Cinsel taciz aynasında yansıyan Amerika gerçekleri

Son günlerde taciz iddiaları nedeniyle işini kaybedenlerden biri olan ünlü aktör Kevin Spacey, iktidar hırsıyla yasalara, etik değerlere ve ilkelere aykırı entrikalar çeviren bir ABD başkanı olan Frank Underwood karakterini canlandırdığı House of Cards dizisinin bir afişinde.

CEMAL TUNÇDEMİR
6 Aralık 2017

Son haftalarda farklı alanlarda tanınmış bir çok ünlü ve muktedir erkek hakkında, bu erkeklerin taciz ve tecavüzüne uğradıklarını belirten kadınlarca art arda yapılan ifşalar, sosyal, hukuksal ve psikolojik bir eşiği temsil etmesi nedeniyle ABD’de çok önemli tartışmalara da kapı aralıyor.

Bu ifşaların kamuoyunu harekete geçirmesi nedeniyle mağdurların işlerini kaybetmeyeceklerini anlaması her geçen gün daha fazla kadının ortaya çıkarak muktedir erkeklerce uğradıkları tacizleri kamuoyu ile paylaşmasına neden oluyor. Bununla beraber, bu ifşa fırtınası, ABD’de muhafazakar çizgideki ikiyüzlülükten, iktidarın, iktidar sahibi insanların moral değerlerinde ve psikolojisinde meydana getirdiği doğal tahribata ve kendinden olanı ne yaparsa yapsın savunmaya sevk eden asabiyete (kabilecilik) kadar geniş alanda konu başlıklarında da önemli tartışmalara kapı aralıyor. Bu yönüyle de Amerikan toplumsal ve politik düzenini farklı yönlerden yansıtan çarpıcı bir aynaya dönüşmüş durumda. Peki o aynadan neler yansıyor?

İktidar, sahibini yozlaştırır, çünkü…

Bugüne kadarki ifşalar içinde adını duymanın beni şaşırttığı tek isim olan Charlie Rose, yayınladığı özür açıklamasında, ‘’yanımda çalışan kadınlara sarkarken duygularımız karşılıklı sanıyordum’’ mealinde bir savunmada bulundu ki içtenliğinden hiç şüphem yok. Charlie Rose’un ve bütün muktedirlerin, başka insanların duygularına ve haysiyetlerine empatiyi kaybettiren şey, iktidarları. Tarihçi Lord John Acton’un ‘’İktidar insanı yozlaştırabilir, ama mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır’’ sözü iktidarın bu zehirleyici etkisi hakkındaki en veciz tablo olarak politik bilimin duvarlarında asılı kalmaya devam ediyor. Peki iktidar sahibini neden yozlaştırır?

Princeton Üniversitesi Sosyal Psikoloji profesörü Susan Fiske, SA Mind dergisinin Mayıs sayısında, ‘’İktidar, sahiplerine, iktidar alanında keyfince takılabileceği duygusu veriyor’’ tespitini paylaşarak, araştırmaların, insanların muktedirlikleri arttıkça, detayları (küçük insanları da) önemsememeye ve empati duygusunu yitirmeye başladığını gösterdiğini kaydediyor.

Sadece iktidar değil, iktidar karşısında acizlik hissi de insanı, ‘gerekli ve ilkeli tavırlardan’ uzaklaştırıyor. Kadınların neden yıllarca susup da bugün konuşabildiğini açıklayan şey de burada, yani iktidar algısında gizli aslında.

Columbia Üniversitesinden psikolog Adam Galinsky liderliğinde bir heyetin, 2003 yılında yaptığı bir sosyal deney, ‘iktidar’ ile ilgili algımızda küçük bir değişikliğin bile ne derece önemli farklılık yarattığını çarpıcı şekilde sergiliyor. Söz konusu deneyde seçilen 66 denek iki ayrı gruba ayrılır. İlk gruba, muktedir oldukları ve bu iktidarlarını uyguladıkları bir dönemlerini yazarak anlatmaları istenir. Diğer gruptan istenen ise bir muktedirin iktidarına maruz kaldıkları bir dönemlerini tasvir etmeleridir. Galinsky ve ekibinin amacı, deneklerin, bunları yazarken kendilerini o an için yeniden muktedir veya aciz hissetmelerini sağlamaktır. Daha sonra bu iki grup üçüncü bir odada bir araya getirilerek piyango başvurularını ayıklama işi verilerek çalıştırılmaya başlanır. Bu 66 kişi, deneyle tamamen ilgisiz bu konuda çalışırken, rüzgarını biraz da rahatsız edecek şekilde yüzlerine vuran vantilatörler çalıştırılır. Ve psikologlar şu gerçeği gözlemlemeye başlar: Az önce muktedir hissettirilenlerin üçte ikisi vantilatörlerin yönünü değiştirir. Az önce acizlik hissi yüklenenlerin sadece üçte birinden bile daha azı vantilatörün yönünü değiştirir. Ezici çoğunluğu başına vuran rüzgarı kabullenir.

Mağdur kadınları bugün konuşmaya sevk eden şey, toplumun ve yakınlarının gözünde değersizleşmeyeceklerini, işlerini kariyerlerini kaybetmeyeceklerini, aciz kalmayacaklarını görmeleri…Kendilerini ilk kez haklarında konuşacakları kişiden daha güçlü hissetmeleri…

Diktatörler için de, yönettikleri toplumun kendisini devlete karşı güçsüz hissetmesi ve bu acizlik hissini sürekli yaşatmak da işte bunun için hayatidir.

‘’Muktedir insanlar ve aciz insanlar iki farklı psikolojik dünyada yaşar’’ diyen California Üniversitesi sosyal psikoloğu Dacher Keltner da dergiye, ‘’Kendimizi yeterince güçlü hissetmediğimiz zaman, daha çekingen bir insan oluyoruz; başkalarının ihtiyaç ve isteklerini de daha fazla dikkate alıyoruz; ve cezalandırmaya karşı daha duyarlı oluyoruz’’ değerlendirmesi yapıyor ve ekliyor; ‘’Ama muktedirleştikçe, iktidar sahibi olmanın ödüllerini kabule daha açık hale geliyoruz; Ve keyfi davranmaya başlıyoruz’’.

Keltner ve ekibi de, ‘kurabiye canavarı’ diye anılacak bir deney ile iktidar sahibi olmanın insan karakterine etkisini gözlemleyecekti. Bu deneyde, üç kişilik bir gruba sıkıcı bir araştırma yazma görevi verip, ayrıca ekipten birine ise diğer ikisinin performansına not vermesi yetkisi de verildi. Çalışmaktan yoruldukları hissedildiğinde kendilerine içinde 5 kurabiye bulunan bir ikram yapıldı. Gizli kamerayla denekleri izleyen psikolog ekibi, tabakta kalan son kurabiyeyi, kendisine otorite verilen deneğin hiçbir çekince göstermeden rahatlıkla alıp yediğini gözlemledi. Otorite sahibi olmanın ona verdiği özgürlük hissi bununla da sınırlı değildi. Muktedir denek, kurabiyeyi, tıpkı Susam Sokağındaki kurabiye canavarı gibi, ağzını şapırdata şapırdata, dudaklarını yalaya yalaya, döke döke yiyordu. Otoritesi altındakilerin bu yiyiş tarzından rahatsız olabileceği gibi hiçbir endişe taşımadığı açıktı. Keltner ve ekibinin bu deneyleri de şu gerçeği daha da pekiştirdi; İnsanlar muktedir oldukları oranda, dikkate aldıkları sosyal norm sayısı da azalıyor.

Charlie Rose’un ‘’karşılıklı sanıyordum’’ yanılgısını anlamamıza yardım edecek bir diğer iktidar gerçeği ise, iktidarın, sahiplerine, kendini aşırı önemsettirmesi ve kendisini olduğundan daha ‘alfa (örneğin daha çekici bir erkek)’ görmesine sebep olması. Donald Trump, organize ettiği güzellik yarışmalarına katılan kızların tamamının nihai amacının aslında kendisi ile yatmak olduğuna inandığını belirtmişti bir defasında. Bir kez iktidardan düştüler mi altlarındaki insanlarda yüzleştikleri nefretten şaşkınlık yaşamaları bundan. Daha düne kadar kapısında dünya çapında sayısız ünlünün filmlerinde rol kapmak için adeta gecelediği için kendisini bulunmaz hint kumaşı sanan bir adam, ertesi sabah figüranların bile selam vermeye tenezzül etmediği bir insan olduğunu öğrenmenin şaşkınlığını yaşıyor.

Bir diğer gerçek ise, iktidarının, muktedire, kendisi ve iktidarı dışında her şeyin önemsiz bir detay olduğu duygusu yaşatması. Diktatörlerin koltuklarını korumak için her şeyi hatta ülkelerini bile toptan ateşe atabilmeleri bu duygu(suzluk) durumunun eseridir. Hakkında cinsel taciz iddiası bulunan erkeklerin kurbanlarının neden hep birden fazla olduğunu açıklayan şeydir de bu. Yani bir kadını çok beğendikleri için ona tacizde bulunuyor değiller, etraflarındaki bütün kadınları, duygu ve şahsiyetleri olan bir insan gibi değil, rahatlıkla dokunabilecekleri eşyalar gibi görüyorlar. Psikologlar, muktedirlerin, soyut ve dışlayıcı düşünmede hep ortalamanın çok üzerinde olmasının nedeninin bu olduğunu belirtiyor. Sahici hayatlar, sahici dramlar, sahici duygular bir propagandaya konu olmadıkça, üzerinde çok dertlenecekleri şeyler değil. Tacizci muktedir, tacizde bulunduğu kadınların nasıl bir travma yaşayacaklarını anlayabilecek empatiden yoksundur.

”Bizimkiler yapmaz”

Tecavüz ve taciz iddiaları, başta muhafazakar Hristiyan çevreler olmak üzere aşırı politize grupların, karşıt gruptan biri hakkındaki iddiaya hiçbir şüphe payı duymadan hemen inanıp, kendilerinden olana yönelik delilli iddiaları bile ‘komplo‘ görmesini de tartışma konusu yapıyor.

YouGov tarafından Kasım ayı içinde yapılan bir anket, Amerikan muhafazakar çevrelerin bu mantığa daha fazla sahip olduğunu sergiledi. Ankette Demokrat Partili ve Cumhuriyetçi Partili seçmenlere son dönemde haklarında cinsel taciz iddiaları gündeme gelmiş bazı önemli isimlerle ilgili iddialara inanıp inanmadıkları soruldu. Söz konusu ankete katılan Hillary Clinton seçmenlerinin yüzde 65’i Bill Clinton hakkındaki iddiaları inandırıcı bulurken, inandırıcı bulmayanların oranı sadece yüzde 11’de kaldı. Politico gazetesinin bu hafta açıkladığı bir anket de benzeri bir sonuca ulaşacaktı.

Donald Trump seçmenlerinin ise sadece yüzde 6’sı Trump hakkındaki iddiaları inandırıcı bulduğunu belirtiyor. Yüzde 52’si ise Trump hakkındaki taciz iddialarını inandırıcı bulmuyor.

Yine, muhafazakar dinci yorumcu Bill O’Reilly hakkındaki iddiaları inandırıcı bulan Trump seçmenlerinin oranı da yüzde 18’de kalıyor.

Bu tabloyu, muhafazakar kültür açısından sorunlu yapan detay şu: Trump’ın tacizciliği gerek mahkemelere konu olmasıyla da sabit gerekse de kadınlara tacizci perspektifinden baktığı kendi ses kaydıyla ortaya çıkmış durumda. Yine Bill O’Reilly, tacizlerini kendisi kabul etti. O’Reilly’nin kurbanı olan kadınlara 32 milyon dolar tazminat ödediği ortaya çıkınca muhafazakar Fox News, kendisini kanaldan kovmak zorunda kalmıştı. Yani Harvey Weinstein ve Bill Clinton hakkındaki iddialara inanmak için delile bile ihtiyaç duymayan muhafazakarlar, kendilerinden gördükleri birileri hakkındaki iddiaları, bu birileri suçlarını kabullense bile inandırıcı bulmuyor.

Bu ikiyüzlülüğün en çarpıcı örneği ise Alabama’da 12 Aralık günü yapılacak Senato seçiminde Cumhuriyetçi Partinin adayı olan Roy Moore hakkında bir düzine kadının ortaya çıkarak taciz, sarkıntılık ve birinde de tecavüz girişimi iddialarında bulunmasıyla yaşanıyor. Aşırı politize olmuş bazı Evanjelik çevrelerin ve beyaz ırkçısı aşırı sağın kahramanı eski yargıç Roy Moore hakkındaki iddialar tamamen soyut suçlamalar da değil. Kadınların politik kimlikleri ve verdikleri bilgiler, politik bir motivasyonla hareket etmediklerini de gösteriyor. Hatta Roy Moore’un çocuk yaştaki genç kızlara sarkıntılık yaptığı için yaşadığı kentin en büyük alışveriş merkezine girmesinin polis tarafından yasaklandığı bile ortaya çıktı. Buna rağmen, Politico’nun yaptığı ankete katılan Cumhuriyetçilerin sadece yüzde 30’u Moore hakkındaki iddiaların gerçek olabileceğine inanıyor. Alabamalı Evanjeliklerin Moore’a desteği ise azalacağına daha da arttı. Moore, ise konuşmalarında ‘’Hristiyan değerleri savunduğu için hedef olduğunu, Allah’ın komploculara karşı kendileri ile olduğunu’’ savunuyor. Son günlerde Twitter üzerinden, muhafazakar kesimlerin nefret objesi solcu ünlülerle ‘Hristiyan değerler’ polemiklerine girerek veya vatan millet bayrak temalı bolca hamaset Tweeti atarak, kabileci güdülerle hareket eden tabanını kendisini savunmaya sevk ediyor ve başarılı olabiliyor.

Muhafazakar kesimlerde etkili yazar Rod Dreher bu ”ahlakçı ikiyüzlülüğü” keskin şekilde eleştirenlerden biri. Muhafazakarların, iddiaların ortaya çıkış zamanlamasına veya düşman gördükleri ana akım medyada geniş yer bulmasına dikkat çekmekle yetinmelerini eleştiren Dreher, iddiaların doğru olup olmamasıyla hiç ilgilenilmemesini, ‘bir sapkınlık’ olarak niteliyor. Muhafazakarların, Moore’a en azından ‘’ya daha ikna edici bir açıklama yap veya adaylıktan çekil’’ demesi gerektiğini kaydeden Rod Dreher, ahlaki değil kabileci bir mantıkla hareket edilerek, şaibeli bir isme sırf ‘’bizden biri’’ mantığıyla ısrarla destek vermeye devam etmelerinin uzun vadede toplumdaki Hristiyan algısını tamiri imkansız şekilde yıkacağını savunuyor. ”Solcular bu adamdan nefret ediyorsa ne yaparsa yapsın destekleyelim’’ demenin ‘ahlaki çürüme’ olduğunu” söyleyen Dreher, ‘’Bu tavır, bu dünyada muktedir olmayı, ahlaklı ve haklı olmaya yeğlemektir’’ diye yazıyor.

ABD politikası ve dini gruplar ilişkisi konusunda uzman Evanjelik yazar Michael Wear ise, Twitter hesabından, ‘’Hakim dini çevrelerin, dinin geleneksel gerekleri ile hiçbir ilişkisinin kalmadığı bir süreçten geçiyoruz. Eskiden dindarlık, tanrının insanlardan iyi şeyleri yapıp, kötü şeyleri de yapmamalarını istediğini ifade ederdi. Ancak günümüzde dini görüş, kişinin, eğer doğru şeylere inanıyorsa, en kötü şeyleri de yapsa, doğru bir insan olduğu yönüne evrildi. Söylem ve icraat arasındaki bu kopuş, kilisenin kendisi için de büyük bir yük haline geldi ve günümüzde Hristiyan ile Hristiyan olmayan arasında yaşayış açısından hiçbir fark kalmadı’’ tespitini paylaşıyor.

Ahlakçı ve muhafazakar yayınların merkezindeki Fox News, Amerikan medyasındaki en büyük seks skandallarından bazılarının odağında yer aldığı halde, solcuların, gaylerin Amerikan aile değerlerine saldırı içinde olduğu propagandasına devam edebiliyor. Muhafazakar yorumcu Michael Gerson, Washington Post’ta Amerikan muhafazakar kesimlerindeki ilkesizliği eleştirdiği yazısında, Trump yönetiminin, Tweetlerinden ilişkilerilerine kadar tepeden tırnağa yalan konuşan bir yönetim olmasında; Herkesin doğrusunu bildiği konularda bile rahatlıkla yalan açıklama yapabilmesinde; muhafazakar kesimin, yalanı artık bir günah olarak görmemesinin ve mücadelenin bir gereği gibi görerek normalleştirmesinin etkisini sorguluyor. Muhafazakar kesimde düşmana koz vermemek adına kabullenişi tasvir ederken, Fox News’in eski kadın sunucusu Andrea Tantaros’un, sonradan yine seks skandalı nedeniyle istifa edecek Roger Ailes’ın yönettiği ve Bill O’Reilly’nin omurgasını oluşturduğu günlerde Fox News’e egemen iklimi tasvirine atıf yapıyor; ‘’seksten beslenen, tehdit, haysiyetsizlik ve çok eşliliğin normalleştiği, kült tarikatımsı Playboy dergisi konağı gibiydi’’.

Muhafazakar Evanjelik Gerson, bazı muhafazakarlarda, ırkçı ve dinci söylemi benimseyince, başka herkesin ve herşeyin değersizleştiğini, başkalarına merhametin yok olduğunu, acımasızlığın kolayca meşrulaşabildiğini vurgularken muhafazakar dindaşlarına şu şekilde sesleniyor:

‘’Bu utanmaz bir çağın en büyük utancı. Din savunmuyorsa, ahlakın ve erdemlerin yüceliğini başka hangi müessese savunacak? Hangi müessese, kadınlara, azınlıklara, çocuklara zulme itiraz edecek? Hangi müessese toplum ve dünya ile ilişkilere terbiyeyi taşıyacak ve mensuplarına herkesin ortak iyiliği için gayret göstermeyi öğütleyecek?’’

Buna benzer bir sorgulama da sol kesimde yaşanıyor. Çünkü, Roy Moore’a istifa çağrısı yapan Demokratların önemli bir kesimi, hakkında taciz iddiaları çıkan Minnesota senatörü Al Franken‘i görmezden gelebiliyor. Hala istifa etmemiş olmasını anlayışla karşılayabiliyor. Yine, Bill Clinton’ın Oval Ofis’in gücünü kullanarak 20’li yaşlarındaki bir asistanı baştan çıkarması da ‘muktedir tacizi’ tarifine her haliyle uyduğu halde, Demokratların o dönemde Bill Clinton’ı savunmaya devam etmesi yeniden sorgulanmaya başlanabiliyor. ‘Bill Clinton başkanlıktan istifa etmeliydi‘ diye konuşan New York Senatörü Kirsten Gillibrand’ınki gibi özeleştiriler var bugünlerde ama artık çok geç.

Almanya Köln Üniversitesi sosyal psikoloji profesörü Joris Lammers’ın 2010 yılında yaptığı bir deney de insanların muktedirleştikçe, ilkelerden koparak, kendi yaptıklarını yanlış görmeme, aynı yanlışı öteki yapınca kızma eğilimine girmesini anlamamıza yardımcı oluyor.

Lammers ve ekibi, iki ayrı gruba ayırdıkları deneklerin yarısına iktidar duygusu, yarısına da acizlik duygusu aşılayacak bir performanstan sonra şu soruları sorar:

‘’Sokakta park etmiş sahipsiz bir bisikleti alsanız ne olur ki?’’

‘’Gelir vergisi beyannamenizde bazı gelirlerinizi beyan etmememiş olmanızda bir sakınca var mı?’’

‘’Hız sınırının üzerinde araba sürmenizde bir sakınca var mı?’’.

Deneklerin yarısına bu davranışları, kendilerinin yapmasında bir sakınca görüp görmedikleri, diğer yarısına ise, başkalarının yapmasında sakınca görüp görmedikleri şeklinde sorulur. Sorulardan önce kendisini muktedir hissetmesi sağlanan deneklerin, kendileri söz konusu olduğunda bu davranışlarda hiç sakınca görmedikleri gözlemlenir. Başkaları içinse kurallara uymayı savunurlar. Ancak kendisini aciz hissetmesi sağlanan deneklerin, kendileri ve başkaları için neredeyse aynı standart tavırda kaldıkları gözlemlenir. Hatta bunlardan bazıları, kendilerinin yapmasına başkalarının yapmasından bile daha kınayıcı bakabilmektedir.

İnsanlar muktedirleştikçe, kuralların, değerlerin aşağıdakiler için olduğuna ve kendisinin her türlü kuralın, yasanın, ilkenin, moral değerin üzerinde olduğuna inanma eğilimine giriyor.

Gerçeklerden feragat eden özgürlüğünü kaybeder

Amerikalı muhafazakar kesimlerin, gerçekler yerine, kendisini bir savaşta görerek bu savaşta üstünlük sağlayacak olan yalanlara inanmaya meyilli mevcut zihniyetinin olası sonuçlarına işaret ederken Rod Dreher, Washington Post kitap eleştirmeni Carlos Lozada’nın ‘’20’nci Yüzyıldan Tiranlık Üzerine 20 Ders’’ kitap eleştirisindeki ‘’ne pahasına olursa olsun ortaya çıkan bir gerçeğe inanın’’ dersinden alıntı yapıyor:

‘’Çünkü gerçeği terk etmek özgürlüğünüzü terk etmektir. Eğer hiçbir şey gerçek değilse, o zaman kimse hiçbir zaman iktidarı eleştiremez. Çünkü artık bunu yapabilecek bir zemin yoktur. Eğer hiçbir şey gerçek değilse o zaman herşey bir gösteriden ibarettir. En şişkin cüzdan, toplumu en kör edici ışığı satın alır.

Duymak istediğiniz ile gerçekte olan arasındaki farktan feragat ettiğiniz anda tiranlığa onay vermiş olursunuz. Gerçeklerden bu kopuş başta doğal ve rahatlatıcı gelebilir. Ancak sonuç, şahsiyetinizin iktidar karşısında yok olması, ve devlete karşı bireyin haklarını savunan her türlü politik söylemin çökmesidir. Bu ortamın ilk aşaması onaylanabilen gerçeklere bile açık düşmanlıktır. Gerçek bir işgal girişimi gibi, yalanlar ise gerçekler gibi sunulur’’.

Rod Dreher, Amerikan muhafazakar zihnine egemen olan bu ilkesizliğin Trump ile başlamadığını da ifade ederken, ‘’Trump, sadece bunun imkan sınırlarını genişletti. Kiliseyi ‘pus..sy’sinden avuçladı ve dolayısıyla kiliseyi kendisini onun kollarına bırakmaya tavlıyabiliyor’’ şeklinde sert bir eleştiride bulunuyor.

Amerikan toplumunun, ‘onlara karşı biz’ kabileci mantığıyla hareket eden, ‘onlara karşı kazanmak için‘ her türlü değerin, erdemin, ilkenin feda edilebileceğini düşünen ‘emotivist’ bir topluma dönüşmekte olduğunu belirtiyor Dreher. Emotovist bir toplumda demokrasinin çalışmayacağını ama tek kaybın da bu olmayacağını belirterek, ‘çok daha kötüsüne hazırlıklı olun’ uyarısıyla ekliyor: ‘’Bütün bu süreç bittiğinde biz muhafazakar Hristiyanlar için rezil bir hesap faturası çıkacak. Kendi ektiğimizi önümüzde bulacağız’’.

Sosyolog Max Weber, iktidarı, bir kişiye veya toplumsal kesime, kendisinin gerçekte neyin peşinde olduğunu görmesi için mükemmel bir şans olarak niteliyor.

İktidar sahibi olma şansının en acı laneti ise, mutlak iktidar sahibi bir muktedirin, iktidarında gerçekte neye benzediğini ancak iktidardan düştüğünde görebilmesi. Taciz ettikleri karşısına geçip hesap sorabildiğinde ve bundan dolayı da işlerini, güvencelerini yitirmediklerinde, tacizci, kendisinden başka herkesin görebildiği acı gerçekle yüzleşir. Artık çok geçtir.
CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login