Resmi öykülerin ‘hainleri’

alishaulsmoke

Yedi yıl İsrail hapishanelerinde kalmış Filistinli Ali Abu Awwad ve Seattle’da doğduktan sonra ailesi Ali’ye komşu bir Yahudi yerleşim bölgesinde yaşamaya başlamış Shaul Judelman, şiddete karşı mücadele eden Roots (Kökler) adlı bir hareketin ortak direktörlüğünü yapıyorlar.

CEMAL TUNÇDEMİR

11 Temmuz 2016

 ‘Vatan hainliği ve vatanseverlik arasındaki fark bir takvim meselesidir’

                                              – Alexandre Dumas, Monte Cristo Kontu

Çocukluğumuzda kaçımızın annesi bizi okula uğurlarken, beslenme çantamız veya kitaplarımızın yanı sıra, soğanımızı da alıp almadığımızı sordu? Aziz’in ilkokula giderken günlük rutiniydi bu… Annesi her sabah, tıpkı bütün komşu anneler gibi, çocuğunun yanına bir baş soğan da aldığından emin olmaya çalışıyordu. Çünkü minik Aziz, her an göz yaşartıcı bomba atılabilen yollardan geçerek okuluna ulaşıyordu. Ve Filistinliler bir tecrübe olarak soğanı yarıp koklamanın, gözyaşartıcı bomba veya biber gazının bayıltıcı etkisini kırdığına inanıyordu. Aziz Abu Sarah, Doğu Kudüs’te, Zeytindağı’nın eteğindeki Azeriya’da yaşayan Filistinli bir ailenin çocuğuydu. Birinci intifadanın yaşandığı o günlerde Doğu Kudüs’te okula, askerlece kontrol noktalarından aranarak veya hatta bazen silahlı çatışmaların içinden geçerek ulaşmak yaşadığı mahallenin bir normali haline gelmişti. Aziz’in gözünde, her İsrailli, onu öldürmeye çalışan, özgürlüklerini kısıtlayan, evini işgal eden kişiydi. Çünkü bir şekilde karşısına çıkan bütün İsrailliler askerdi, güvenlik görevlisiydi. Yani düşmandı. Ve bir gece bu duygusu daha da pekişti.

Yedi çocuklu ailenin en küçük çocuğu olan Aziz’i, anne babasından çok kendisinden 9 yaş büyük abisi Teysir büyütmüştü adeta. Okula başlama yaşı geldiğinde Aziz’i elinden tutarak okula götüren kişi babası değil ağabeyi Teysir’di. Veli toplantılarına Teysir katılıyordu. Okuldaki kavgalarında ilk ağabeyi geliyor, doğumgünü partilerini abisi yapıyordu. Onun için bu dünyadaki en önemli insana dönüşmüştü. Ve Aziz 9 yaşındayken bir gece İsrail askerleri evlerini, büyük bir hayranlıkla bağlı olduğu abisi Teysir için bastılar. Ramazan ayıydı. Askerler sahur vaktinde eve geldiler. Teysir’i yanlarına alarak evden ayrıldılar. Günlerce abisi hakkında hiçbir bilgi alamadılar. Nereye götürülmüştü, ne ile suçlanıyordu, ne zaman bırakılırdı, yaşıyor muydu sorularının hiçbir yanıtı yoktu. Babası nihayet ısrarlı araştırmaları sonunda oğlunun izini buldu. Askerlere taş atmakla suçlanıyordu. Ve Teysir de işkenceli bir sorgu sonundasuçunu itiraf etmişti. Günlerce süren işkenceler sağlığında kalıcı bir hasar oluşturdu. Serbest bırakıldıktan hemen sonra hasteneye kaldırıldı ancak yapılabilecek fazla birşey kalmamıştı. Aylarca hasta kaldı. Tutuklandığı geceden tam bir yıl sonra daha 19 yaşındayken, çoklu organ yetmezliğinden hayatını kaybetti.

rek-teysir-aziz

Aziz (sağdaki) çocukluğunda, ağabeyi Teysir ile Azeriya’daki evlerinin önünde.

10 yaşındaki Aziz’in dünyası başına yıkılmıştı. Birileri bunun hesabını vermeliydi ve bu birileri de o gece eve gelip abisini götüren askerlerdi. Amerikan NPR radyosunda konuk olduğu programda ‘Yüzüme sert bir yumruk yemiş gibiydim ve tek düşündüğüm karşı bir yumruk atmaktı. Abimi öldürenler de aynı acıyı yaşasın istiyordum’ diye anlatıyor o günleri… Çocuktu ne yapacağını bilmiyordu. Her geçen gün daha öfkeli, intikam duygusu daha da şiddetlenen bir insana dönüşüyordu. Birinci İntifada boyunca askerlere taş atılan her yere koştu. Gösterilere, protestolara katıldı. El Fetih örgütünün mahalli gençlik liderlerinden biri oldu. Arafat’ın ‘minik generallerinden’ biriydi artık. İsraillilere karşı tepeden tırnağa nefret besliyordu. Bütün ergenlik yılları böyle geçti.

Ancak yaşı ilerledikçe para kazanması, bir şekilde hayatını devam ettirmesi de gerekiyordu. Yaşadığı ülkenin bir başka gerçeği ile yüzleşti. İbranice bilmiyorsan Kudüs’te nitelikli bir iş bulman çok zordu. ‘Düşmanın dili’ diye düşündü Aziz ama çaresiz öğrenmek zorundaydı. Ve, 18 yaşındayken Doğu Avrupa’dan gelen Yahudi göçmenlere İbranice öğreten bir kursa kaydoldu. ‘Öğreneceğim ama hiçbir Yahudi ile konuşmayacağım’ diye de karar alarak…

Kurstaki ilk günlerinde kendi başına kaldı. Ama her geçen gün kafasını biraz daha karıştıran beklemediği bir şey vardı. Öğretmenleri çok iyi insanlardı. Sol görüşlü bir öğretmeni ile yakınlığı ise daha da arttı. Aziz’in görüşlerini özgürce ifade etmesine izin veriyor ve onu dinliyordu. ‘Neden bu kadar iyi insanlar bunlar?’ diye kendi kendine sorguladığını hatırlıyor. Kafasındaki ‘Yahudi’ tiplemesine uymuyorlardı. Kurs süresince öğretmenleri ve kurs arkadaşı Yahudiler ile sohbet ettikçe bir başka gerçeği farketmeye başladı; ‘birbirimize aslında ne kadar da benziyoruz’. ‘Düşman’ gördüğü insanlarla birinci elden iletişimi, hayatının en radikal değişimini başlattı. ‘Bir kimlik krizi yaşamaya başladım’ diye anlatıyor. Beraber büyüdüğü her fikri sorgulamasına yol açtı. Kafasındaki bütün dinamikler değişti ve hayatın basitçe ‘mutlak iyi bizler ve mutlak kötü onlar’ çatışması olmadığının farkına vardı. Yıllar sonra troid kanseri tedavisi gördüğünde, Kudüs’teki Yahudi hastahanesinde Yahudi ve Filistinli doktorların kendisini tedavi sürecinde bu fikri daha da pekişti. Ortak bir zorluk yaşadığımızda etrafımızdaki insanların kimliklerini görmüyoruz bile. Şu hayattaki ortak zorluklarımızın, ortak sorunlarımızın farkına varmak, kimlikler üzerinden düşmanlığı aşacağımız yer ona göre…

Ötekine bakışında radikal bir değişim geçirmeye başladığı günlerinde bir Filistinli için oldukça zor bir işe girişti. Holokost’u gerçekten anlamaya çalıştı. Kudüs’teki Holokost müzesi ‘Yad Vaşim’i ziyaret etti. ‘Gördüğüm yaşanmış acılar ve vahşet karşısında büyük bir şok yaşadım. Yahudilerin yaşadığı büyük vahşeti ve onun travmasını ilk kez anlıyordum’.

Kudüs’ün ultra ortodoks Yahudi mahallelerinden birinde iş buldu. O bölgedeki tek Filistinliydi. Onların da şiddete kurban gitme endişesi taşıdığını farketti. Şiddet hayatlarımızı bizden alıyor ama ruhlarımızı da almasına izin vermemeliyiz diye düşünmeye başladı. Çatışmalarda çocuklarını kaybeden Filistinli ve Yahudi ailelerin ortaklaşa kurduğu bir derneğe üye oldu. ‘Çabalarımız birçok zorlukla karşılaşıyordu ama en büyüğü önyargıydı. İki tarafın birbirleri hakkındaki önyargılarının büyüklüğü muazzamdı.’

2000’lerin başında İkinci İntifada başladığında Aziz, Birinci İntifada’dakinden çok farklı bir pozisyondaydı. Filistinli ve Yahudileri karşı karşıya değil, yanyana getirmeye çalışanların arasındaydı. Yaftayı yemesi uzun sürmedi. Kendi kimliğinden olanlarca ‘hain’ ilan edilen insanlar arasındaydı artık.

Doğru tarafta doğmak 

Avner Gvaryahu, yaygın ‘vatansever’ algısının modeli çizilse ortaya profili çıkacak bir eski asker. Milliyetçi muhafazakar bir ailede doğdu. ‘Yeşiva’ denen dini liselerden birinden mezun oldu. 19 yaşında orduya katıldı. 3 yıl paraşüt birliğinde görev yaptıktan sonra özel operasyonlar birliğine katıldı. Askerlik, ailesinin doğal bir parçasıydı adeta. Babası eski bir askerdi. Okulda öğretmenleri, rehberleri eski askerlerdi. Kardeşi askerdi. Bu yüzden de daha ilk gençliğinden itibaren sıranın kendisine de gelmesini ve düşmana karşı vatani görevini yapmayı büyük bir hevesle beklemişti.

Avner’in birliğinin görevi, özel operasyonlar sırasında, operasyon noktasını en iyi gören evlerin içine girip, pencerelerine konuşlanıp, sokakta operasyon yapacak arkadaşlarına koruma sağlamaktı. ‘Olaylara hiç karışmayan’ sakinleri olan evler seçiliyordu ki içerde ayrıca bir kötü sürprizle karşılaşılmasın. ‘Kendimi defalarca gece yarısında birilerinin evine destursuz girip işgal ederken buldum’ diye anlatıyor ve ekliyor:

“İçeri girdiğimiz andan itibaren o ev askerlere aitti. Aile, tuvalet veya mutfağı kullanmak istediğinde bile askerlerden izin almak zorundaydı. Elbette ki askerler içeride olduğu sürece evden kimse dışarı çıkamazdı. Askerler ile Filistinli ev sakinleri arasında kurulan bu dinamiğin birçok geceler parçası oldum. Bir yandan Filistinlilerle ilgili ilk deneyimlerimi, iletişimlerimi, doğrudan bilgilerimi bu sırada edindim. Çünkü bu operasyonlara kadar bir Filistinli evinin içinde hiç bulunmamıştım. Diğer yandan bizimle Filistinliler arasındaki güç dinamiğinin de ilk kez farkına vardım. Dünyanın bu problemli köşesinde, hasbelkader hattın doğru tarafında yani bir İsrailli Yahudi ailenin içinde doğmuştum. Doğru tarafta doğmak bana, miğferim, üniformam ve otomatik silahlarım ile bir iktidar vermişti. Ve bu yüzden içine girdiğimde bu evin kontrolü bendeydi, ev sahiplerinde değil.”

Böylesi operasyon gecelerinden biri ise Avner’in hafızasından hiç silinmedi. Operasyon öncesi o evin içine girip kontrolü ele almaları gerekiyordu. Evin etrafındaki açık alandan eve yaklaşmaya başladılar. Bu sırada bastıkları yerdeki ağaç dalları çok gürültü çıkarınca ev sakinleri onları farketti. İçerden bağırtılar duydular. Avner ve birliğin komutanı hemen pencereye yaklaştılar. Çünkü, fark edilmeleri kapıdan girmeleri konusunda büyük bir güvenlik riski yaratıyordu. Camı tüfekleriyle kırıp pencereden içeri girdiler. Silahlarına takılı fenerin aydınlattığı ışıkta içeride olup biteni anlamaya çalışıyorlardı. Derken yerde yatan yaşlı bir kadını gördüler. Çaresiz ve korku içindeydi. Adeta taş kesilmişti. Muhtemelen askerlerin geldiği anlaşıldığında oluşan panik sırasında ne yapacağını şaşırmıştı. Koridorun sonunda konuşmalar duydular. Oradakilerin de korku içinde taş kesildiğini ve yaşlı kadına yardıma bile gelemediklerini farkettiler. O anda şok yaşayan bir kişi daha vardı, Avner… Kendi kendisine ‘bu yapmayı hayal ettiğim şey değil’ diye düşündüğünü hatırlıyor ve anlatıyor:

“Bu yaptığımız kesinlikle ülkemizi daha güvenli bir yer haline getirmeye hizmet etmiyor. Benim ailemin güvenliğine hizmet etmiyor. Ve o an düşündüm; peki ya bu yaşlı kadın ve ailesinin güvenliği? Şu anda benim hakkımda ne düşünüyorlar? Beni nasıl algılıyorlar?”

İşte bu deneyimleri, Avner’i sonunda, ‘Sessizliği Kırmak’ adlı aktivist barış organizasyonuna katılacağı bir sorgulama sürecine itti. Sessizliği Kırmak, Filistinlilere yönelik operasyonlara katılmış İsrailli güvenlik görevlilerinin tecrübelerini ve eleştirilerini açıktan paylaşmak için kurdukları bir organizasyon. Temel amaçları, İsrail halkını, onları korumak gerekçesiyle onlar adına neler yaptıkları konusunda bilgilendirmek. Avner, hala ilk günkü kadar ülkesini seviyor ve vatansever bir insan olduğunu düşünüyor. Kendisi açısından, güvenlik yöntemlerini sorgulamanın, Filistinli insanların hissiyatlarını anlamaya çalışmanın vatanseverliğe aykırı hiçbir yönü yok, aksine gerçek vatanserverlik bu… Elbette ki herkes aynı düşüncede değildi. Avner’in de boynuna asılacak yafta hazırdı. Onlara göre, Avner ve benzeri silah arkadaşlarının yaptığı ‘vatana ihanet’ti. Yakın zaman önce milliyetçi bir grup, yayınladıkları bir videoda bir Filistinli saldırganın İsrailli sivillere bıçakla saldırmasının videosunu paylaşarak, Avner ve arkadaşlarını hedef alıyordu. ‘Bunlara mı empati göstermeye davet ediyorsunuz?’ diye soruyordu video… Avner ve arkadaşlarını ‘teröristleri korumakla’ suçluyorlardı. NPR’da konuk olduğu bir programda, “Ben ve arkadaşlarımı, dış mihraklarca aralarına sokulmuş yabancı ajanları olmakla suçluyorlar.” diye anlatıyor Avner; “Bizim düşünce ve aktivitelerimizin kendi vicdanımızın ürünü değil de yabancı devletlerin bize mefaat karşılığı yaptırdığı şeyler olarak görüyorlar.”

Ancak Avner bu noktada şu önemli gerçeğe de dikkat çekiyor:

“Sessizlik, İsraillilere özgü bir hastalık değil. Yeryüzünde bu hastalığı, yani kendi kimliğinden olanların başkalarına yaşattıklarına sessiz kalma hastalığını yaşamayan tek bir topluluk bile yok. Biz sessizliği bozduğumuzda, kendi davranışlarımızı sorguladığımızda Filistin tarafının olan bitende hiçbir payı olmadığını savunmuyoruz. Ancak yapmaya çalıştığımız, suçlu bulmaktan çok, mevcut durumu ne değiştirebilir arayışı. Bu değişimi gerçekleştirme gücüne kim sahip diye düşünüyorum. Ve bu noktada görüyorum ki bu güce yine biz kendimiz sahibiz.”

Kampüste gerçeğe ve barışa sadakat göstermenin maliyeti

Muhammed Dacani, bir Filistin milliyetçisiydi. Filistin örgütleri içinde halkı için yıllarca mücadele verdi. Ve bu faaliyetleri nedeniyle günün birinde İsrail hükümetince Kudüs’ten sürüldü. Yıllarca sürgün hayatı yaşadı. Doğup büyüdüğü Kudüs’e ayak basamadı. Babasının ağır hastalığı nedeniyle başvurduğunda 1993 yılında Kudüs’e dönmesine izin verildi. Kanser olan babasını kemoterapi seanslarına götürdüğünde hastanede yaşadıkları, ‘düşman’a bakışında radikal bir değişikliğe yol açtı. Düşmanlarının, yani İsrailli doktor ve hemşirelerin babasına yaklaşımı, bir ‘düşmana’ yaklaşım şeklinde değildi bir hastaya yaklaşım şeklindeydi. Son derece ilgili ve şefkatliydiler. Bir akşam arabayla bir yere giderlerken annesi arabada kalp krizi geçirdi. Aracı kardeşi sürüyordu. Ne yapacaklarını bilemediler. Karayolunda Ben Gurion Havaalanı yol ayrımının yanından geçiyorlardı ki Muhammed’in kardeşi ani bir kararla o çıkışa girdi. Muhammed öfkeyle kardeşine bağırdı. O yolda kontrol noktası vardı orada ve İsrail askerleri onları durduracak ve taciz edecekti. Nitekim korktuğu oldu. Kontrol noktasında durduruldular. Kardeşi askerlere arabada acil müdahale edilmesi gereken hasta bir kadın olduğunu söyledi. O sırada askerler de kadını farkettiler. Ondan sonra olacakları ise beklemiyorlardı. İsrail askerleri hemen kontrol noktasındaki bir odayı boşaltıp onları oraya aldılar ve ambulans çağırdılar. Gelen sağlık ekibi hastanın yerinden kımıldatılmasının hayati riski olabileceğine karar verdi. Kontrol noktasındaki kulübe adeta bir yoğun bakım ünitesine dönüştürüldü ve annesine gerekli müdahaleler yapılarak kurtarıldı. Yahudi askerlerin ve doktorların annesi için çırpınışı Muhammed’in zihin dünyasında büyük bir kırılmaya yol açtı. O geceden sonra bütün bu çatışmaların bir ‘Filistin – İsrail çatışması’ değil, ‘barış isteyen Filistinli ve İsrailliler ile çatışma yanlısı Filistinli ve İsrailliler’ arasında olduğunu düşünmeye başladığını anlatıyor. Ve uzun mücadelelerle geçen hayatında ilk kez o gece çatışmayı, İsraillilerin de bakışı ile görmeye de çabaladığını kaydediyor.

Bir akademisyen olan Muhammed, Kudüs Üniversitesinde politik bilim dersi vermeye başladığında bu yeni bakışını da öğrencilerine taşıdı. Filistinli öğrencileri, karşı tarafı da anlamaktan bahseden hocalarını anlamakta zorluk çektiler. Çünkü, duyarlı bir İsrail askeri veya hastasına karşı şefkatli bir Yahudi doktorla hiçbir kontakları olmamıştı. Filistinli öğrenciler, sabahları üniversiteye gidebilmek için çok sayıda kontrol noktasından ve aramadan geçmek zorundaydılar. Öyle ki sabah 9’daki derse yetişebilmek için bazılarının gece üçte evden çıkmaları gerekiyordu. Çoğu için İsrail ve Yahudiler bu kontrol noktalarından ibaretti. Muhammed, öğrencilerinin hergün gördüğü kontrol noktasındaki askerlerden fazlasını görmelerinin gereğine inandı. Ve birçok Filistinliyi rahatsız edecek bir konuyu ‘holokost’u üniversite gündemine getirdi. Ancak, kendi günlük travmalarını yaşayan öğrenciler bu konuya hiç ilgi göstermiyordu. Empati kuramıyordu. Bu öğrencilerden biri de Hanan adlı bir kız öğrenciydi. Hanan, İsrail hapishanelerinde 9 yıl kalmış bir öğrenciydi. Muhammed, öğrencisine kendi zihninde de bir hapishane kurduğunu ve zihnindeki bu hapishanenin, onun dışarı çıkıp da karşı tarafı da anlamaya çabalamasına engel olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Sonunda girişimini bir adım öteye götürmeye karar verdi. Hanan’ı ve 30 öğrencisini, Almanya ve Polonya’da Yahudi soykırımının yaşandığı Nazi toplama kamplarına götürmeye karar verdi. Bu saha gezisi ile öğrencilerinin İsrailli Yahudilerin yüreklerinin ve bilinçlerinin derinliklerindeki travmayı anlamalarını amaçlıyordu. Ötekinin acısını anlama ve empati konulu bilimsel bir çalışmaydı bu. Amacı ise barışa katkı sağlamaktı. Ancak Filistinli öğrencilerin bu gezisinin duyulması anında bir tepki dalgası başlattı. Muhammed, o sabah üniversitenin rektöründen acil bir e-mail aldı. Filistinli rektör, Muhammed’in öğrencileri Auschwitz’e götüreceği yönünde bir söylenti olduğunu belirterek, Muhammed’ten derhal kamuoyuna bu gezinin üniversite ile bir ilgisi olmadığını açıklamasını istiyordu. Günün ilerleyen saatlerinde bir Filistinli öğrenci aracılığı ile daha ciddi bir mesaj iletildi; Eğer bu geziden vazgeçmezse, döndüğünde ‘ciddi sıkıntılar’ yaşayacağı tehdidi… Muhammed bir akademisyendi, eğitimciydi. Kolayca pes edecek bir yapısı yoktu. Dahası tıpkı Avner gibi yaptığını vatanseverliğin bir gereği olarak görüyordu. Bu şiddet sarmalından çıkmanın, barışı inşa etmenin tek yolunun empati olduğuna inanıyordu. Çalışma kampı Auschwitz’in kapısında durduklarında Hanan’ın dikkatini kapıya asılı slogan çekmiş: ‘Çalışmak Özgürleştirir’. Hanan bu artniyetli sloganın anlamını sormuş. Bu kapıdan geçen Yahudiler özgürlükleri için çalıştırılmayacaktı, kendi ölümleri veya kamptaki diğer esirlerine öldürülmeleri için çalıştırılacaklardı. Gerisini Muhammed’ten dinleyelim:

‘İçinde yanyana tuvaletler olan büyük bir odaya geldik. Her sabah 2000’den fazla insan bu odanın kapısında tuvalet sırasına sokuluyormuş. Kişi başı tuvalet kullanma süresi ise sadece 10 saniyeydi. Oturanın 10 saniye içinde tuvaletten kalkması gerekiyordu. Çok zalimce bir aşağılamaydı bu.’

Muhammed, kampın bundan da dehşet verici bölmelerini gezdikçe, Hanan ve arkadaşlarının belki de hayatlarında ilk kez Holokost’u kendi çektikleri acılar penceresinden görmeyi bıraktıklarına ve başlıbaşına bir vahşet olarak okuduklarını gözlemleyecekti. Hayatlarında ilk kez ‘düşmanlarıyla’, yani Yahudilerle empati kuruyorlardı. ‘Çok duygulandılar. Bazı kız öğrencilerimin ağladığını bile gördüm’ diyor Muhammed. Bir öğrencisinin ona, ‘o güne kadar hep Hitler’in Yahudileri Filistin’e göndermek için bu kamplara topladığını ve soykırımın yalan olduğunu düşündüğünü’ söylediğini aktarıyor. Holokost’u anlamak birçoğu için dönüm noktası oldu. Ancak Kudüs’e döndüklerinde kendilerini hoş bir karşılama beklemiyordu. Muhammed’in meslektaşı Filistinli akademisyenler, ona karşı yayınladıkları açıklamayla tepkinin fitilini ateşlemişti. Fakültedeki sekreterinden acil konulu bir email aldı. Üniversitede öfkeli Filistinli öğrenciler rektörün ofisi önünde ‘vatan haini’ akademisyeni protesto eden bir gösteri düzenliyorlardı ve protestocular kampüse adım atması halinde Muhammed’i öldürecekleri tehdidinde bulunuyorlardı. Kampüste ona ve ‘milli davaya ihanetine’ karşı büyük bir öfke bulunduğunu haber veriyordu. Birkaç gün sonra sessizce son kez kampüse gittiğinde, herkesin ona nefret ve öfke ile baktığını farketti. Herkes onu bir vatan haini olarak görüyordu. Dokuz öğrenci derneğinin bir araya gelerek yayınladığı bildiride Muhammed Dacani adlı akademisyenin tavrının ‘normalleşmeye hizmet ettiği ve normalleşmenin de Filistin vatanına ihanet olduğu’ savunulacaktı. Muhammed birkaç gün sonra üniversitedeki görevinden atıldı. Arabası yakıldı. Hayati tehlike altındaydı. Eşyalarını topladı ve Kudüs’ü bir kez daha terketmek zorunda kaldı. Bu kez onu sürgün edenler Filistinli kardeşleriydi.

NPR’da kendisine ‘vatan haini’ ilan edilmesi karşısında ne hissettiği sorulduğunda şu yanıtı verdi:

“Bana en fazla acı veren, kimsenin bana destek çıkmaması oldu. Bütün hayatımı Filistin davasına adamıştım ama bir sabah bu davanın haini ilan edilmiştim. Bu çok acı verici.”

Muhammed hala ABD’de sürgünde, birgün yeniden Kudüs’ü göreceği günün hayaliyle yaşıyor.

Özgürlüğün kapısı: Doğrudan temas 

Aziz’in, Avner’in, Muhamed’in ve diğer bütün ‘hainlerin’ de ‘düşmana’ bakışını değiştiren, zihinlerinde kurup kendilerini hapsettikleri zindanlardan özgürleştiren, düşman gördüğü kimlikten insanlarla yüzyüze ve birebir iletişime geçmeleri oldu. Aziz’in öğretmenlerinin ve arkadaşlarının onu kendilerine eşit bir insan gibi gördüklerini farketmesi onlara bakışını değiştirdi. Samimi ve iyi niyetli öğretmenleri ve kurs arkadaşları ‘düşman taraf’ olamazdı. Bu Aziz’in kafasında yeni bir pencere açtı. Yahudiler ve Filistinliler arasında samimi bir diyalog köprüsü kurmanın yolu onları günlük yaşamda ‘yüzyüze’ getirmekten geçiyordu. Amaç iki tarafın birbirine hoşgörü göstermesi de değil, ortak bir yaşam kurabilmeleriydi. Ve barış için son derece sıradışı bir yol buldu: Turizm. Aziz, turizmin dünyadaki duvarları yıkabilecek en iyi ve sürdürülebilir yol olduğu görüşünde. İnsanların, hazzetmedikleri kimlikten insanlarla birebir iletişime geçmesi çok şeyi geri dönülmez şekilde değiştiriyordu. ‘Filistin ve İsrail’i ziyaret eden milyonlarca insanın, tek bir tarafı ziyaret ettiğini ve tek bir tarafın perspektifinden manzarayı görüp ayrıldığını farkettik’ diye anlatıyor. Bu bakış açısı 2009 yılında bir sosyal proje olarak Mejdi Turizm’in doğuşuna neden oldu. Mejdi Turizmin Kudüs’e götürdüğü turist grupların her zaman biri Filistinli biri Yahudi iki rehberi var. Arkeolojiden tarihe ve günümüz çatışmalarına kadar her ikisi de kendi bakış açısıyla anlatıyor. Müslüman grupları Yahudi ailelerin evlerine götürüyorlar. Yahudi yerleşim yeri Efrat’ın belediye başkanı ile bir araya getiriyorlar. Yahudi grupları Filistin mülteci kamplarına götürüyorlar, Arap sanatçı ve yazarlarla bir araya getiriyorlar. Örneğin İngiltere’den gelen muhafazakar Müslümanlardan oluşan bir grubu, ortodoks bir Yahudi’nin evinde cuma akşamı Şabat yemeğinde ağırlamalarını hatırlıyor. Gruptaki Müslümanların tamamı ilk kez böyle bir deneyim yaşamış. Ve daha da ilginci, sohbet koyulaştıka çok daha çarpıcı bir gerçeği farketmişler. Hane sahibi Yahudilerin ve misafiri Arapların bir kısmının aile kökleri sadece yüzyıl önce Kuzey Afrika’nın aynı şehrinde yaşıyormuş. Hemşehri çıkmışlar. ‘Dünyada her yıl 1 milyar insan turist oluyor. Bütün bu insanların bu şekilde seyahat ettiğini düşünün’ diyor Aziz. ‘Bu Facebook sayfasına malzeme sağlama turu değil, bir felaket turizmi değil’. Ona göre Mejdi Turizm projesinin yaptığı, seyahatin geleceği. Geleceğe ortak seyahatimizin başlama noktası.

İnsanların basitçe siyah beyaz diye ayırıp kolayca pozisyon aldıkları çatışmaların ne kadar girift bir sorunlar yumağı olduğunu anlamalarını sağlamaya çalıştıklarını söylüyor Aziz. Kimin haklı olduğunu gösterme turu değil, acıları ve acıların yaşandığı yerleri görebilme turu. Bu yerler hakkında bir farkındalık yaratma turu. Orada iki taraftan da insanlar öldüğünde, ‘o yer için normal’ diye düşünmelerini engelleme turu. Kayıpların şiddetinin, göz yaşlarının acısının ve akan kanın renginin aynı olduğunu görme turu…

Seyahatten sonra hala İsrail yanlısı veya Filistin yanlısı kalmaya devam edebilirsiniz’ diyor, ‘ama daha vicanlı ve daha şefkatli olacaksınız…

Avner ise, ‘sanıyorum iki şeyin yokluğu çatışmaların sürüp gitmesinde çok rol oynuyor’ diye konuşuyor; ‘barış umudunun ve karşı tarafa empatinin yokluğu…

İnsanlığın en kadim psikolojik davranış biçimlerinden biri de bir gruba üye olmak. Kendi kabilesine, karşıtların baktığı yerden de bakmaya çalışmak ise bir insan için en güç davranışlardan biridir. Bu çabaya giren insanlara ‘hain’ diyoruz. Bu insanlar sadece kendi kabilelerinin konforunu bozmuyor, karşı kabilenin de düşünce konforunu bozuyor. Çünkü, düşman kimlikten biri sizi, sizin açınızdan gördüğünde düşmanınız olmaktan çıkıyor. Çatışmayı kimlikle açıklamak güçleşiyor. Hainler, kendi kabilelerinden çok karşı kabilede taş kalpleri eritiyor ve duvarları yıkıyor. Hainleri, çatışmadan nemalananlar için asıl tehlikeli yapan da budur.

Bunun yanı sıra kendi grubumuzun yaşadığı bir travmayı hatırlamak, bir başka gruba karşı şefkatte önemli bir azalmaya yol açıyor. Başka gruplara zulmetmeyi vicdanımızda meşrulaştırıyor. Düşman gördüğümüze empatiyi oldukça zorlaştırıyor.

Stanford Üniversitesi sosyal psikoloji profesörü Lee Ross, İsrail yanlısı ve Arap yanlısı iki grup öğrenciye Arap-İsrailli çatışmasına dönük haberlerden derlenmiş aynı VTR’yi izletir ve görüşlerini sorar. İsrail yanlısı gruptakiler, haberlerde İsrail karşıtı bir bakışın hakim olduğunu savunur. Filistinli yanlısı grup ise haberlerde Filistin karşıtı bir bakışın hakim olduğunu… Karşı tarafın acısını anlamakta aşılması güç bir eşik olduğuna dikkatimizi çekiyor Ross. Aynı gerçekliğe bakan iki grubun iki farklı şey görmesi bundan…

Bir başka yerde ise psikolojide ‘naiv realizm’ diye tanımlanan doğmatik kanaate dikkatimizi çekiyor Ross. Propaganda ürünü olduğunu farketmediğimiz algımızın gerçeğin kendisi olduğunu düşünme naivliği. Film veya dizideki kötü karakteri oynayan oyuncuyu sokakta görünce dövmeye kalkan insanları yönlendiren saik. Kısa vadeli kariyer hesaplarının peşindeki yetenekli demagog politikacıların propagandalarıyla bu çocuksu bakış açısı sıklıkla kitlesel şekilde gerçek yaşamda karşımıza çıkar. İnsanların, karşıt gruplara hakim doğmatik bakış açılarını tanımakta çok yetenekli olduğunu ancak kendilerini etki altına alan doğmatik düşüncelerini farketmekte de aynı oranda yeteneksiz olduğunu anlatıyor Ross. Ona göre, kimin haklı kimin haksız olduğunu tartışmak, bir çatışmayı sona erdirmez daha da büyütür. Aksine karşı tarafı anlamak bunu karşı tarafa hissettirmek çatışma duygusunu azaltır.

Sadece Filistin veya İsrail’de değil, dünyanın her yerinde propaganda ile büyüyoruz” diyor Aziz ve devam ediyor: 

“Bunu aşmanın tek yolu anlatılan resmi hikayeyi değiştirmektir. Hikayenin anlatılış şekli değiştirilirse yer yüzünde hiçbir çatışmada kör tarafgirlik uzun süre yaşayamaz. Resmi hikayeyi değiştirmek herşeyi değiştirir.”

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login