’daki rekabette liderlik Çin’in elinde. Çinliler, birinci Keşifler Çağı’nın başladığı Ming Hanedanlığı döneminde Afrika’ya, Güney Asya’ya ve Pasifik’e gemiler çıkarmış ancak ‘pek ilginç bir şey yok’ diyerek büyük bir öngörüsüzlükle ülkelerine geri dönmüşlerdi. Bunda hiç şüphesiz Çin’in o dönemdeki Avrupalılar kadar muhtaç ve sefil durumda olmaması da etkendi. Çin, 500 yıl sonra başlayan yeni Keşifler Çağı’nı da ıskalamamak için bu kez işi oldukça sıkı tutuyor. 2003 yılı Ekim ayında ilk insanlı uzay uçuşunu gerçekleştiren Çin, uzaya insan gönderen ilk Asya ülkesi olmayı başarmıştı. Çin’in 2011 yılında Mars’a göndermek istediği ve Rusya ile birlikte hazırladığı ‘’Yinguo 1’’ uydusu başarısızlıklıkla sonuçlanmıştı. Ancak Ay’ın yörüngesine yerleştirdiği Chang’e 1 ve Chang’e 2 uyduları başarılı oldu. Yakın zamanda Ay’a uzay aracı indirerek örnek toplamayı hedefliyor. Çin, inşa etmeye başladığı kendi uzay istasyonunu ise 2020 yılında tam faaliyete geçirmeyi planlıyor.

Hindistan uzay kurumu ISRO da, uzaya araç gönderme teknolojisinin yanı sıra, yere geri döndürme teknolojisini de geliştirdi ve başarıyla test etti. İlk insanlı uzay uçuşunu 2015-2016 yıllarında gerçekleştirmesi bekleniyor. Hindistan şu anda uzaya uydu taşıma ve yerleştirme için kendi uzay aracına sahip. 2008 yılında Ay yörüngesine oturtmayı başardığı Chandrayaan-1 uzay aracı ile Ay’da su varlığını keşfeden ülke oldu. Chandrayaan-2 ise 2017 yılında Ay’a doğru yola çıkacak. 5 Kasım 2013 yılında Hindistan, ‘Mars Orbiter Mission (Mars Yörünge Misyonu)’ adını verdiği ve kısaca MOM diye anılan Mars misyonunu başlattı. Uzaya uydu yerleştirme teknolojisinde ise baş döndürücü bir gelişme sergiledi. 2008 yılında aynı anda 10 uydu birden yörüngeye yerleştirerek bu alanda bir rekor kırdı.

Uzay ekonomisinden pay kapma yarışı

Peki uzay yarışına milyarlar harcamak bir kaynak israf mı? Bu konuda yoğun bir tartışma da devam ediyor. Uzun vadeli bakıldığında, uzay çalışmalarına yatırım yapan ülkeler açısından en önemli kazanç ‘bilgi’. Uzay hakkında bilgimiz, 15’nci yüzyıldaki kaşiflerin okyanus hakkındaki bilgilerinden bile az. Her yeni bilgi yeni bilgilere kapı açıyor ve onu elde edeni bir adım öne geçiriyor. Bir diğer önemli kazanım, uzay çalışmaları sırasında geliştirilen teknolojinin günlük hayatta da önemli ilerleme ve kolaylıklara pencere açması. Örneğin NASA, uzay çalışmaları sırasında geliştirildikten sonra ticari üretime ve günlük yaşamda satışa sunulan ürün ve hizmetlerini her yıl yayınladığı ‘Spinoff’ dergisiyle tanıtıyor. Bugün diş düzeltmekte kullanılan şeffaf bileziklerden göz lenslerine, kulak termometresinden su arıtıcısına, gaz duman dedektöründen kablosuz cihazlara ve en önemlisi uzun mesafeler arasında iletişim imkanı veren uydu iletişimine kadar bir çok ürün ve imkan, NASA’nın uzay çalışmaları sırasında geliştirildi.

Bu projelerde çalışan bilim insanlarının aksine, karar verici iradelerin ise öncelikli beklentisi ekonomik. Mars’a uydu gönderen ISRO’nun başkanı K. Radhakrishnan, Indian Express gazetesine yaptığı açıklamada, ‘’Misyonumuzun yüzde 85’i teknoloji gösterisi yaparak müşteri bulmak’’ derken bunu kastediyordu. Başarılı Mars atılımının, ISRO’nun ticari kolu olan ve uzay aracı ekipman ve yazılımları üreten ve en önemlisi üçüncü ülkeler için uydu üretip yörüngeye yerleştiren Antrix’e dünyanın her yerinden müşteri getireceği açık. ISRO, bir Alman ve Güney Kore uydusunu başarıyla yörüngeye yerleştirdiği 1999 yılından sonra 40’tan fazla uydu satmayı başardı. Sadece geçtiğimiz Haziran Ayının son gününde 4 ülkeye ait 5 uydu birden yerleştirdi yörüngeye. ISRO, 2013 – 2014 döneminde sadece yörüngeye uydu yerleştirmekten yüz milyonlarca dolar kar etti. Milyarlarca dolarlık bütçesi olan bir kurum için az görünebilir ama istihdam ettiği bilimadamlarına ayda 2 bin dolar maaş veren ve 75 milyon dolarla Mars’a uydu gönderebilen bir kurum için önemli bir kaynak.

Antrix, uzay piyasasına ilk girdiğinde, piyasanın çok altında fiyatlara sahip uzay ve uydu ekipmanları, potansiyel müşterilerin bu ürün ve hizmetlere güvensizliğine sebep oluyordu. Ancak 1990’ların sonundan itibaren yörüngeye uydu yerleştirmek isteyen potansiyel müşterilere ülkelerin yanı sıra, üniversiteler, teknoloji ve iletişim firmaları, küçük devletler de dahil olunca pazar açıldı. 2020’ye gelindiğinde yörüngedeki uydu sayısının bugünkünden yüzde 40 daha fazla olacağı öngörülüyor. Uzay Öncüleri Vakfı’nın yayınladığı rapora göre daha 2006 yılında uzay ekonomisinin toplam büyüklüğü 180 milyar dolar civarındaydı. Antrix’in yörüngeye uydu yerleştirme hizmeti, dünyada bu işi yapan önde gelen firmalardan çok daha ucuz. Mars başarısının, yörüngeye uydu yerleştirmeye istekli bütün firma ve devletlere vereceği mesaj açık: Hindistan için yörüngeye uydu oturtmak oldukça kolay ve oldukça ekonomik bir iş. Çin’in aynı işi yapan devlet firması Çin Seddi Şirketi de Antrix ile fiyat yarışına girince, uzay piyasasında Asya’nın ağırlığı hızla artmaya başladı.

Öte yandan, uzay piyasası da öngörülemez bir çeşitliliğe kaymakta. Örneğin Interorbital Systems adlı bir Amerikan firması, bisküvi büyüklüğündeki kişisel uyduları 8 bin dolara yörüngeye oturtmaya başladı. Firma, müşterilerinin ödemelerini PayPal’dan bile kabul ediyor. Çeşitliliğin bir başka örneği ise ‘astral madencilik’ konusundaki atılımlar. Meteorlara inerek onlardan değerli madenler elde etmeyi hedefleyen birden fazla özel girişim kuruldu son yıllarda. Yine, bu yıldan itibaren uzaya turist taşıyacak havacılık firmaları da son hazırlıklarını yapıyor. Uzay turizminin de uzay ekonomisinin önemli bir bileşeni olacağı öngörülüyor.

İkinci Keşifler Çağı

Uzay araçlarına, ünlü kaşiflerin, denizci terimlerinin veya keşfetme arzusunu çağrıştıran, Magellan, Galileo, Jules Verne, Mariner(Denizci), Discovery(Keşif), Explorer(Kaşif), Messenger(Elçi), Curiosty(Merak), Voyager(Seyyah) gibi isimlerin verilmesi tesadüf değil. Çünkü yeni uzay çağı, aslında 15’nci yüzyılda başlayan Keşifler Çağı’nın yeni bir versiyonu. Astronot kelimesi bile ‘yıldız denizcisi’ demek. Ve bu adlandırma bir geleneğe dönüştü. Ruslar, astronotlarını ‘kozmonot (evren denizcisi)’ olarak tanımlıyor. Çinlilerin ‘taykonot’u ve Hintlilerin ‘vyomanot’u da yeni keşifler çağının ilk kahramanları arasında.

‘Uzay Mekikleri’ kitabının yazarı Tony Reichhardt’ın deyimiyle insan soyu olarak henüz uzay okyanusunun sahilindeki ‘kozmik plaj’dayız. Daha okyanusa açılabilmiş bile değiliz. Birinci Keşifler Çağı’ndan farklı olarak türümüzden canlılarla karşılaşma ihtimalimiz pek yüksek değil. Uzayda ‘hayat’ ararken bakındığımız en öncelikli iki şey ‘mikrobiyal hayat’ ve ‘su’. Mars’ta koloni kurmak yeni ufuklara taşıyacak bizi. NASA’ya göre, Dünya ve Mars’ın birbirine en yakın konuma geleceği 2030’lu yıllarda Kızıl Gezegen’e insanlı yolculuk gerçekleşecek. Küremizin hem doğusunda hem batısında bu fırsatı değerlendirme yolunda önemli bir arzu ve çaba var. Ve bu çaba artarak devam edecek. Uzayda 559 saat geçiren İngiliz kökenli astronot Dr Piers Sellers, insan soyunun uzay macerasından geri adım atmasının asla söz konusu bile olamayacağını belirtiyor. Ona göre, yıldızlara yolculuk, ‘’insanın kaderinde var’’.

Peki neden?

‘’İnsanın fıtratından dolayı’’ diyor Sellers: ‘’Fıtratımızdaki, gidip ne oluyor ne bitiyor diye bakma duygusuna asla hakim olamayacağımız için…’’
CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login