Skip to content
Menu

Baharın kutsal çiçekleri; Sakuralar

CEMAL TUNÇDEMİR

(Not: Bu yazı ilk olarak Tempo Travel dergisinin 2019 İlkbahar sayısında yayınlandı.)

11 Mart 2011 Cuma günü saat tam 14:46’da Japonya dipten gelen bir dalgayla sallanmaya başladı. Ülkenin, Tokyo’dan Osaka’ya, Kyoto’dan Nagoya’ya bütün önemli merkezlerinin de üzerinde yer aldığı ana adası Honşu’nun doğu yakası, 9 büyüklüğündeki depremle 6 dakika boyunca sarsıldı. Bu, kayıtların tutulduğu tarih içinde Japonya’nın yaşadığı en büyük, dünyanın ise dördüncü büyük depremiydi. Yer kabuğundaki kırılmanın şiddetiyle, 104 milyon insanın yaşadığı Honşu adası, bütünüyle 2,5 metre doğuya kaymıştı. Depremden sonra oluşan muazzam tsunami, okyanus sularını, yer yer 6 metre yüksekliğe ulaşmak üzere sahilden 10 kilometre kadar içeriye taşıdı. Okyanusun suları geri çekildiğinde manzara korkunçtu. Milyonlarca kişi için, özellikle de Sendai ve çevresinde yaşayan yüzbinler için yaşam adeta bütün anlamını yitirmişti. Deprem ve tsunamiden kurtulanlar, kurtulduklarına bile sevinemiyorlardı. Anlamsızlığın, belirsizliğin ve ağır kasvetin pençesine düştüler.   

O kaotik Mart günlerinde bir sabah, ortalık aydınlandığında, hiç beklemedikleri bir sürprize uyandılar. Solgun, kederli ve asık yüzlerde bir tebessüm oluşmuştu. Günlerdir bıçak açmayan ağızların neredeyse tamamından, anılması bile yaşama sevinci saçan o sözcük dökülüyordu; ‘sakura’. 

Deprem ve tsunaminin neden olduğu kaotik yıkıma rağmen ayakta kaldıkları bile fark edilmeyen binlerce ağaç çiçek açmıştı. Her hangi bir meyvesi olmayan ama her yıl kış biterken kısa süreli çiçek açarak görsel bir şölen sunan süs kirazı ağaçları, Japonca adıyla ‘sakura’lardı bunlar. Ağaçların sunduğu pembe-beyaz güzellik, yıkımın üzerini örterek adeta, ‘hayat devam ediyor ve hala güzel’ diye fısıldıyordu…

Bu sakura çiçekleri, gönlü yıkık Japon halkına, ağaçların sadece göz okşayan estetik bir ikramı değildi. Tanrıların ruhunun göklerden inerek bu ağaçlara misafir olduklarında çiçek açtıklarına dayalı Şinto inancından kaynaklanan mistik bir bağın ifadesiydi de onlar için. Bu ağaçları, Japon kültürünün ve ruhunun sembolü haline getiren de bu bağdı… Kadim zamanlardan beri kurulmuş bir bağ… 

Osaka Sakuragawa’da ‘hanami’ yapanlar. Mart 2018. (Fotoğraf: Cemal Tunçdemir)

Sakura ağacının ana vatanının Himalaya dağlarının çevresi olduğu tahmin ediliyor. Sakuraların sunduğu güzellik ilk kez antik çağlarda Çin kültüründe kendini gösterse de dünyada hiçbir ülke bu ağaçları, 3000 yıl kadar önce geldiği tahmin edilen Japonya kadar kültürünün ve kimliğinin merkezine yerleştirmedi.  

Okyanusun içinde bir adalar ülkesi olmak demek bol yağmurlu bir iklime sahip olmak demek. Japonya’nın bol yağışlı iklimi ve ıslak zemini de, oldukça sofistike bir tarım işlemi olan çeltik üreticiliğini ta antik çağlardan beri mümkün kıldı. Pirinç, Japonya’nın temel beslenme ürünü haline geldi. Yüzyıllardır sakura ağaçlarının ilk çiçek açma zamanı, Japonlara kışın bittiğini ve pirinç tohumlama zamanının geldiğini gösterir. 

Japon halk inancına göre, bir ağacın çiçek açması, ağaca göklerden bir ‘kami’nin misafir indiği anlamına geliyordu. Yani her ağaç çiçek açtığı dönemde aynı zamanda bir Şinto mabedine dönüşüyordu. Ve bu ‘kami’ler, birkaç gün sonra çiçeklerin toprağa dökülmesiyle toprağa geçip bu kez çeltiklere bereket sunuyorlardı. Bu inanç her yıl sakura zamanı Japonların topluca dağlara, sakura ağaçlarına gidip o yıl pirincin bereketli olması için ibadet edip dilekte bulunmalarına neden oldu. Ancak ziyaret dua ile sınırlı değildi.   

Japon geleceğinde, değerli misafirlere, pirinçten elde edilen Japon rakısı yani ‘sake’ ikram edilir. Bu yüzden çiçek açan ağaçların altına gidip sake içmek bir şeyler yemek de ağacı teşrif eden tanrıya misafirperverlik anlamına geliyordu. Sakuraların çiçek açtığı günlerde ağaçları ziyarete gitme, altında sofralar kurup yiyip içip ikramda bulunma geleneği işte böyle başladı. Japonlar günümüzde de devam eden bu geleneğe ‘hanami’ diyor. Japoncada ‘hana’, çiçek ve ‘mi’ de ‘temaşa’ veya ‘sefa’ anlamına geliyor. ‘Çiçek temaşası’ veya ‘çiçek sefası’… ‘Hanami’nin bütün çiçekler yerine sakura ile özdeşleşmesi ise dünya edebiyat tarihinin ilk romanı kabul edilen ve  11. Yüzyılın başında Murasaki Shikibu adlı bir saray nedimesi tarafından yazılmış “Genji’nin Hikâyesi” adlı klasik kitap sayesinde oldu. 

M.S. 700’lü yıllarda, Japon kimliğinin oluştuğu ve başkentin Nara olduğu ‘Nara Dönemi’ sona erdi ve başkentin Heian-kyō, yani ‘barışın başkenti’ (bugünkü Kyoto) olduğu Heian Dönemi başladı. İpek Yolu uygarlığının Japonya’ya uzandığı, Çin kültürünün Budizm’den Kanji alfabesine kadar yoğun şekilde Japonya’yı etkisi altına aldığı dönemdi bu. Sonraki yüzyıllarda Japon bahçe terbiye kültürünü yaratacak Budizmin de etkisiyle sakura fidanları dağlardan yerleşim alanlarına getirilerek ekilmeye başlandı. Bugün sadece parklarda değil, evlerin bahçelerinden dere kenarlarına, ana caddelerden mahalle aralarına kadar her yerde bu ağaçların olmasının nedeni işte bu tarihi dönem. 

(Fotoğraf: Cemal Tunçdemir)

Bir sakura ağacının sunduğu güzellik şöleni, bir erken yağmur vurmazsa ortalama 10 gün sürer. Ve ardından ‘sakura karı’ denen görkemli bir dökülme başlar. Sakura çiçekleri, bir çok çiçek ve yaprağın aksine, dalında solduktan sonra değil, en olgun en canlı günlerinde dökülür. Bu görkemli güzellikte ama trajik kısalıktaki yaşamları, sakuraların, 1192 yılında iktidarı ele geçiren ve yaklaşık 7 yüzyıl sürece feodal dönemi başlatan samuraylara ilham kaynağı ve sembol olmasına neden oldu. 

Halk tarafından ne kadar sevilirlerse sevilsinler, ne kadar genç olurlarsa olsun fark etmez, bir samuray, yanlış yaptığında, hançerle kendi kendisini öldürdüğü ‘seppuku’ ritüeli yapardı. ‘Buşido’ adlı samuray felsefesinde, ‘seppuku’, sakura çiçeğinin dalından dökülmesine benzetildi. Yine, Budizmin reenkarnasyon inancı da, samurayların öldükten sonra sakura çiçeği olarak döndüğü inancını besledi. Bu anlamda sakura çiçekleri yüzyıllarca bir ‘şeref’ sembolü işlevi de gördü. 

Fakat 19’ncu yüzyıl sonundan itibaren emperyal Japon milliyetçiliğinin yükseldiği askeri diktatörlük döneminde, Japon milliyetçiliğinin de sembolü haline geldi. Japon gençliğine, ‘’tıpkı en güzel çağında düşmesini bilen sakura çiçeği gibi gerektiğinde kendisini imparator için feda etmeleri’’ telkin edildi. Bu milliyetçi aşılamanın zirvesi ise ikinci dünya savaşının bitmesine yakın dönemde oldu. Japonya’nın her cephede kaybetmeye başladığı günlerde, Koramiral Takijiro Onishi’nin kurduğu özel bir saldırı grubu, savaş tarihinin en sıra dışı saldırı taktiklerinden birini, ‘kamikaze pilotları’ saldırısını uygulamaya koydu. 

İntihar seferine çıkmadan önce kendisini sakura dallarıyla donatmış bir kamikaze pilotu.

Kamikaze, Japonca’da ‘tanrı rüzgarı’ demek ve eski zamanlarda, çok şiddetli tayfunlar için kullanılan bir tabirdi. İkinci Dünya Savaşının son yılında 5000’e yakın ‘kamikaze’ pilotu, patlayıcı yüklü uçaklarıyla Pasifik’teki düşman gemilerine veya mekanlarına intihar dalışı yaparak öldü. Hepsi yola çıkmadan önce bir ölüm şiiri yazıyordu ve hepsinin şiirlerinde kullandığı metafor da, ‘hayatının baharının zirvesinde dökülen sakura çiçeği’ydi. Ancak 1945 yılındaki bu çılgınca savunma taktiği Amerikalıları yıldırmak yerine, ABD’de atom bombası gibi korkunç bir silahı kullanma zamanı geldiğini savunanların elini güçlendirdi ve Japonya’ya atom bombaları atılmasını kolaylaştırdı. Kamikaze timlerinin fikri babası ve kurucusu Koramiral Takijiro Onishkinci, ikinci atom bombasından 6 gün sonra, Japonya’nın teslim olduğunu açıkladığı 15 Ağustos 1945 günü, Tokyo’da intihar etti. O da arkasında bıraktığı ölüm şiirinde aynı metaforu kullanacaktı: 

“Bugün bir sakura çiçeği, dalında

Yarın düşecek ilk rüzgarda.

İşte böyledir hayat çiçeğimiz de… 

Kim söyledi rayihasının sonsuza kadar süreceğini…”

Ancak sakura çiçeği, tıpkı yaşamın güzelliğine ve ölümün yakınlığına aynı anda dikkat çekmesi gibi, milliyetçiliğin sembolü olduğu dönemde bir yandan da küresel barışın sembolü olmaya da başladı. Japonya, yüzlerce yıl süren izolasyonunu sona erdirip dünya ile ilişkilerini geliştirmeye başladığı 19’ncu yüzyıl sonunda itibaren dünyanın bir çok ülkesine barışın ve dostluğun nişanesi olarak sakura fidanları gönderiyordu. Günümüzde dünyanın bir çok önemli kentinde oluşan sakura ormanlarının kaynağı bu jest oldu. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombalarından sonra bu kentlerde yeniden açan sakura ağaçları ise küresel harmoninin simgelerinden birine dönüştü.  

Yüzyıllar boyunca yapılan değişik aşılamalar nedeniyle bugün Japonya’da 300’den fazla sakura ağacı çeşidi oluşmuş durumda. Hatta, son bahar sonu kış başında çiçek açan iki çeşit sakura (şikizakura ve fuyuzakura) ağacı bile var. 

Bugün ülkenin bütün yerleşim yerlerinde bir çok yol kenarı, park, dere kenarı sakura ağaçları ile bezeli. Bu sakura yoğunluğundan dolayı, Mart ayı sonlarında bütün Japon kentleri, üzerlerine adeta pembe/beyaz bulutlar çökmüş gibi görünmeye başlar. 

Bütün şirketler ve işyerleri, çalışanlarını en azından bir kez bu sakura ağaçlarının altında yerlere kurdukları kır sofralarında ağırlarlar. Öğretmenler sınıflarına en az bir gün hanami’ye götürür veya en az bir derslerini bu ağaçların gölgesinde yapar. Mahalle veya esnaf cemiyetleri, üyelerini sakuraların altında toplayıp komşularıyla beraber bir şeyler atıştırıp içkiler içerler. Modern çalışma sistemi ve aydınlatmanın oluşmasından beri, ışıklandırılan bu ağaçların altında gece hanamisi de (yozakura) oldukça yaygındır. 

Gece hanamisi. Kyoto. (Fotoğraf: Cemal Tunçdemir)

Japonların sakura estetiği ve coşkusu, özellikle 2000’li yıllarda sosyal medya aracılığıyla da anlık olarak bütün dünyaya kare kare yayılmaya başladı. Bu da Japonya’yı ilkbaharın küresel avatarı haline dönüştürdü.  

Kış aylarından sonra açan sakuralar, yenilenmenin, yeniden doğuşun, gelecek hakkında iyimserliğin de göstergesidirler. Zorluklardan sonra kolaylığın, zahmetten sonra bereketin, kasvetten sonra neşenin geleceğini sembolize ederler. Bu tarihsel bilinçaltı nedeniyle, Japonya’da mali alanlardan sosyal alanlara kadar birçok alanda takvim yılı sakura günlerinde başlar. Örneğin, kuzey yarım kürenin neredeyse tamamında okullar sonbaharda yeni eğitim dönemine başlarken Japon okullarında yeni eğitim-öğretim dönemi sakura günlerinde yeni döneme başlar. Yine sakura günlerine denk gelen 1 Nisan ülkede kamuda ve şirketlerde işe başlayacak gençlerin toplu ilk iş günüdür. Ülke genelinde on binlerce genç o gün topluca çalışma hayatlarının ilk gününü yaşarlar. 200 yıldır kendi isteğiyle yaşarken görevi bırakacak ilk Japon imparatoru olacak İmparator Akihito da oğluna imparatorluk görevini devir teslim töreni için sakura mevsimini seçecekti. 

2011 Tohuku Depreminde yakınlarını kaybedenler, o kederli Mart günlerinde sadık dostları sakuraların bu tesellisiyle bir kez daha kendilerine geldiler. Sakura ağaçlarının gölgesine hanami sofralarını kurdular. Göklerden gelen tanrıların ve göklere yolladıkları yakınlarının şerefine sake’lerini yudumladılar.

Hayat devam ediyordu ve hala anlamlı ve güzeldi… Yanardağlardan, depremlere ve tayfunlara kadar doğal afetlerin hepsinin yoğunlukla yaşandığı bir coğrafyada yüzlerce yıldır olduğu gibi yaşamı anlaşılır kılan sırlardan biri olmaya devam etti sakura çiçekleri…    

Japon kültürü için Sakuranın öyküsü, aslında kendilerinin öyküsü…Her birimiz birer sakura çiçeğiyiz bu alemde…Bir dem açacağız… Bir dem dökülüp gideceğiz. 

Öyleyse selam olsun yeniden ilkbahara… Selam olsun Şinto azizlerine ve her kış sonunda göklerden hediye getirdikleri kiraz çiçeklerine…

Kanpai! 

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz