Fiat justitia, ruat caelum

CEMAL TUNÇDEMİR
25 Ağustos 2017

1917 yılında Allahabad’ta doğan Indira, daha sonra bağımsızlığını kazanacak Hindistan’ın ilk başbakanı olacak Nehru’nun kızıydı. Ya aktif politik mücadelesinde veya hapiste olduğu için eve nadiren uğrayan bir politik liderin tek çocuğuydu. İyi okullarda okudu, Oxford Üniversitesinde tarih eğitimi aldı. Allahabad’taki çocukluk günlerinden beri tanıdığı İran kökenli Feroze Gandhi (Mahatma Gandhi ile bir akrabalığı yok) ile yakınlığı da İngiltere’deki yıllarında artıp evlilikle sonuçlanınca adı da artık Indira Gandhi oldu. Indira Gandhi, Hindistan’ın 1948’deki bağımsızlığından sonra ilk başbakanı olan babası Nehru’nun özel asistanı olarak sürekli yanında bulunmaya başladı.

Nehru, Hindistan’da herkesin sevip saydığı bir isimdi. Tek adam rejimi kurma imkanı vardı ama o böylesi keyfi bir rejim yerine her inançtan Hintliyi eşit şekilde kucaklayan laik, demokratik ve kurumsal bir sisteme öncülük etmeyi tercih etti. Başında olduğu kurucu Kongre Partisi de merkez sol bir politik çizgide kaldı. Indira karizmatik bir lider olan babasının yanında tanındı, saygı gördü. Babası 1964 yılında öldüğünde Kongre Partisinin liderleri, Lal Bahadur Shastri’ye başbakanlık yolunu açtı. Indira Gandhi de Shastri’nin kabinesinde Enformasyon ve Yayıncılık Bakanı olarak girdi. Shastri, 1966 yılında kalp krizinden ölünce Kongre Partisinin liderliği için Indira Gandhi ve ülkenin bağımsızlık mücadelesinin liderlerinden Morarji Desai yarıştılar.

Bu yarışı kazanan Indira Gandhi, başbakan olduktan sonra ise herkesi şaşırtan farklı bir kişilik sergilemeye başladı. Babasının aksine partide ve ülkede bütün ipleri elinde tutan, her konuda son sözü söyleyen kişi olmak istiyordu. Diğer seçilmişlere güvenmiyordu ve kendisine sadık bir dar daire ile hem partiyi hem de devleti yönetmeye başladı. Parti içinde itiraz edenlere farklı düşüncede olanlara karşı acımasızlığı, Hindistan’ı kuran Kongre Partisinin 1969’da bölünmesine yol açtı. Indira Gandhi’nin yeni Kongre Partisi, siyasi teamüllere, parti içi demokrasiye ve kurumsallığa büyük değer veren eski Kongre Partisinden çok farklıydı. Parti hızla siyasal bir hareket omaktan çıktı Indira Gandhi’nin kişisel iktidar aracına dönüştü.

Indira’nın Yeni Kongre Partisinde yükselmenin, konum kazanmanın tek bir kriteri vardı artık; Indira Gandhi’ye ve ailesine mutlak sadakat ve itaat. Kongre Partisinin, sosyal programları sayesinde seçimlerde parlamentonun büyük bölümünü elinde tutmaya devam etmesi ve Nehru’nun kızı olmasının sağladığı karizma en azından ilk yıllarda Indira’nın işini kolaylaştırıyordu. 1971 seçimlerinde yoksullukla savaş temalı kampanyası ile 518 sandalyenin 352’sini kazandı ve mutlak çoğunluk elde etti. Bu seçim zaferi, ülkesini baş düşman Pakistan ile savaşma cüreti verdi. Aynı yılın Aralık ayında başlayan savaş, Doğu Pakistan’ın Pakistan’dan kopup Bangladeş adıyla yeni bir devlete dönüşmesi ile sonuçlandı. Bu zafer, onu daha da tartışmasız bir figure dönüştürdü. O da bu krediyi iktidarını daha da mutlaklaştırma yolunda kullandı. Önünde artık son bir engel vardı: hukuk.

Parlamentodan, Anayasa ile güvence altına alınmış temel haklarda da değişiklik yapılabileceğine dair bir anayasa değişikliği geçirdi. Ancak 1973 yılında Hindistan Yüksek Mahkemesi, 6’ya karşı 7 oyla parlamentonun, temel hakları koruyan ilkelerinde değişiklik yapılamayacağına hükmetti. Indira Gandhi, kendisine destek veren 6 yargıçtan biri olan A.N. Ray’ı, kıdem teamüllerine aykırı olarak Hindistan’ın başyargıcı yaptı. Gandhi’nin bağımsız hukuku kendi kontrolüne alarak yok etme çabaları sonraki yıllarda yaşanacakların da habercisiydi. 1973 – 1975 yılları arasında ülkede politik ve sosyal gerilimler hızla arttı.

Gandhi ve çetesinin gerilim ve sertlik stratejisi engelsiz sonuca ilerlerken, Gandhi’nin milletvekili seçildiği bölgede 1971 seçiminin sonucuna karşı açılmış küçük bir dava bütün hesapları alt üst edecekti. Hindistan’ın özgürlük mücadelesinin kahramanlarından sosyalist politikacı Raj Narain, 1971 seçiminde Indira Gandhi ile aynı seçim bölgesindeki milletvekili koltuğu için mücadeleye girmiş ve kaybetmişti. Narain, Gandhi’nin, bölgeden aday olabilmek için milletvekili kanunun gerektirdiği şartları yerine getirmediği, Anayasanın ‘’eşit şartlarda seçim’’ ilkelerini çiğnediği, kamu kaynaklarını kullandığı ve seçime usulsüzlük karıştırarak haksız şekilde kazandığı gerekçesiyle dava açmıştı. Seçim bölgesinden aday olabilmek için yasal şartları yerine getirmediği açık olan güçlü başbakan Indira Gandhi için, kariyerist bir yargıcın çok rahatlıkla bertaraf edebileceği bir sıkıntı olarak kalabilirdi. Ama çok önemli bir sorun vardı; Davanın yargıcı, ‘şu kararı verirsem sonucu ne olur’ diye en ufak bir hesap yapmayan, hukuka ve adalete tavizsiz bağlılığıyla ünlü Jagmohan Lal Sinha’ydı.

28 Mayıs 1975 günü, taraflar son savunmalarını yaptı ve yargıç Sinha, hükmünü açıklamak üzere davayı erteledi. Dava süresince bütün duruşmalarda her iddiayı not etmiş ve titizlikle iddiaların doğruluğunu araştırmış, delilleri ve tanıkları dikkatle incelemişti. Böylesi bir davanın karar sürecinde başına gelebilecekleri tahmin edebiliyordu. Vicdanı ile karar verebilmek için 28 Mayıs ile 7 Haziran arasında ailesi ve birkaç yakın meslektaşı dışında herkesle irtibatını kesti. Hiçbir telefona veya hiçbir görüşme talebine cevap vermedi. Bu da Kongre Partisinin milletvekilleri ve Gandhi’nin endişelerini artırıyordu. Ona ulaşmak için her yolu denediler. 7 Haziran günü başkentten gelen baş yargıç D.S. Mathur ile konuşmak zorunda kaldı. Aynı zamanda Gandhi’nin özel doktorunun da kardeşi olan baş yargıç bu görüşmede, Delhi’de Sinha’nın adının Yüksek Mahkeme üyeliği için geçtiğini duyduğunu ve kararını açıklamasının hemen ardından Yüksek Mahkeme üyeliğine atanmasının gerçekleştirilmesinin planlandığını iletti. Yargıç Sinha, bu ‘terfi’ imasının bir tür rüşvet olduğunu anladı. ‘Öylesi yüksek bir makam için küçük bir yargıcım ben’ yanıtı verdi meslek büyüğüne.

Aynı gün ilerleyen saatlerde bu kez Allahabad başyargıcı Dehradun aradı onu. Sicil amiri olduğu için telefona yanıt vermek zorunda kaldı. Başyargıç, İçişleri Bakanı ve diğer birkaç yetkilinin kendisini ziyaret ettiğini ve bazı toplumsal olaylara neden olabileceği gerekçesini ilettiklerini belirterek, hükmün açıklanmasını Temmuz ayına kadar ertelemesini rica etti. Bu politik müdahalelerden son derece rahatsız olan Sinha, mahkeme sekreterini arayarak, mahkeme kararının 12 Haziran günü açıklanacağını derhal basına ve taraflara duyurmasını istedi.

Gandhi hükümeti, yargının kararını durdurmak için Allahabad’a adeta yığınak yaptı. Yargıç Sinha’ya hükmün yazımında yardımcı olan katibin evine 11 haziran akşamı Özel Kuvvetlere bağlı bir birlik baskın yaparak, hükmün içeriğini öğrenmeye çalıştı. Katip Manna Lal, bilmediğini söyledi ki, gerçekten de kararın en önemli kısmını yargıç Sinha son dakikalara kadar metne eklemeyecekti. Özel Kuvvetler görevlileri, Lal’a yarım saat sonra eve yine geleceklerini, bu sürede kararı bulup çıkarmasının kendisi için iyi olacağı tehdidinde bulunarak gittiler. Lal, karısını bir akrabalarının evine bırakıp Yargıç Sinha’nın evine sığındı. Sabah, mahkemeye gitmeden önce üzerini değişmek üzere evine gitti. Çok geçmeden Özel Kuvvetler Birliği evi bir daha basarak tacize devam etti. Bir telefon bağlantısı kurarak Katip Lal’a, hattın diğer ucunda Hindistan Başbakanı Gandhi’nin olduğunu söylediler. Lal, yargıcına sadık kalarak görüşmeyi reddetti ve mahkemeye gitti. Lal’a yönelik baskı kararın açıklanmasından sonra da haftalarca sürecekti. Özel Kuvvetler, yargıç Sinha hakkında, kara propaganda olarak kullanabilecekleri kişisel ve özel bilgiler edinmek için katibini sürekli taciz ettiler. Dava süresince hükümetten baskı gören bir diğer isim ise Rajnarain’in avukatı Şanti Buşan’dı. Bir sosyal etkinlikte kendisi ile görüşen Adalet Bakanı, ona bakanlıkta üst düzey bir görev bile teklif etti. Ancak o da reddetti.

12 Haziran sabahı, Allahabad Adliye binasının önü ana baba gününe dönmüştü. Yargıç Sinha, bütün kariyeri boyunca olduğu gibi o sabah da saat tam 10:00’da mahkeme salonuna girdi. Salona kısaca göz gezdirdikten sonra hükmünü okumaya başladı. Birçok yasal ve anayasal maddeye atıfta bulunduktan sonra, seçimde milletvekili seçim kanununun açıkça çiğnendiğini gösteren mevcut deliller ışığında bu yasal gerekçelere göre Rae Bareli seçim bölgesindeki seçimin geçersiz olduğuna ve bayan Indira Nehru Gandhi’nin milletvekilliğinin iptaline karar verildiğini duyurdu. Kararın geri kalanı salonda kopan uğultuda duyulmadı bile. Başbakanın avukatları ve bütün Hindistan şok yaşıyordu. 258 sayfalık gerekçeli kararında yargıç, Başbakan Gandhi’nin seçmene rüşvet dağıttığı ve inek, buzağı gibi dini motifleri seçim kampanyasında kullandığı suçlamalarından beraatine karar verirken, anayasaya aykırı olarak seçim çalışmalarında kamu kaynaklarını kullandığını, kamu görevlilerini seçim kampanyasında görevlendirdiğini ve usülsüz olarak seçimi kazandığının anlaşıldığına hükmederek, Başbakan Gandhi’yi 6 yıl boyunca seçimlere katılmaktan da men etti. Kongre Partisine de Indira Gandhi’nin yerine yeni bir aday belirlemeleri için 20 gün süre verdi.

Indira Gandhi, kararı, Hindistan Yüksek Mahkemesine taşıdı. Ancak ilk derece mahkemenin kararına temel olan delil çok açıktı. Indira Gandhi yasada belirtilen şartları yerine getirmemişti. Yüksek Mahkeme, 24 Haziran günü, nihai kararını verinceye kadar Allahabad mahkemesinin kararının kısmen uygulanmasına ve Gandhi’nin bu sürede milletvekili ayrıcalıkları ve oy hakkından yararlanamayacağına hükmetti. Üst mahkemenin bu ara kararı, Gandhi’nin, Hindistan’ı artık yasalar çerçevesinde ve meşru zeminde elinde tutamayacağını farkettiği an oldu. Ve Indira Gandhi Hindistan demokrasisinin en kara dönemi için düğmeye bastı. O gece yarısı kendi etkisi altındaki cumhurbaşkanı Fakhruddin Ali Ahmed’e olağanüstü hal ilan ettirdi. Yaklaşık iki yıl sürecek hukuka ve demokrasiye darbe dönemini başlattı.

The Times of India gazetesi bir sonraki gün ‘demokrasi’ için şu şekilde bir taziye yayınladı:

Ger Çek’in sevgili kocası, Özgür Lük’ün biricik babası, Güven, Umut ve Adalet’in ağabeyi D.M. Okrasi 26 Haziran günü hayatını kaybetmiştir.’

Bu manşeti nedeni ile Time of India ilk sansüre uğrayan gazetelerden biri oldu. Indian Express, 28 Haziran’da boş bir başyazı ile çıkarak tepkisini gösterdi.

Financial Express ise aynı gün Tagore’un ‘Fikrin Korkusuz Olduğu Yer’ başlıklı aşağıdaki ünlü şiirini tam sayfa basarak çıktı:

“Duam budur; Fikrin korkusuz olduğu ve başın dik tutulduğu yerde
Bilginin serbest olduğu ve dünyanın özel duvarlarla dar bölmelere ayrılmadığı yerde
Sözcüklerin, doğruluğun derinliğinden meydana çıktığı yerde
Berrak aklın nehrinin, ölmüş törelerin hazin çölünde yolunu kaybetmediği yerde
Zekânın sürekli olarak genişleyen fikir ve eylemle senin tarafından sevk edildiği yerde
Tanrım, sen benim memleketimi, işte bu özgürlük cennetinde uyandır.
Benim sana duam budur.
Allah’ım, bana sevinçlerimi ve üzüntülerimi kolayca kaldırabilecek gücü ver
Bana fikre saygısızlık etmeyecek ve küstah kudretin önünde diz çökmeyecek gücü ver
Bana başımı her günkü değersiz şeylerin üzerinde tutacak gücü ver.
(Çeviri: Bülent Ecevit)

Bu gazetelerin hepsine sansür uygulandı. Başbakan Gandhi’nin darbe rejimi ile temel hak ve özgürlükler askıya alındı. Muhalif liderler, muhalif partililer, muhalif gazeteciler, dernek ve sivil örgütlenmelerin binlerce üyesi kitlesel şekilde tutuklandı. Seçimler ertelendi. Politik partiler kapatıldı.

Ülke genelinde en az 9 eyalet yüksek mahkemesi, bu olağanüstü hal uygulamaların hukuksuzluğuna hükmetti. Ancak Indira Gandhi’nin adamı başyargıç A. N. Ray ile kısmen kontrolü altına aldığı Ulusal Yüksek Mahkeme bütün bu kararları iptal etti. Keyfilik ve yetki istismarı artık en üst düzeydeydi. Örneğin Gandhi’nin oğlu Sanjay Gandhi, ülkenin en popüler şarkıcısı olan Kishore Kumar’dan Kongre Partisinin Bombay’daki mitinginde şarkı söylemesini istedi. Kumar bu isteği reddedince, Kumar’ın şarkılarının çalınmasına yasak getirildi.

İlk dalgadaki binlerce tutuklamadan kurtulan muhalifler neredeyse tamamı ile sindi. Bu süre boyunca Gandhi, parlamentodaki fiili çoğunluğunu kullanarak, mahkum olmasına neden olan anayasa maddelerini değiştirdi. İstediği her yasayı çıkardı. Yasaların çıkma hızından memnun olmadığı için, parlamento içtüzüğünü değiştirerek yasama faaliyetini olağanüstü hızlandırdı. Bir süre sonra bununla bile uğraşmak istemeyince ülkeyi kararnamelerle yönetmesine imkan veren yasal değişikliğe gitti. Ancak bütün bunların hiçbiri Hindistan’ı kendisine bütünüyle boyun eğmeye ikna edemedi.

İki muhalif hareket öne çıktı; Bunlardan ilki kısaca RSS denen Ulusal Gönüllü Organizasyonuydu. Daha sonra içinden milliyetçi Bharatiya Janata Partisini çıkaracak olan organizasyon 1925’ten beri faaldı. RSS, Olağanüstü Hal yasaklarını tanımadığını ilan etti ve sivil itaatsizlik başlattı. Mahatma Gandhi’nin şiddetsiz direniş kültürü olan ‘satyagraha’ya dayalı bir direniş örgütledi. Sansürlenen, yasaklanan kitaplar ve gazeteler yeraltında basılarak bütün ülkeye dağıtıldı. Liderleri hapse giren diğer politik hareketlerin üyeleri de bu sivil direnişe katıldı. Farklı çizgilerden muhalifler ortak direnişe tek bir ortak hedef belirledi: Hindistan’ı yeniden demokrasi rotasına geri döndürmek. Lokal RSS direniş birimi olan ‘şakha’ların üye sayısı milyonlara ulaştı.

Gandhi’nin darbe rejimini en fazla zorlayan bir diğer güç ise Sih azınlığın muhalefeti oldu. Bir anda bütün muhalif liderlerin tutuklanması, binlerce kişinin gözaltına alınması ülkeyi şok etmişti. Bu şaşkınlık anında ilk tepki bu dini azınlık grubundan geldi. Sih liderleri Amritsar’da toplanarak, Kongrenin girdiği faşizm eğilimine direnme kararı aldılar. Nitekim ülkede olağanüstü hale karşı ilk kitlesel protesto da Sihlerce, 9 Temmuz günü, ‘Demokrasiyi Koruma Kampanyası’ adıyla Amristar’da gerçekleştirildi. Basın açıklanmasında, ‘ülkenin yüzyüze kaldığı can alıcı soru, Indira Gandhi’nin başbakanlığının devam edip etmeyeceği değil, Hindistan’ın bir demokrasi olarak devam edip etmeyeceğidir’ denildi. Polis gösteriyi zor kullanarak dağıttı ve birçok Sih lideri tutukladı. Uluslararası Af Örgütüne göre, Gandhi’nin 20 aylık darbe rejimi döneminde 140 bin kişi tutuklandı. Bunların 40 bini, ülke nüfusunun sadece yüzde 2’sini oluşturan Sih azınlıktandı.

Başbakan Gandhi, zor kullanarak Hindistan’ı avucunun içine alamayacağını gün geçtikçe farketmeye başladı. Mevcut dizginlenmiş haliyle bile hukuk bir engeldi. Ve darbesinin en cüretkar eylemine soyundu. Yüksek Mahkemenin ve yargının, yürütme ve yasama faaliyetleri üzerindeki anayasal denetim faaliyetini büyük ölçüde yok eden 1976 tarihli 42’nci Anayasa değişikliğini emrindeki parlamentodan geçirdi. Bu sırada Yüksek Mahkeme’nin ‘olağanüstü hal kararnameleri ile tutuklananların derhal yargı karşısına çıkarılması’ talebini, Gandhi’den gelen talimatla oy çokluğuyla reddetmesi kararına katılmayan, mahkemenin en kıdemli yargıcı Raj Khanna’nın muhalefet şerhi de ikinci bir hukuk şoku yaşattı. Çoğunluk görüşünü yazan kıdemsiz yargıç M. H. Beg, ‘’süresiz tutuklamaların olağanüstü hal koşullarına ve mevzuatına uygun olduğunu, tutuklulara iyi bakıldığını, her hangi bir kötü muamele yapılmadığını, iyi beslendiklerini’’ savunarak, habeas corpus (en kısa sürede mahkemeye çıkarılma hakkı) talebinin reddine karar verdiklerini açıklıyordu. Hindistan’ın yargı teamüllerine göre kısa süre sonra boşalacak Yüksek Mahkeme başkanlığına gelecek olan yargıç Raj Khanna ise, ‘’Hindistan anayasası, hayat ve özgürlük hakkını, yürütmenin mutlak gücünün merhametine bırakmıyor. Burada söz konusu olan artık bir kişinin mahkemeye çıkarılması hakkı değil Hindistan’ın bir hukuk devleti olup olmadığıdır. Yasaların, mahkemelerin otoritesi aracılığı konuşmasının engellenerek susturulup susturulmayacağı sorunudur. Birilerini mahkeme karşısına çıkarmadan tutuklu halde içeride tutmak, kişisel özgürlüklere değer veren herkes için kara bir lanettir.’’ diye yazdı. Yargıç Khanna, duruşmaya girmeden önce kız kardeşine, ‘’bugün vereceğim karar büyük olasılıkla benim mahkeme başkanı olmamı engelleyecek’’ kehanetinde bulunmuştu. Öyle oldu. Bir kaç ay sonra Hindistan Yüksek Mahkeme başkanlığına, Khanna yerine M. H. Beg atandı. Bu karar Hindistan’daki bütün baroları, yargı dünyasını ayağa kaldırdı. Yargıç Khanna, yargıya bu siyasi müdaheleyi protesto etmek için aynı gün istifa etti.

Bu cüretkar hamleler, kamuoyunda Gandhi’nin popülaritesini aşındırdı. Gandhi, devlet içindeki müttefiklerini de hızla kaybetmeye başladı. İplerin hızla elinden çıkmak üzere olduğunu anladığı anda son bir çare olarak seçime gitmek zorunda kaldı. Olağanüstü Hal, bütün yasaklama ve tutuklama kararlarıyla 23 Mart 1977’de kaldırıldı.

1977 baharında, ilk defa derli toplu bir muhalefetle, kamu kaynaklarını kullanamadığı eşit şartlarda bir seçimde rakipleriyle karşı karşıya gelen Kongre Partisi, tarihinin ilk seçim yenilgisini tattı. Indira Gandhi ve olağanüstü hal ilanının arkasındaki beyin olduğuna inanılan oğlu Sanjay Gandhi milletvekili bile seçilemediler. Kongre Partisi, kendi kalesi Uttar Pradesh eyaletinde bile milletvekilliği kazanamadı. Ve ülkenin bağımsızlığından beri ilk kez Kongre Partisi içinde yer almadığı bir hükümet kuruldu.

Gandhi’nin gerçekleştirdiği darbe, Hindistan demokrasisinin, güçlü liderlerin manipülasyonlarına açık olduğunu ve hegemonik parlamento çoğunluğu karşısında korunaksız olduğunu farkettiği yıllar oldu. Kararlarını, kişisel kariyer hedeflerine veya halkın çoğunluğunun görüşlerine göre değil, anayasaya, yasalara ve hukukun temel ilkelerine bağlı kalarak alan bir kaç yargıcın bile varlığının, bir devletin devlet olarak varlığını sürdürebilmesi için ne kadar hayati olduğunu anladığı yıllar oldu. Nitekim, Yüksek Mahkeme üyesi yargıç Raj Khanna’nın gerçek boyutlardaki bir portresi, 1978 yılı Aralık ayında Yüksek Mahkeme binasına asıldı. Hindistan tarihinde daha hayattayken portresi mahkeme binasına asılan tek kişi olarak kalmaya devam ediyor. Yine 1999 yılında Hindistan hükümeti yargıç Khanna’yı en yüksek sivil nişan ile onurlandıracaktı.

Üretken bir hukuk yazarı olan Khanna, 1981 tarihli ‘Hindistan Anayasasının Yapılışı’ kitabının sonunda şöyle yazacaktı:

“Eğer Hindistan Anayasası, ülkemizin kurucu babalarından bize kalan bir miras ise, eksiksiz hepimiz, Hindistan halkı olarak, maddelerine sinen değerlerin koruyucusu olmakla mükellefiz. Anayasa bir kağıt parçası değil, herkesin uyması gereken bir yaşam tarzıdır. Daima uyanık kalmak, özgürlük için ödememiz gereken bir bedeldir. Çünkü, tarihin bize öğrettiği şu ki, insan soyunun ahmaklığı, her zaman gücün cüretkarlığına davetiye çıkarmaktadır.”

Yargıç Raj Khanna’ın da, yargıç Jagmohan Lal Sinhanın da hukuk tarihi hakkında ciddi bilgi sahibi oldukları anlaşılıyordu. Nitekim Indira Gandhi’nin yargılandığı davada yargıç Sinha, ‘ülkenin başbakanının verdiği kararların sorgulanamayacağı’ imaları karşısında hukuk tarihinin en önemli tablolarından biri olan yargıç Edward Coke ile İngiliz Kralı Birinci James arasındaki diyaloga atıfta bulunacaktı. Kral James’ın yasalara aykırı talebine direnen mahkemeye Kral’ın danışmanı, kralın ‘’legibus solutus (yasaların üstünde) olduğunu savunurken, bir başka danışmanı ise, kralın, ‘’rex est lex loquens (Kral yasanın kendisidir)’’ olduğunu ilan ediyordu. 10 Kasım 1607 sabahı yargıç Coke ile Kral James karşı karşıya gelecekti. Coke, yüzüne karşı, kralın yargısal kararlar alamayacağını söyledi. Kral da, ‘’yasaların akıl üzerine kurulu olduğunu, kralın da yargıçlar gibi bir aklı olduğunu ve dolayısıyla yargılama yapabileceğini’ savundu. Kral, eğer bunu yapamıyorsa bunun kendisini de yasalarla bağlı hale getireceğini söyledi. Yargıç Coke, ‘common law’un tam da bunu gerektirdiğini savundu. Yargıç Coke, Kral James’in keyfilik talebine karşı direnerek, sivil hakların İngiliz hukuk sisteminde kökleşmesine tarihi bir katkı yapacaktı.

Gandhi’nin davasında gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise Earl of Mansfield olarak bilinen İngiliz yargıçtı. Ülkenin kudretlerinin ve toplumun çoğunun karşı çıktığı kararlarıyla, örneğin İngiliz hukukunun köleliğe izin vermediğini ilan ederek bir gecede Londra’da binlerce kölenin serbest kalmasına yol açan kararı ile ünlü Lord Mansfield, devletin, radikal gazeteci, aktivist, politikacı John Wilkes’ı ‘kanun kaçağı’ ilan etmesini de yasal olarak hükümsüz hale getirecekti. Lord Mansfield, verdiği kararların toplumun çoğunluğunun hoşuna gitmeyeceğinin farkındaydı:

“Yasalar, hükümetin, yargısal hükümlerimize etki etmesine izin vermiyor. Vereceğimiz kararların politik sonuçları ne kadar ürkünç olursa olsun önemi yok. Vereceğimiz kararın sonucu isyan olacaksa bile, bizler, ‘Fiat justitia, ruat coelom’ demekle yükümlüyüz. Vicdanımın yanlış dediği şeyi, sırf yığınlar ve medya beni alkışlasın diye yapacak değilim. Doğru olduğuna inandığım kararı almaktan kaçınmayacağım. Üzerime yafta ve hakaret yağsa da…”

Fiat justitia, ruat coelom‘ Latince bir söz ve ”adalet tecelli etsin de isterse bu karar dünyanın yıkılmasına neden olsun” anlamında kullanılıyor. 16’ncı yüzyıldan beri, yargıçların önlerindeki bir dosya hakkında kararlarını alırken, bu kararın politik, toplumsal sonuçlarına bakamayacağını, hukuk ve yasalar neyi gerektiriyorsa cesurca dosyaya uygulaması gerektiği öğüdü olarak hukuk metinlerinde yer alıyor.

Davada gündeme gelen bir başka tarihi örnek ise, Bombay Yüksek Mahkemesinin 1800’lerdeki baş yargıcıydı. Bu yargıç, Bombay Yüksek Mahkemesinin aldığı kararın hükümetçe uygulanmaması üzerine 1 Nisan 1829 günü mahkemeyi kapattıklarını açıklayarak, yargısal faaliyet yapıyormuş tiyatrosuna girmeyeceklerini duyuracaktı.

Hindistan’ın Başbakan Gandhi’ye karşı Yargıç Coke ile İngiliz Kral James arasındaki diyalogu konuştuğu yıllarda, ABD’de de aynı diyalog politik gündemin merkezine yerleşmişti. Watergate skandalı ile ortalığa saçılan bilgi ve belgeler, ABD başkanı Richard Nixon’ın yasaları defalarca çiğnediğini gösteriyordu. Ancak hem Nixon hem de bazı danışmanları, “ABD başkanı bir şey yapıyorsa bunun otomatik olarak yasal olduğu” teorisini savunuyorlardı. Ancak ABD Yüksek Mahkemesinin ikisi Nixon tarafından atanmış 8 üyesi oy birliği ile, başkan da olsa herkesin yasalara uymakla yükümlü olduğunu, aksinin ABD başkanına sınırsız ve keyfi bir yetki açmak olduğuna bunun da anayasaya aykırı olduğuna dikkat çekerek bu görüşü reddetti.

Hindistan’da yaşananların, ABD’de bugünlerde bir kez daha gündeme gelmesi de yine tesadüf değil. ABD’nin başında yine kendisinin yasalarla ve anayasa ile bağlı olduğuna inanmayan, yasaları çiğnemekte çekince yaşamayan cüretkar bir başkan var. Adalet bakanına, gelir vergisi dairesine ve FBI’a, muhaliflerini soruşturmaları veya istemediği soruşturmaları kapatmak için baskı yapan bir başkan var. ABD Anayasası ve yasaları lehinde kararlar verdikleri için yargıçlara karşı halkı kışkırtarak açıkça meydan okuyor. Hakkında açılan bir soruşturmaya, ırkçı fay hatlarını kaşıyarak yanıt veriyor ve başınızı ağrıtırım mesajı veriyor. ‘Fiat justitia, ruat coelom’ sözünün bu aylarda sık sık Amerikan medyasında ve Amerikan Kongresinin kürsüsünde boy göstermesi bundan. Soruşturma makamlarının, yargıçların ve mahkemelerin duruşu, Amerikan demokrasisinin geleceğinde en belirleyici faktör olacak.

Yargıç Jagmohan Lal Sinhanın, vereceği kararın sonuçlarına hiç aldırış etmeden hukukun yanında sabit duruşu, Hindistan demokrasisini kısa süre gölgelense de tamamen yok olmaktan kurtardı. Çok dinli, çok kültürlü dev bir yoksul nüfusa sahip ülkenin altından kalkamayacağı iç çalkantılara sürüklenmesine engel oldu. Hindistan’ın, bir gün arayla benzeri şartlarda kurulduğu Pakistan’dan farklı olarak demokrasisini işletmesinde ve askeri darbeler yaşamamasında, yargının ve seçim kurulunun bu görece bağımsızlığının rolü çok büyük oldu.

1975’te genç bir avukat olarak, Gandhi hakkındaki davayı izleyen Allahabad Yüksek Mahkemesinin emekli üyesi R. B. Mehrotra, yargıç Sinha’nın davayı nasıl ağırbaşlılık ve hukuka saygınlığına gölge düşürmeden yürüttüğüne dikkat çekiyor. Örneğin, başbakan Indira Gandhi’nin duruşmaya katıldığı günü anlatıyor. Yargıç Sinha, hiçbir koruma görevlisi veya polisin mahkeme salonuna, binasına ve hatta avlusuna giremeyeceği talimatı vermişti. Mübaşirlerden, başbakana da diğer bütün yurttaşlara uygulanan prosedürün, mahkeme teamüllerinin aynen uygulanması talimatı vermişti. Sadece yüksek olmamak şartıyla, başbakan için özel bir sandalye koydurtmuştu salona. Yine yargıcın talimatıyla avukatlar ve davayı izleyenler, başbakan mahkeme salonuna girdiğinde ayağa kalkmamaları konusunda sıkı sıkıya uyarılmıştı. Çünkü yargılama hukukunun evrensel teamülüne göre bir mahkeme salonunda kendisi için ayağa kalkılacak tek kişi, adaleti temsil eden yargıçtır.

Yargıç Sinha’nın gelini Vibha da, kayınpederinin bu kadar önemli bir davayı bile, diğer davalarından hiç farklı görmediğini hatırlıyor. 12 Haziran 1975 günü Hindistan Başbakanının dört yıllık milletvekilliğinin geçersiz olduğuna karar verdikten sonra akşam evine geldiğinde diğer günlerdekinden farklı hiçbir duygu belirtisi ve davranış sergilememiş Sinha… Birçok meslektaşı da yargıcın apolitik, teknik hukuk kişiliğine dikkat çekiyor. Her davaya sadece hukuksal açıdan bakıyor, kararın ne tür sonuçlar doğuracağıyla ilgilenmiyor ve adaleti en üst düzeyde uygulamaya çalışıyordu.

Gandhi’nin olağanüstü hal rejimi döneminde yoğun baskıya maruz kalan, defalarca saldırılara uğrayan Yargıç Sinha 1982 yılında emekli oldu. Ömrünün geri kalanını kitap okuyup küçük bahçesiyle meşgul olarak geçirdi. Hiçbir tartışmaya katılmadı. Konuşmadı. Sessizliğini sadece bir kez 2000 yılında, verdiği karardan nemalanan sonraki politik hareketleri kınamak için Hindustan Times’a yaptığı kısa bir açıklama ile bozdu:

”Gelecek nesiller, Olağanüstü Hal rejiminde yapılanlar için bir mazaret kabul etmeyecek. Ama peki ya sonraki iktidar dönemleri? Hayat ve özgürlük gibi temel haklardaki ihlaller büyük oranda sürüyor. Bir rapora göre sadece Uttar Pradesh eyaletinde 75 bin hak ihlali vakası var. Barışçıl gösteriler hala orantısız şiddetle karşılık görüyor. Göz altında ölümler rutin haber muamelesi görüyor. 1975’te bu cürümler Olağanüstü Hal mazareti ile yapılıyordu. Bugün resmen Olağanüstü Hal yok ama hala bu hukuksuzluklar var. Öyle görünüyor ki hiç ders alamadık. Bunlar çok tehlikeli işaretler. Bu şeytani kötülükleri bugün ciddiye alıp gerektiği gibi taşlamazsak, yeni ve çok daha sinsi Olağanüstü rejimler, hem de maskeli formda ortaya çıkar.”

Jagmohan Lal Sinha, 2008 yılında öldüğünde bütün Hindistan arkasından göz yaşı döktü.

Meslektaşları, gazeteye verdikleri ölüm ilanında, bir yargıcın arkasından söylenebilecek en güzel sözle uğurladılar onu;

Kim yaparsa yapsın, kime yapılırsa yapılsın her türlü adaletsizliğe karşı çıktı’.

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login