Halkı aşağılayan komedyen

Don Rickles, 1970’li yıllarda, Dean Martin’in sunduğu ‘Celebrity Roast’ programında.

CEMAL TUNÇDEMİR

18 Nisan 2020

Sanki çocukluğunda, büyüyünce ne yapacaksın sorusuna, ‘şeytana pabucunu ters giydireceğim’ diye yemin etmiş gibiydi. Bugün bile herkes, onun yarım yüzyıl boyunca yaptığı aykırı işe karşılık gördüğü olumlu tepkinin sırrını çözmeye çalışıyor.   

Ağzını açıp da ilk duyuşta ürpertici düzeyde ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı, aşağılayıcı veya bağnaz bir söz söylemeden kapattığı vaki olmadı. Etnik, dini veya sosyal kimlikler, politikacılar, film yıldızları, şarkıcılar, ünlü sporcular, dini liderler, büyük trajediler, kahramanlık öyküleri, savaşlar, barışlar… Yahudiler, Meksikalılar, Çinliler, Japonlar, siyahlar, beyazlar, kadınlar, yaşlılar, gayler… Yaklaşık 60 yıl boyunca hiçbiri onun aşağılamalarına hedef olmaktan kendini kurtaramadı. 

Ama, buna rağmen herkes, onu çok sevdi. Onun aşağılamalarından rencide olmayı rencide edici buldu.

Onun olduğu ortamda hiç kimse güvende olamazdı. Ne devlet başkanları, ne saray soyluları, ne kudretli generaller, ne ünlüler… Elvis Presley, Ürdün Kralı Hüseyin, İngiltere Kraliyet ailesi, Reagan, baba Bush, Bill Clinton yüzlerine baka baka aşağıladığı kudretlilerden bir kaçıydı. 

Ve tabii ki gösterilerine bilet almış sıradan insanlar… 

Bir gösterisinde seyirciler arasında gözlerinden Uzakdoğulu olduğu belli birine ‘’Çinli misin Japon musun?’’ diye soracaktı örneğin. Seyircinin ‘’Filipinliyim’’ yanıtına, ‘’Filipinliymiş, külahıma anlat sen onu. Japon olduğunu anlamadım mı sanıyorsun?’’ diye çıkışacaktı. Sonra da, İkinci Dünya Savaşında Pasifik’teki askerlik günlerine atıfla ekleyecekti: ‘’Üç yıl tropik ormanlarda öldürmek için senin amcanı aradım’’.

Bir defasında gözlerinden Uzakdoğulu olduğu belli başka bir seyircisine ‘nerelisin’ diye sorduğunda aldığı, ‘Çinliyim’ yanıtına da inanmamış gibi yapacaktı. ‘’Bu Japonların hepsi de, savaştan sonra bir gecede Çinli oldu arkadaş’’ diye aşağılayacaktı seyircisini.

Karısı Barbara da sık sık şakalarının hedefi oluyordu. ‘’Karım tam bir Yahudi kadını. Aslında bu gece o da gelecekti ama bugün havuzda yüzerken, mücevherlerin ağırlığından boğuldu’’. Bir defasında ‘’34 yıllık evliyim’’ diye başlayan cümlesi, seyircilerin coşkulu alkışı ile kesilince, ‘’neyi alkışlıyorsunuz, belli ki karımı hiç görmemişsiniz.’’ sözleriyle tepki gösterecekti. O şakadan sonra ölünceye kadar 20 yıl daha evli kalacaklardı. 

İnsanları, fiziksel görünüşleri ile yargılamakta en ufak tereddüt sergilemiyordu. 

Çekik gözlü bir kadın seyircisine, ‘Çinli misin?’ diye sorduğunda, aldığı ‘hayır’ yanıtı üzerine, ‘tatlım, o zaman estetik ameliyatla o gözleri aç biraz’ diye söylenecekti. Bir siyahi seyircisine, ‘siyahsın değil mi?’ diye soracak ve ‘Benimki sadece bir tahmin’ diye ekleyecekti. Bir gösterisi sırasında bir kadının saygı göstergesi olarak elini öptükten sonra yüzünü ekşitecek ve ‘yemekte balık mı yedin?’ diye soracaktı. Bir defasında bir erkek seyirciye yanında oturan kadını göstererek, ‘bu karın mı?’ diye sorup da, ‘evet’ yanıtı alınca, adama büyük bir acımayla bakacak ve ‘’Nasıl oldu bu? Tren mi seni buna mecbur etti?’’ diye soracaktı. Elleriyle metro treninin ani freninde iki yabancının sarılmak zorunda kalmalarını taklit ederek… 

Kimliklerle ilgili önyargıları her yerde açıkça dillendirmekten çekinmiyordu. Bütün siyahlar hırsız, bütün Yahudiler para ve güç düşkünü, bütün Hristiyanlar bağnaz, bütün beyazlar ırkçı, bütün İtalyanlar mafya, bütün Polonyalılar dilenci, bütün İrlandalılar ayyaş, bütün Hispanikler bahçıvan veya garson, bütün kadınlar ‘yollu’ydu. 

Bir gün, yemek yediği yerdeki Hispanik olduğu belli garsona, 20 dolar bahşiş verirken, ‘’Al şunu hemen annene yolla. Memlekette ev alsın’’ tembihinde bulunacaktı. Bir başka gün, ‘’Hayat tuhaf. Büyük bir Porto Rikolu filozofun da sorduğu gibi, ‘one mo kafi?’’ şeklinde anısını paylaşacaktı. Porto Rikolu garson ses tonuyla… Üç siyah ile sohbet etse, hemen, ‘eminim ki siz beni şimdi lafa tutarken dördüncü arkadaşınız yukarıda odama girmiş beni soyuyor’ diye konuşacaktı. Bir başka defasında, ‘’Bu ülkede siyahlara da ihtiyacımız var. Aksi halde eczanelerde pamuk bulamayız‘’ diye konuşacaktı. Siyah kölelerin pamuk tarlalarında çalıştırılmasına atıfla… Bir başka kez, ‘’Siyahları çok seviyorum, onlara ihtiyacımız var. Çünkü hiçbir Yahudiyi metro trenlerini, temizlemeye ikna edemeyiz’’ diyecekti. Bir gösterisinde, ön sırada oturan bir çifte, ‘yahudi misiniz?’ diye soracaktı. ‘Hayır’ cevabı alınca çok şaşırmış bir yüz ifadesiyle, ‘’Yahudi değilseniz ön sıra koltuğa nasıl bilet alabildiniz?’’ diye soracaktı. 

Şansı her zaman yaver gitmiyordu. Bir defasında, ‘nerelisin’ diye sorduğu seyircinin, ‘Hawaii’ yanıtı üzerine biraz duraklayacak, ‘’Lanet olsun, bunlarla ilgili hiç şakam yok’’ diye sinirlenecekti.     

‘Hakaret komedisi’nin en efsane ismi’ Don Rickles, 1926 yılında, New York, Jakcson Heights’da dünyaya geldi. İkinci Dünya Savaşında üç yıl denizci olarak Pasifik’te askerlik yaptı. Askerlik dönüşü, arabası ile Queens’te çerçilik yapıp mahalle aralarında tencere tava satarken, aktör olma isteğiyle Amerika Dramatik Sanatlar Akademisine yazıldı. Ancak, mizahi yönü, New York’taki küçük mekanlarda komedi şovları yapmaya yönlendirdi. 

Sonradan sorulduğunda o yıllarda büyük bir Shecky Greene hayranı olduğunu paylaşacaktı. Amatörlük günlerinde, en büyük amacı, modern ‘standup’ın öncülerinden Shecky Green kadar komik ve ünlü olmaktı. İlham kaynağı olan diğer isimler hakkında ketum olsa da herkes, bir başka öncü standup’çı, Jack Leonard’ın açtığı yoldan ilerlediğini biliyordu. Leonard, standup gösterilerinde o günler için fazla cüretkar olacak şekilde aşağılamalar da yapıyordu. Örneğin, bir programda, dönemin kudretli televizyoncusu Ed Sullivan’a, ‘’Endişelenme Eddy, birgün elbette kendini bulacaksın. Ve o gün müthiş bir hayalkırıklığı yaşayacaksın’’ diyecekti. 

Leonard’ın takılmayı sevdiği isimlerden biri de Frank Sinatra’ydı. Onun bu şakalarına en çok gülen de Sinatra’nın kendisiydi. Frank Sinatra’nın, 1957’de ilk kez tanışacağı Don Rickles’a daha ilk dakikada kanının kaynamasının nedeni de belki de aşağılayıcı komediye bu aşinalığı olacaktı.

Ancak, Shecky Greene, sadece belli yakınlığa sahip olduğu ünlü kişileri, zararsız şakalarla aşağılıyordu. İngiliz tiyatro eleştirmeni Kenneth Tynan’ın sonradan, ‘kapağı açık kalmış bilinçaltı’ diye nitelendireceği Rickles’ın ise hiçbir sınırı yoktu.   

Don Rickles’ın mütevazı yaşamı 1957’de değişti. Miami’de bir kulüpte sahnedeyken, Frank Sinatra kalabalık maiyeti ile kulübe girmişti. Amerikan popüler kültürünün en büyük ismi, masasına doğru ilerlerken, kulüpte istemsiz bir sessizlik oluşacaktı. Çünkü herkes, Rickles’ın, o günlerde adı sıkça İtalyan mafyasıyla da anılan Sinatra ile alay edip edemeyeceğini merak ediyordu. Rickles’ın sesi kulüpteki sessizliği bozacaktı: 

‘’Lütfen kendini evinde hisset Frank, istediğini vurabilirsin!’’. 

Sinatra’nın ve arkasındakilerin bir anda durup sahnedeki komedyene bakması, birkaç saniyelik endişeli bir bekleyişe daha neden olacaktı. Sinatra, gülmeye başlayıncaya kadar… 

Yıllar sonra Rickles o anı, ‘’Yanındaki bir koruması, (Marlon Brando’nun canlandırdığı Don Corleone taklidi yapıyor) ‘Frank? komik mi? Gülelim mi, yoksa…’ diye sordu’’ şeklinde mizahlaştıracaktı.

Frank Sinatra’nın çok hızlı değişebilen ruh hali, neye nasıl tepki vereceğini kestirelemez hale getiriyordu. Eğlence dünyasının kralı, o anda, Rickles’a, sahnesini ve bütün kariyerini bitirecek bir tepki de verebilirdi. ‘’Frank’ın o anda benim safımda yer alacağını hissettim’’ diyor Rickles. Haklıydı. Frank Sinatra, o gece ilk kez tanıştığı Rickles’ın en büyük hayranına ve destekçisine dönüşecekti. Öyle ki sahne dışında bile onun her aşağılamasını sinesine çekecekti. 

Örneğin yeni tanıştıkları günlerde, henüz bekar olan ve fazla tanınmayan Don Rickles, tanıştığı bir kızı, Manhattan 52’nci sokaktaki ‘21’ adlı restorana yemeğe götürmüştü. Restoranda o sırada Sinatra’nın da yemek yiyor olması Rickles’a, kendini gösterme fırsatı verecekti. Bir ara tuvalete gider gibi yapacak ve korumalarını aşıp Sinatra’nın yanına sokulacaktı. 

’Frank, bu gece yemeğe çıkardığım bir kız var. Seninle tanıştığımızı söyleyince inanmadı. Yalvarırım Frank, bir ara masamıza uğrayıp selam verebilirsen, benim bu gece için şansımı çok yükselteceksin’’.

’Tamam kazkafa (Sinatra ona hep bu şekilde hitap etti). Senin için yaparım.’’

Yemeğini bitiren Sinatra, restorandan çıkmadan önce, söz verdiği gibi Rickles’a kıyak yapmak için masalarına yöneldi. Restorandaki herkes gibi Rickles’ın çıktığı kızın gözü de ünlü şarkıcının üzerindeydi. 

Sinatra, ‘Merhaba Don, seni görmek ne güzel. Nasılsın?’ diye arkasından Rickles’a seslendi. Yavaşça Sinatra’ya doğru dönen Don Rickles, hafif tadı kaçmış gibi yaparak tepki gösterdi:

‘’Frank, bari burda rahat bırak beni. Görmüyor musun, misafirim var, yemek yiyoruz! Sonra görüşürüz!’’  

Rickles, yeniden kıza dönerken, ne tepki vereceğini şaşıran Sinatra, sessizce restorandan ayrılacaktı. 

Sinatra sonraki yıllarda Rickles’ın ünlenmesinde en önemli faktör olacaktı. Onu, bir çok ünlü, televizyoncu ile tanıştıracak, hep fırsatta reklamını yapacaktı. Rickles ise her fırsat bulduğunda onu aşağılamayı sürdürecekti. Ünlü şarkıcıya aşikar büyük saygısını ifade ederken bile: 

‘’Frank Sinatra’nın yanı vardığınızda yüzüğünü öpmeniz şart. Sorun değil her zaman öpüyorum ama yüzüğünü arka cebinde taşıması da hiç hoş değil’’. 

Don Rickles, Sinatra ile dostluğuna o kadar değer verdi ki, yıllar sonra kendisi de ABD’nin en efsane isimlerinden birine dönüştüğünde bile hala en övündüğü şey, Frank Sinatra’nın arkadaşı olmak oldu. Her ortamda sürekli Frank Sinatra anıları paylaşmasını, Robert de Niro 2014 yılında, yüzüne karşı, onun tarzıyla şöyle aşağılayacaktı:

‘’Frank aşağı, Frank yukarı, Frank ile yemek yiyordum, Frank, gösterimde ön sıradaydı…. Yeter usandık artık, Don! Go Frank yourself! Sana nasıl söyleyeyim bilmiyorum ama Frank öldü Don. Tıpkı, senin hayranlarının çoğu gibi…’’

Don Rickles tarafından aşağılanmanın, bütün ünlü insanlarca bir şeref madalyası kabul edilmesi, 1960’ların başında Sinatra ile başladı. Bu sonraki on yıllarda o kadar güçlü bir fenomene dönüşecekti ki, aktör Johnny Depp, 2014 yılında Rickles’ın 88’nci doğum günü nedeniyle düzenlenen gecede, komedyenle ilk karşılaşmasını anlatırken, ‘’Benim için çok büyük bir şok oldu. Öyle ki, travmayı atlatabilmek için o günden sonra bir süre psikoloğa gittim’’ şakası yapacaktı. Çünkü, Rickles, tanıştıkları o ilk gün, Depp’i hiç aşağılamamış, gayet sevecen davranmıştı. ‘’Benden nefret ediyor olmalı ki aşağılamadı diye düşündüm’’ diye devam edecekti Depp. Gecenin sonunda, Rickles, kapanış konuşmasını yaparken, ‘’Johnny Depp’e, bu geceye, o komik kovboy şapkası ve çamaşır torbasından çıkardığı kirlilerle değil, giyinerek geldiği için teşekkür ediyorum’’ diye aşağılarken, kameralar, Depp’in, yanındakilere ‘nihayet!’ diye söylenip rahatlamasını yakalayacaktı.  

Bir sahne şovunda, Rickles, ‘’Hakkımda duyduklarınıza inanmayın, ben iyi bir insanım’’ diye başlayan ‘I’m a nice guy’ şarkısını söylemeye başladığında, Sinatra sahneye girip, orkestrayı durduracaktı. Ünlü şarkıcıyı karşılarında gören seyircilerin coşkulu alkışları altında. Rickles, ‘Frank sen çok sevilen bir insansın, bu alkışlar da ispatı’ diye iltifat etmeye kalkınca aşağılama sırası Sinatra’ya gelecekti, ‘’Senin şarkı söylemene engel olan kim olsa aynı alkışı alırdı’’. 

Rickles’ın, ‘’Frank, lütfen bana merhamet et. Benim de New Jersey’de yaşayan akrabalarım var’’ diye yalvarmasına, Sinatra, hakkındaki İtalyan mafyası iddialarına gönderme yaparcasına, ‘’Çok fazla yaşamazlar’’ karşılığı verecekti. New Jersey, İtalyan mafyasının merkeziydi. Rickles, Sinatra ile bir programa her konuk olduğunda önce, şarkıcıya, o günlerde mafya çatışmalarında ölen kalan İtalyanların raporunu, uydurma İtalyan isimler sayarak veriyordu. Frank’in yüzüne karşı mafya esprileri yapabilen tek kişiydi. ‘’Sinatra’yı aşağılayıp da hayatta kalabilen tek kişi olduğu’’ sıkça vurgulanacaktı.  

İtalyanlar, en fazla aşağıladığı sosyal gruplardan biriydi. Frank’in yanı sıra dönemin, İtalyan kökenli bir başka popüler kültür ikonu Dean Martin ile dostluğu da böyle başlayacaktı. Dean Martin’in, konuk ettiği bir ünlüye, onu şahsen tanıyan bir grup ünlü tarafından, şakalarla saldırma şansı verdiği ‘haşlama’ programı için biçilmiş kaftandı. Programın vazgeçilmezlerinden oldu. Dean Martin onu mikrofona, ’Nefret sporunda kara kuşak sahibi tek isim’’, ‘’garez taciri’’, ‘’umarım hepiniz kuduz aşınızı yaptırdınız, çünkü Don Rickles geliyor’’ gibi uyarıcı ifadelerle davet ediyordu.    

Haksız da değildi. Örneğin Rickles, efsane aktör Jimmy Stewart‘a bakarak, ‘Jimmy’i huzurevinden buraya niye getirdiniz?’ diye ihtiyarlık iması yapacak ve sonra yüksek sesle Stewart’a, ‘seni huzurevinden niye çıkarıp getirmişler diye soruyorum!’ diye tane tane tekrar edecekti. Gene Kelly’nin etrafında ‘Singing in The Rain’ dansı yapıp ’’Gene 90 yaşındasın artık, bırak bu dans işlerini, git torun sev.’’diye çıkışacaktı. Kirk Douglas’a, ‘’bütün filmlerini seyrettim. Bir aktör olarak diyebilirim ki Kirk, oyunculuğun çok zayıf’’ diyecekti.  Siyahi şarkıcı Sammy Davis Jr’ı yanaklarından öptükten sonra, diğerlerine dönüp, ‘dudaklarıma siyahlık bulaştı mı?’ soracaktı. ‘’Ben hiç ayrımcılık yapmam’’ diye böbürlenecekti ardından, ‘’Şimdi bak mesela Dean sen İtalyansın, ben Yahudiyim, Sammy de, çok afedersin, siyah. Ama bir aradayız’’. 

Dönemin ünlü siyahi kadın komedyeni LaWanda Page hakkında konuşmadan önce, ‘’LaWanda neredesin?’’ diye sorarak etrafına bakınacak, sonra ünlü aktris ve iki siyah aktörün oturduğu masaya dönerek, ‘’Hah buradaymışsın. Ya, siz siyahlar öyle grup halinde oturunca hanginiz kim seçemiyorum’’ diye söylenecekti. Astronot Neil Armstrong’a seslenirken, ‘’Hey Neil! Buradayım, dünyada. Artık ayağın yere değsin. Baylar bayanlar, kendisi milli kahraman. Bunu bana milyon kez söylemiştir herhalde’’ şeklinde alay edecekti. Bir başka seferinde, ABD’deki en etkili dini lider, Evanjelik vaiz Billy Graham’a, takipçilerinin, Graham’ın dualarının şifalı olduğuna inanmasına atıfla, ‘’Billy, yeniden yürümemi sağladı. Zaten yürüyebiliyordum ama şimdi daha hızlı yürüyorum’’ diye takılacaktı. Graham’ı her gördüğü yerde kollarını sıvayıp, ‘Billy, tam şuramda bir ağrı var’ diye yardım isteyecekti. Amerikan komedisinin CEO’su Bob Hope’u, vatan-millet hamasetine çok düşkün olmasına da atıfla, ‘’Kendisi ne İrlandalı, ne Yahudi, ne Afrikalı, ne İtalyan… Tastamam Amerikalı. Annesinin karnından Amerikan bayrağına sarılı olarak doğdu’’ şeklinde aşağılayacaktı.

’Gülüyoruz bütün bu etnik şakalara? Neden gülüyoruz?’’ diye soracaktı bir defasında Rickles. Yanı başındaki Dean Martin yanıtlayacaktı, ‘’çünkü bunlara gülmemiz gerek’’. 

‘’Doğru’’ diyecekti Rickles ama Martin’i de aşağılayarak, ‘’hele şu erdem vaazı veren İtalyan’a bakın’’.

‘Televizyonun kralı’ diye hitap edilen Talk Show efsanesi Johnny Carson’ın programına 1965’te ilk kez konuk olduğunda, ilk sözü, ‘hello dummy! (merhaba enayi) olacaktı. Carson’un başına ne bela aldığını bilmediği imasıyla… Ama Carson da, Amerikan televizyon seyircisi de bu belayı çok sevdi. Herkesin konuk olmak için can attığı ve hafta içi her gece bütün Amerika’yı televizyon başına toplayan Tonight Show’a, yüzlerce kez konuk olarak rekor kıracaktı. Ona ‘Mr Warmth (Bay Sıcakkanlı)’ lakabını alay etmek için Carson takacaktı.  

Rickles, şöhretleri, sıradan kişisel kompleksleri, toplumsal kimlikleri, abartılı hassasiyetleri aşağılamaya, 91 yaşında hayatını kaybettiği 2017 Nisan’ına kadar başka ortamlarda veya özel hayatında da sürdürdü. Bir gün, İtalyan komedyen Roberto Benigni ve talk-showcu Jay Leno birbirlerini karşılıklı övmeye başlayınca dayanamayacak, ‘ikinizde de ciddi katarakt sorunu var’ diye çıkışacaktı. Robert de Niro’nun da olduğu kalabalık bir gecede, ‘’de Niro zamanımızın en büyük aktörüdür, inanmıyorsanız kendisine sorun’’ diye konuşacaktı. Clint Eastwood’a, ‘’buradaki herkesin içinden geçeni diyeyim, oyunculuk yeteneğin beş para etmiyor’’ diye seslenecekti. Bir restoranda masasına yanaşıp, ‘’Bay Rickles, çok büyük bir hayranınızım’’ diyen ünlü kadın komedyen Amy Poehler’a, ‘’Başka bir şey istemiyoruz, hesabı getirir misin tatlım’’ karşılığı verecekti.    

1976’da dönemin California Valisi Reagan’ı televizyonda öveceği konuşmasına, ‘’Sayın Regın…Rigın…artık her neyse…Adının doğru söylenişini bile bilmiyorum’’ diye aşağılayarak başlayınca, ‘Regın’ diye fısıldayarak düzelten Dean Martin’e, ‘’umurumda değil’’ karşılığı verecekti. Yanıbaşlarında oturan Reagan bu diyaloga kahkahalar içinde gülerken, Rickles, ‘’Bu da her şeye gülüyor. Kardeşim öldü desem ona da güler. Buradan Amerika’ya ilan ediyorum; Reagan ahmağın önde gideni’’ şeklinde konuşacaktı. Ardından şöyle söylenecekti: ‘’Muhtemelen program bittikten sonra kapıdan beni alacak üç eyalet polisi, ‘hadi bakalım Yahudi, şu içerde yaptığın Reagan şakalarını bi de bize tekrarla bakalım’ diyecekler’’. 

Sonra da ekleyecekti:

‘’Sizinle dalga geçiyorum efendim, çünkü siz bir politikacısınız. Bu ülkedeki siyah, beyaz, Yahudi, Hristiyan, inançlı, inançsız bütün Amerikalılar hepimizi aynı şey etrafında birleştirdiniz. Sizin, nasıl olup da seçilebildiğiniz sorusu…’’   

Rickles, bir solcuydu. Reagan arkadaşı olmasına rağmen, hem California valiliği seçiminde hem de ABD başkanlığı seçiminde açıktan, Reagan’ın rakibi solcu adayları destekleyecekti. Buna rağmen, Reagan, 1985 yılında, ikinci dönem başkanlığa başladığı gün yapılan galada sahneyi yine ona emanet edecekti. Rickles yine merhamet göstermeyecekti. Dakikalar boyunca Reagan ve bakanlarını ekran başındaki milyonlarca seyircinin gözleri önünde aşağılayacaktı. Bir ara kendisini büyük keyifle seyreden Reagan’a dönerek, ‘’Ronny hatırlıyor musun? Masama geldiğin günleri. Şimdi çok büyük adam oldun. Asabımı bozuyorsun’’ diye çıkışacaktı. Sonra ABD Başkanına sırtını dönüp sahnenin diğer tarafına yürürken o yöndeki seyircilere, ‘’O da gülüyor mu? Deniz piyadelerinin bana doğru geldiğini görürseniz haber verin’’. 

Rickles’ın felsefesine göre, büyük insan olmakla, şakaları, aşağılamaları hakaretleri hazmetmek arasında doğru bir orantı vardı. Diktatörler kendilerinin aşağılanması bir yana haklarında şaka yapılmasını bile asla hazmedemezler. Çünkü, haklarındaki resmi övgüleri hak etmediklerinin ve kurdukları düzenin gerçekten gülünç bir düzen olduğunun bir şekilde farkındadırlar. İşte bu yüzden, Mısır tarihinde ilk kez 2011 yılında devlet başkanı veya hükümet politikaları ile alay edebilen bir TV programı yayınlanmaya başladığında bu, Arap Baharının başarısının göstergesi olarak alkışlanacaktı. Fakat çok geçmeden Mursi ve Müslüman Kardeşler, eski bir doktor olan Besim Yusuf’un sunduğu El Bernameg programında, hükümet politikaları ile alay edilmesinden rahatsız olmaya başladılar. Müslüman Kardeşler hareketi, programdaki hükümet ve devlet eleştirilerini ‘İslamın ve kutsal değerlerin eleştirisi’ olduğunu iddia ederek susturmaya çalışacaktı. Ancak, o sırada başlarındaki daha büyük sorunlar nedeniyle Yusuf’a çok yoğunlaşamadılar. 2013 Haziran protestoları sonrası 30 Haziran darbesinde Mursi’nin devrilmesinden sonra gelen ‘yeni krala’ karşı gerçeği konuşabilen tek isim de yine komedyen Besim Yusuf olacaktı. General Sisi’nin kutsallaştırılmasına dönük alaylarının başına ciddi sorunlar açmaya başlaması üzerine, Yusuf’un Mısır’dan kaçmak zorunda kalması, bu kez Arap Baharının fiyaskosunun göstergesi olacaktı. Komedyenlerin tutuklandığı bir ülkede, ne uygarlık, ne demokrasi, ne samimiyet, ne refah, ne de özgürlük olur. Yaşam resmi bir yalanın etrafında bir drama dönüşür.   

İngiliz standup’çı Nick Doody’nin dediği gibi, ‘hiciv, topluma, olan biten her şeyin gerçekten olup bittiğini onaylama sanatıdır’.   

Amerikan televizyonlarının en uzun soluklu ve en etkili komedi programı olan SNL, Trump’ın ABD Başkanlığı için yemin edip göreve başladığının ertesi günü, yani Trump’ın Müslüman nüfuslu 7 ülkeye Amerika’ya giriş yasağı koyacağını açıkladığı gün, misafir sunucu olarak Hindistan kökenli Müslüman komedyen Aziz Ansari’yi seçecekti. Ansari’nin 9 dakikalık monoloğu, Trump’ın yemin töreni konuşmasının içeriğinden daha çok konuşulacaktı. Kralın ve toplumun yüzüne, gerçeği komedyen konuşuyordu.  

’Şimdi küçük harfli ‘kkk’cılar türedi. Şimdiye kadar ‘biz ırkçı değiliz’ numarası yapan bu zevat, Trump’ın kazanması ile artık, ırkçı değilmiş gibi yapmayı bıraktılar. Artık açıktan bağırıyorlar: 

-‘Trump kazandı, Afrika’ya kadar yolunuz var!’. 

-‘Trump kazandı, Meksika’ya kadar yolunuz var!’ 

Sonra beni görüyorlar, 

-‘Trump kazandı…ıııııı..eeee..şeyeeee… geldiğin yere kadar yolun var!’

Coğrafya bilgileri çok iyi değil bu ırkçıların biliyorsunuz.’’  

Aziz’in bu monoloğundan birkaç ay sonra 20 Nisan 2017’de Beyaz Saray Muhabirleri Derneği de, geleneksel yıllık yemeğinin konuşmacı komedyeni olarak, bir başka Müslüman komedyeni, Hasan Minhaj’ı seçecekti. 

Beyaz Saray Muhabirleri Derneğinin yıllık yemeğine 1924 yılından beri, ABD başkanları katılıyor. Bu yemekte bir komedyenin, başkanı ve politikalarını gazeteciler ve ekranları başındaki milyonlar önünde aşağıladığı 20 dakikalık monolog da geleneğin en önemli parçası.

Programda komedyen konuşmacı istemiyorum’ şartı kabul edilmeyen Donald Trump, Reagan’ın suikaste uğradığı 1981’de katılamamasından beri (ki Reagan hasta yatağından telefonla şakalara yine de katılacaktı), bu yemeğe katılmayan ilk ABD başkanı olacaktı. Trump, komedyenlerden de, mizahtan da nefret ediyordu. Bir çok psikoloji uzmanına göre, kendi gerçekliğiyle yüzleşmeyi taşıyamayacak kadar küçük karakterli olduğunun göstergesiydi bu…  

Tıpkı, zamanımızdaki yığınların çoğunluğu gibi. Keskin dilli siyahi komedyen Dave Chappelle, birkaç yıl komediye ara vermesinin en önemli nedeninin, ‘yığınlar’ olduğunu söyleyecek ve ekleyecekti: 

‘’Sizi tenzih ederim, genel ortalamadan bahsediyorum. Duyduğu her şey kulaklarını tırmalayan yığınlara konuşmak çok zor. Canına yandığım herkes aşırı hassas. Bütün ülke, g.tü kalkık zenci fahişeler kadar hassas hale gelmiş durumda. Ağzınızdan çıkan her şey birilerini rencide ediyor.’’ 

Bununla beraber Chappelle, edebiyatçı Tony Morrison’un, ‘’Bu tam da sanatçının işini yapması gereken zaman. Umutsuzluğa da, kendine acımaya da vakit yok. Sessizlik lüksümüz yok. Korkuya yer yok. Konuşacağız, yazacağız, yeni bir dil üreteceğiz. Uygarlık böyle yeniden kendine gelir.’’ sözüne atıfla, yeniden komedi sahnesine döndüğünü ifade edecekti.  

Kim olursa olsun, bir politikacının, bir liderin, bir tarihsel şahsiyetin, bir şakayla aşağılanması, değerinden hiçbir şey kaybettirmez. Ama, o insanın, tek bir şakayla, tek bir aşağılanmayla saygınlığının yok olacağını düşünmek, asıl işte bu, o kişiye gerçek bir aşağılamadır.  

Nitekim, Rickles, bir TV programında yanı başında oturan efsane yönetmen Orson Welles’ı şakalarıyla aşağıladıktan sonra da şöyle konuşacaktı: 

‘’Onun hakkında rahat şaka yapabiliyorum. Çünkü şuna inanıyorum, gerçekten büyük ve önemli bir insansanız, şakalara, gülme malzemesi olmaya, eleştiriye açık bir insan oluyorsunuz. Kendisi, keyfe çok açık bir insan. Gülünç hiçbir yanı yok. Muhteşem bir sanatçı. Bu akşama kadar şahsen tanışma fırsatı bulamamıştım. Bu akşam yayından önce görünce yanına gidip kendimi, ‘’Bay Welles ben Don Rickles’ diyerek tanıttım, ‘zerre umurumda değil kim olduğun’ diye nazikçe cevapladı. Öyle de sevecen biri.’’

Ne kral, ne de toplum, kendi gerçeğinin yüzüne vurulmasından hazzetmez. Ama kendi gerçeğini bilmemek de hem bir kralı hem toplumu en hızlı çürütecek şeydir. Toplumun ve devletin eleştirildiği komedinin olmadığı toplumlar, herkesin ‘mış gibi’ yaptığı ikiyüzlü toplumlara dönüşür. Birinin krala, resmi iddianın aksine çıplak olduğunu; topluma da, narsistik inanışının aksine yoz ve sahtekar olduğunu söylemesi gerek. Ortaçağ’da yaygınlaşan ‘soytarı’ geleneğinin misyonu buydu işte. Soytarı, bizde ‘dalkavukla’ karıştırılmış yaygın yanlış imajının aksine, kralın yüzüne gerçekleri söyleyebilen tek kişiydi. Bu yüzden de soytarılar, çok sevilen saygın insanlardı. Demokrasi, soytarının gücünü ve bu gücü isteyen herkesin edinmesi özgürlüğünün öneminin farkındaydı. ABD’deki standup komedisi, bu geleneğin modern bir devamı olarak doğdu, gelişti. 

Ama büyük bedeller pahasına… 

Standup’ın öncülerinden Lenny Bruce’un çektikleri bu mücadelenin çarpıcı bir göstergesi. Lenny Bruce, 1950’lerin dünyasında, ‘siyah ve beyazların ayrılığına olanak veren yasaları (segregation), ya da evli olmadıkları halde iki yetişkin insanın birlikte yaşayabilmesi (co-habituating) gibi politik, toplumsal tabuları açıkça mizahına konu edebiliyordu. Keskin bir hicve dayalı mizahının ana hedefleri arasında, ‘hamaset’, ‘dincilik’, ‘bağnazlık’, ırkçılık’, ‘ku lux klan’, ‘devlet otoritesi’ yer alıyordu. Dahası standup gösterilerinde, müstehcen kelimeleri açıkça kullanıyordu. Caz tutkunuydu ve komediyi cazcı gibi icra ediyordu; improvize ve kuralları yıka yıka… Dönemin ‘nezih’ geleneğinin temsilcisi Time dergisi onu ‘hasta komedyen’ diye niteleyecekti. 

Aşağılayıcı mizahından rahatsız olan yerel otoriteler, defalarca ‘’toplumun değerlerini koruyan yasalara aykırı sözleri umuma açık şekilde kullandığı’’ iddiasıyla tutukladılar. Ki, tutuklanmasına neden olan sözcükler, 30 yıl sonra ana akım filmlerde, televizyonlarda bile bolca kullanılacaktı. Gittiği her yerde tutuklanıyordu. Mafyanın, suç kartellerinin, yolsuz kamu görevlilerinin, ahlaklı toplumca çok daha saygı gördüğü günlerdi. Lenny Bruce’un 15 müşterisi olan bir merdiven altı barında yapacağı birkaç şaka, topluma karşı en korkunç suç olarak görülüyordu. FBI’ın terörist diye Martin Luther King’i, John Lennon’ı, James Baldwin’i, Abbie Hoffman’ı, şarkıcıları, yazarları, gazetecileri takip ettiği günlerdi. Mahkeme jürilerinin, polis ve FBI’ın zırva fişlemelerine aşırı güven duyduğu günlerdi. 

Lenny Bruce, 1964 Nisan’ında New York, Bleecker Street’teki Cafe Au Go Go’da standup gösterisine çıktığında, seyirciler arasında sivil polis de vardı. Daha gösteri çıkışında o ve mekanın sahibi Howard Solomon, ‘toplumsal değerlere aykırı dil kullanma’ suçlamasıyla tutuklanacaklardı. İkisi de aynı yılın Kasım ayında dört ay hapis cezasına çarptırıldılar. Davanın temyiz aşaması boyunca kefaletle serbest kalan Bruce, hiçbir sahne bulamadı. Parasız kaldı. Bunalıma girdi. Temyiz süreci sonuçlanmadan, 1966’da daha 40 yaşında aşırı doz morfin alarak yaşamına son verdi. Müzisyen Phil Spector, ‘’Amerika’nın en sahici filozofu, aşırı dozda polis almaktan öldü’’ diye yazacaktı arkasından. Tam 37 yıl sonra 2003’te de, New York Valisi George Pataki, New York mahkemesinin Bruce aleyhine verdiği ‘toplumsal değerlere aykırı beyan mahkumiyetini resmi afla kaldırıp, eyalet adına resmi özür dileyecekti. 

ABD Yüksek Mahkemesi, komedyenin ölümünden iki yıl sonra 1968’de, Lenny Bruce’un hakkındaki alt derece mahkeme kararını bozacak ve mizahi aşağılamayı ve kapalı ortamlarda müstehcen sözler kullanmayı, anayasal ifade özgürlüğü kapsamına alacaktı. Yüksek Mahkemenin içtihadı, diğer bütün standup’çıların önünü açacaktı.

Bob Dylan da, ünlü komedyenin hayatına mal olan mücadelesini, ‘Lenny Bruce’ adlı şarkısı ile ölümsüzleştirecekti:

‘’Ona ‘hasta’ dediler

Çünkü, oyunun kurallarını reddetti,

Birer ahmaktan başka birşey olmadıklarını gösterdi

Yaşadığı günlerin kanaat önderlerine.

Lenny Bruce öldü ama ruhu yaşamaya devam edecek’’.

George Carlin’den, Richard Pryor’a, Dick Gregory’den Dave Chappelle ve Sarah Silverman’a uzanan bir standup kuşağı hep Lenny Bruce’un paltosunun içinden çıktı. Elbette ki, toplumun ikiyüzlülüğünü, devletin ve düzenin yalanlarını çekinmeden ifşa ediyorlardı ama aynı zamanda, ezilenin, mağdurun, dışlananın da çelişkilerine, ikiyüzlülüklerine, kendini tamamen arınmış görmesine de fırsat vermiyorlardı. Gördüklerini gördükleri gibi söylüyorlardı. 

Sanatçı, başkalarına söyleyeceği şeyler olan insandır. Ama sanatın bir çok türünde, bunu, kişisel izlenimlere, çağrışımlara, ilhamlara da alan bırakacak şekilde ‘dolaylı’ araçlarla söyler. Richard Brody’nin New Yorker’daki bir yazısında tanımladığı gibi, ‘söyleyeceğini, doğrudan söyleyeme sanatının adı standup’tır’. 

Bunun yanı sıra, hiçbir şeyi, standup’larına konu etmekten de çekinmiyorlardı. Yahudi standup’çılar Holokost ile ilgili şakalar yaparken, siyahi komedyenler, kölelik, Jim Crow dönemi veya gettolardaki yoksulluklarla ilgili şakalar yaparken, bu korkunç zulümlerin, acısını, trajedisini, küçümsemiş olmuyorlardı. Sarah Silverman, ‘’Ben bir doktorun tecavüzüne uğradım. Ki, bir Yahudi kız için tatlı-acı bir durumdur bu’’ şakasında, ‘her Yahudi annenin doktor damat sahibi olma saplantılı olduğu’ yönündeki sosyal klişe ile dalga geçerken, kadınların tecavüz kurbanı olmalarını küçümsemiş olmuyordu. Dick Gregory, ‘’Tarih kitaplarımız, askeri birliklerimizin kazandığı her savaşa zafer, Kızılderililerin kazandığı her savaşa, katliam adı veriyor’’ diye alay ettiğinde, milli değerleri aşağılamış sayılmıyordu…  

Sadece, gülmeyi hafifmeşrep insan işi gören kasıntı bir ciddiyet, mizahı, ciddiyetin zıddı gibi görebilir. Gülmek ve güldürmek en etkili iletişim yollarından biridir. Max Linder’dan Charlie Chaplin’e kadar sinemanın ilk küresel şöhretlerinin hepsinin komedyen olması tesadüf değil. Keskin dilli standup’ın önemli ismi George Carlin bir defasında buna şöyle dikkat çekecekti: 

“Kimse, samimiyetle güldüğü anki kadar gerçekten kendisi olamaz. Gülerken, öğrenilmiş önyargılar dahil bütün savunma kalkanlarını indirir insan. Tamamen açık hale gelir. Bu insanın yeni fikirlere en hazır hale geldiği andır. Yeni bir fikrin tohumunu kabullenmeye hazır olduğu andır. Bu zamanlamayı başaran her yeni fikir tohumu, büyüme şansı bulur.” 

Emektar aktör, senaryo yazarı, komedyen Alan Alda da, bu gerçeğe, ‘’İnsanlar gülerken, genel olarak birbirlerini öldürmüyorlar’’ şeklinde vurgu yapacaktı. 

Dave Chappelle de, ‘Komedi sahnesi kutsal bir sahnedir’ derken buna dikkat çekmeye çalışıyordu. Elbette ki her şaka kaliteli veya komedyenin söyleyeceği her şey doğrudur gibi çok saçma bir iddia anlamına gelmiyor bu. Ama her ‘onaylı’ veya ‘rafine’ komedi yaratma çabasının, komediyi, kutsal sahnesinden ve ışığından uzaklaştıracağı anlamına geliyordu. 

Sansürün, tehdidini en iyi komedyenlerden iyi kim bilebilirdi ki.. Tüm zamanların en etkili standup’çısı olduğunda geniş bir mutabakat olan siyahi komedyen Richard Pryor, sık sık sansürlenmesinden, ‘’ben film yıldızı değil adeta, meme yıldızıyım’’diye yakınacaktı. O yıllarda afişlerde ve medyada kadın memesinin yıldızla sansürlenmesi metaforuna atıfla… 

Bazı siyahi sivil toplum kuruluşlarının, içeriğine tepki duydukları bir filmin yasaklanmasını talep edip, filme katkısı olan herkesi boykot ettikleri bir gün, Pryor, ırkdaşlarına, ‘’Paranızı böyle saçmalıklara harcayacağınıza, seyretmekten keyif alacağınız daha iyi filmler yapmaya harcayın. Veya, kilisenizde kalın da bırakın bari biz işimizi yapalım’’ şeklinde tepki gösterecekti.  

Don Rickles’ın, toplumun iki yüzlülüğünü, kimlik saplantısını, egoistik kompleksleri aşağıladığı mizahı, elbette ki bu standup’çıların ki kadar keskin değildi. Bu da Rickles’ın daha ana akımda kalmasına olanak sağladı. Bununla beraber, günümüzden geriye dönüp bakan her eleştirmen, Amerikan toplumunun çoğunluğunun, siyahları, Yahudileri, Hispanikleri, Müslümaları, gayleri, kendileriyle eşit insanlar gibi görmeye başlamasında, Don Rickles gibi komedyenlerin çok ama çok büyük rolü olduğunu kabul ediyor. Suya sabuna dokunmuyor gözüktükleri şovlarıyla bile, yeni bir toplumsal terbiye oluşturan çok etkili öğretmenler oldular. Rickles öldüğünde en çok ağlayanların, hayatı boyunca en fazla aşağıladığı siyahlar olması tesadüf değildi.     

Rickles, Albert Goldman’ın deyimi ile, ‘içtenliğin, doğaçlamanın ve protesto özgürlüğünün tanrısının kuluydu’’. Çoğu gösterisini şu dua ile bitiriyordu; ‘’Bağnazlığın yok olduğu bir dünyayı göster tanrım’’.

Bir televizyon şovunda herkesi aşağıladıktan sonra şöyle konuşacaktı: ‘’Bunu bütün kalbimle söylüyorum, bütün şakalarım, kendimize gülebilelim diye. Eğer yalan söylüyorsam cennet yüzü görmeyeyim’’. 

Sonraki sahnede, onu cennetin kapısında görevli meleği cennete geçmek için dil dökerken görecektik.

Melek: Bay Rickles, ne yaptın ki bu kapıdan geçmeyi umuyorsun?

Rickles: İnsanları aşağılıyordum.

Melek: İnsanları mı aşağılıyordun?

Rickles: Tam ilk duyulduğu gibi değil. İnsanların vücut ebatlarını, saç şekillerini, deri renklerini, kimliklerini aşağılıyordum. En fazla kompleks duyup kemikleşen yerlerine sertçe vurup, kemiği dışarı çıkarıyor, onları özgürleştiriyordum. 

Melek: Bay Rickles, üzgünüm, ama böyle bir sicille seni içeri almamı beklemiyorsun her halde.

Rickles: Hayır, hayır, anlamıyorsun, hepsi oyunculuktu. Gerçek hayatta ben çok iyi bir insanım. Hatta lakabım, ‘bay sıcakkanlı’ydı.

Melek: Bu lakap, birazdan gideceğiniz yere çok daha uygun. 

O sırada, Rickles’ın yardımına gelen bir başka meslektaşı meleği fikrinden caydırmaya çalışır: 

‘’Komedi, insanları sadece güldürmeye çalışma işi değil. Gülünmeye değer şeylere güldürme işidir. Don Rickles, insanları aşağılamıyor. Önyargıları, peşin hükümleri, aptallıkları, hırsları yani insanları bölen şeyleri aşağılıyor.’’

Kenardan arkadaşının konuşmasını dinleyen Rickles bu dramatik savunmayı da aşağılamadan kendini alamaz:  ‘’Allah Allah ben bunu mu yapıyormuşum?’’.

Meleği ikna çabasına, Rickles’ı işaret ederek devam eder arkadaşı: 

‘’Çünkü bu palyaço, insanlara inanıyor. İçlerinde iyilik taşıdıklarına inanıyor. Bu yüzden de elinde balyozla içlerindeki kötülüğe bütün gücüyle dalıyor’’ 

Melek, bu savunmaya rağmen Rickles’ı, cennete almaz. 

Sonraki sahnede Rickles’ın yeniden gösteri yaptığı salondayız. Rickles’ın aşağıladığı bir seyirci, ‘cehenneme kadar yolun var’ diye bağırır.  O anda duası kabul olur. 

Rickles’ı bu kez cehennemin kapısında şeytana dil dökerken görüyoruz. Şeytan ise onu karşısında görünce çok sevinmiştir. 

‘’Don Rickles, çok büyük hayranınızım. Siz benim idolümsünüz.’’ der şeytan. 

Rickles: Ama ben o kadar kötü bir insan değilim.

Şeytan: Bay Rickles, lütfen bu kadar mütevazı olmayın. 

Rickles: İyi de söylediklerimin hiçbirine inanmıyordum ki, aktörlüktü hepsi. Bir karakter canlandırıyordum.  

Şeytan: Aktörlük mü? 

‘Evet’ der Rickles ve şeytandan aldığı izinle oradaki cehennemliklere, dünyada hep yaptığı şakaları yapmaya, onları etnik şakalarla aşağılamaya başlar. Fakat hiçbiri bu şakalara gülmez. Meğer onun şakalarına gülebilenler hep cennete gitmiştir.  

Şeytan, ‘’Çok büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Canın cennete!’’ diye onu cehennemden kovarken, Rickles ise bir sırrı çözmenin heyecanını yaşamaktadır.   

Sonraki sahnede Rickles’ı şeytanın yakasına yapışmış, onu aşağılarken görürüz. 

‘’Hiçbir yere gitmiyorum. Gitmemi istiyorsun, çünkü, insanları güldürüyorum. Kendilerine ve birbirlerine. Her gülüşte, senin hareket alanın daralıyor. Çünkü ben her defasında güldürerek bir kişinin içindeki kötülüğü yok ettiğimde, sen buraya bir müşteri daha kaybediyorsun. Cehennemden çıkış yolunu biliyorum. Kahkaha. O yüzden buradan defolarak değil, güle güle gideceğim. Hahahahah!!!’’.

Kahkaha ata ata şeytandan uzaklaşırken, yıllarca sahneden kudretli insanları aşağılayıp onlara sırtını döndüğünde karşı yöndeki seyircilere sorduğu soruyu sorar: 

‘’O da şakama gülüyor mu? Arkamdan geliyor mu? Geliyorsa, haber verin!’’

Hayır bay Rickles, gelemiyor! Çünkü şeytana pabucunu ters giydirdin.

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login