Bu kış komünizm gelecek mi?

mccarthy

Wisconsin Senatörü Joe McCarthy paranoyanın güçlü olduğu karanlık bir döneme adını verdi.

CEMAL TUNÇDEMİR

27 Aralık 2014

1952’de ABD başkanı seçilen Dwight Eisenhower’ın 20 Ocak 1953 günü yapılacak başkanlığı devralma töreni için bütün hazırlıklar bitmişti. Ulusal Senfoni Orkestrasının açılış töreni konseri için sonraki on yıllarda,  ‘Amerikan besteciliğinin duayeni’ diye anılacak Aaron Copland’ın, ‘Lincoln Portrait‘ adlı ölümsüz eserinin çalınması kararlaştırılmıştı. Copland, ‘Lincoln’un Portresi’nin yanı sıra, ‘Appalachian Baharı‘, ‘Rodeo’, ‘Billy the Kid’ gibi eserleriyle, Amerikan değerlerini müzikal olarak en iyi yansıtan sanatçı olarak görülüyordu. Bu nedenle de onun eserinin ABD Başkanının yemin töreni için seçilmesi olması gerektiği kadar olağandı. Ta ki törene iki hafta kala bir muhafazakar milletvekilinin yüksek sesli itirazına kadar. Illinois milletvekili Fred Busbey, Copland’ın solcu eğilimli bir sanatçı olması nedeniyle ‘Lincoln’un Portresi’ adlı eserin çalınmasının “komünist propagandası” olacağını iddia etti. ‘Komünist propagandası’ yaftasının bulaştığı ismi bitiren kara bir veba gibi olduğu günlerdi. Bir muhafazakar politikacının bir kişi veya bir eser hakkında bu yaftayı yapıştırmasından sonra o kişinin kariyeri ve eserin ünü nerdeyse sona eriyordu.

Copland ve eseri, ABD başkanının yemin töreni programından apar topar çıkarıldı. Copland o günlerde çaresiz bir çok Amerikan aydını gibi ‘savunmacı’ bir açıklama yapmak zorunda kaldı:

“Bir çok kez tekrar ettiğim gibi, hiç komünist olmadım, bugün de değilim. Komünist Parti’ye veya ABD hükümetini her hangi bir yolla devirmeye çalışan hiç bir yapıya üye değilim.’’

Yaftaların ve yaftacıların cirit attığı, aklın ve mantığın ise korku ve paranoyanın gölgesinde silindiği günlerdi. Copland’ın savunmacı açıklaması bile, o günlerde bir çok aydın, sanatçı ve bürokratın korkuyla beklediği tebligatı almasına engel olmadı.

22 Mayıs 1953 günü aldığı telgrafta şöyle deniyordu:

‘’Komitemize ifade vermek üzere, 25 Mayıs 1953 günü saat 14:30’da Washington DC Senato Binası 357 numaralı salonda hazır bulunmanız gereği tebliğen…

imza: Joe McCarthy, Senato Araştırma Alt Komitesi Başkanı’’

Amerikan Kongresi, ülkeye hakim paranoyanın ana sahnesine dönüşmüştü. Kongrede kurulu iki komite adeta birer engizisyon mahkemesine dönüşmüş ve ‘komünistliği’ hakkında makul şüphe duyduğu her kişiyi sorguya alarak Amerikan yönetimine sadakatini sorguluyordu.

Amerika Karşıtı Faaliyetleri Araştırma Komitesi (HUAC), ABD Temsilciler Meclisi bünyesinde 1938 yılında oluşturulduğunda, belirtilen kuruluş amacı, ABD’de Nazi Partisiyle bağları olanları tespit etmekti. Ancak birkaç yıl içinde, sıradan kişilerin, aydınların, sanatçıların, bürokratların ABD’ye sadakatini denetleyen, özel hayatı, kişisel görüşleri, şirketleri, organizasyonları araştıran karanlık bir cadı avı tezgahına dönüşmüştü. HUAC, Temsilciler Meclisi bünyesinde bir komiteydi. Kongre’nin Senato kanadında kurulan Araştırma alt Komitesi ise 1953 yılında başkanlığına gelen Wisconsin Senatörü Joe McCarthy ile birlikte, fişleme ve cadı avında HUAC’ı da sollayacaktı. Öyle ki bu korkunç dönem bugün bile ‘HUAC dönemi’ diye değil de ‘McCarthy dönemi’ diye anılıyor.

Howard Zinn’in ‘Amerikan Halkının Tarihi’ kitabında aktardığına göre Senatör McCarthy, 1950’lerin başında Wisconsin’da Cumhuriyetçi Kadınlar toplantısında elindeki bir kağıdı sallayarak, ‘’Elimde Dışişleri Bakanlığına sızmış, komünist parti üyesi olan 205 kişinin adlarının listesi var. Bu kişiler hala görevlerinde ve dış politikamıza yön veriyorlar. Belgeleri elimde..!’’ diye bağıracaktı. Ertesi gün Salt Lake City’deki mitingde ise Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan 57 komünistin isim listesinin ve belgelerin elinde olduğunu açıklayacaktı. Elinde belge diye salladığı kağıtlar ve sayı sürekli değişiyordu ama dinleyicileri buna dikkat edemeyecek kadar paranoyadan etkilenen sığ bir kitleydi. Bundan kısa bir süre sonra ise Dışişleri Bakanlığında yıllar önce görevden ayrılmış kişiler hakkındaki bazı bilgileri de ekleme ve çıkarmalarla güncelmiş gibi okuyarak korku politikasını sürdürüyordu. Komite başkanı olarak da Dışişleri Bakanlığının kütüphanelerini, Amerika’nın Sesi radyosunu ve ABD elçiliklerini soruşturma bünyesine alacaktı. Bu ‘komünizm’ suçlamasına ABD Dışişleri Bakanlığı panik içinde reaksiyon verdi. Tüm dünyadaki temsilciliklere kütüphanelerde bulunamayacak komunist kitapların listeleri gönderildi. Aralarında, ‘’Thomas Jefferson’ın Seçme Yazıları’’ ve Lillian Hellman’ın ‘Çocuk Saati’ gibi kitaplar bile vardı. Bazı kitaplar topluca yakılarak imha edildi. Tam bir akıl tutulması hali yaşanıyordu.

Dışişleri Bakanlığının bu korkaklığı Senatör McCarthy’i daha da cesaretlendirdi. 1954’te bu kez Amerikan ordusuna yöneltti oklarını. Generalleri ‘komunistlere karşı yeterince sert olmamakla’ itham etti. Ve bir süre sonra hedefine sadece komunistleri değil bütün ‘solcu’ları da aldı. McCarthy, Çin’de ‘komunizme’ yumuşak davranıldığı için komunizmin kazandığını savunarak, ABD’nin de bu liberal yumuşaklığıyla komunistlerin eline geçeceğini iddia ediyordu.

Hollywood’un ‘kara listesi’

HUAC’ın cadı avında ise zirve 1947 yılında yaşandı. 1947 yılında ”komunistlerin Hollywood’a sızdığını” tespit eden HUAC, Hollywood’un ünlü isimlerini komiteye sorguya çağırdı. Oturumlar Walt Disney ve Ronald Reagan’ın dinlenmesiyle başladı. Walt Disney, ”komünistlerin Hollywood’a sızdığının bir gerçek olduğunu ve bunun ciddi bir tehdit oluşturduğunu” söyledi. Reagan da komitenin endişelerine katıldı ve komünist sempatizanı olduğundan şüphelendiği birkaç meslektaşının adını verdi. O günlerde Reagan’ın eşi olan aktrist Jane Wyman, yıllar sonra, kocasının bu davranışının evliliklerini sarstığını ve boşanmalarının asıl sebebi olduğunu açıklayacaktı. Fırsattan istifade etmeye çalışan niteliksiz oyuncular da vardı. Aktör Adolphe Menjou meslektaşları hakkında, ‘’Ben bir cadı avcısıyım ve bugünün cadıları komunistlerdir. Rusya’ya kadar kovmak istiyorum onları’’ diye meydan okuyarak ‘vatanseverliğini’ ispat edecek ve rol kapacaktı. Aktörler Birliği de kendisine ‘devlet’ diyen bu şarlatanlığa direnmeyecek, aktörlere, üyelik için, ‘komunist olmadıklarına dair yemin etme’ şartı getirecekti.

Aralarında John Huston, Humphrey Bogart, Lauren Bacall ve Danny Kaye’in de olduğu bir grup oyuncu ve sanatçı, komitenin insanları çağırarak sorgulamasının, ABD Anayasasına aykırı olduğunu iddia eden bir tepki ortaya koymak istedilerse de sesleri gür çıkmadı. Komitenin 9 gün boyunca Hollywood’tan isimleri sorgulaması sonrası, ifade vermeyi reddeden 1 yapımcı, 2 yönetmen ve 7 senaristin ‘komunist’ olduğu ‘’kesinleştirildi’’.

Hollywood 10'lusu ve aileleri, özgürlük için protesto yaparken.

Hollywood 10’lusu ve aileleri, özgürlük için protesto yaparken.

Temsilciler Meclisi 17’ye karşı 346 oyla ‘Hollywood 10’lusu’’ diye tarihe geçen bu 10 kişinin Kongre’yi tezyif suçu işlediklerini kabul etti ve bu kişiler 1 yıla kadar hapis cezasına ve bir daha film endüstrisinde çalışmama cezasına çarptırıldı. ABD Yüksek Mahkemesi hapis kararını kaldırdı ama bu 10 senarist ve yönetmen ilk ‘kara liste’yi oluşturdu. Amerika’ya sadakatlerinden ve yabancı güçlerin işbirlikçisi olduklarından şüphelenilenlerin adının yazıldığı ‘Kara Liste’ye kısa sürede 151 Hollywood profesyonelinin adı daha girdi ve ondan sonra her geçen gün bu sayı daha da arttı. İlk günler sessiz kalan bir çok sanatçı, buna rağmen listeye girmekten kurtulamadı. Bu listeye girenlere iş veren ve bunlarla iş yapanlar da ‘Kara Liste’ye dahil ediliyordu. Oluşan korku ortamında bir çok Hollywood yapımcısı, ‘Kara Liste’ye girenlerle iş yapmayı kesti. HUAC’ın bir oturumunda her hangi bir yazar, müzisyen, yönetmen, oyuncunun adını kamuoyuna açık şekilde anılması bile, o kişinin bir anda işsiz ve arkadaşsız kalmasına yetiyordu. Örneğin 21 mart 1951 tarihli oturumda ifadesine başvurulan aktör Larry Parks’a, aktör Lionel Stander hakkında ne bildiği soruldu. Parks, tanıdığını ancak Stander’in politik görüşleri hakkında hiçbir bilgisi olmadığını söyledi. Bu kadar… Stander ile ilgili başka hiçbir soru sorulmadı, bilgi açıklanmadı. Ama isminin komünistlerin sorgulandığı bir oturumda bir cümle içinde geçmesi bile Lionel Stander’in kariyerini bitirmeye yetti. O günden önceki son 100 günde en az 10 televizyon programında çalışan Stander, kendisinin adı geçen komite diyalogundan sonra tek bir iş bile bulamadı bir daha.

Stander kendisi de daha sonra komiteye ifade vermeye çağrılacaktı. Kendisine, ülkeye karşı gizli kapaklı işler yapanlar olduğuna inanıp inanmadığı sorulduğunda ‘Evet. Böyle insanlar var’ yanıtı verdikten sonra şu tarihi çıkışı yapacaktı:

‘’Amerikan Anayasasının temelini oymak için gizli kapaklı çalışanlar var. Sanatçıları ve Amerikalıları, hukuk dışı yöntemlerle yargılayarak hayat, özgürlük ve mutluluk arayışına kast ediyorlar. Bu kişilerin isimlerini istiyorsanız komiteye açıklayabilirim. Ben bunların ilk kurbanlarından biriyim. Bu grup ‘Önce Amerika’ iddiacılarından bozma eski faşistlerden oluşuyor. Zenciler, Yahudiler ve diğer azınlıklar dahil herkesten nefret ettiklerini biliyorum. Muhtemelen kendi kendilerinden de nefret ediyorlar. Yasal yargı süreçleri dışında kurdukları mekanizmalarla Amerikan demokrasisini katlediyorlar.’’

Stander, HUAC komitesinin kendisini ‘Amerikan karşıtı gizli kapaklı işler yapan odak’ olarak tanımlıyordu böylece.

İşin bir de kirli ekonomik yönü vardı. Bu dönemde HUAC ile işbirliğine sıcak bakmayan bazı film şirketleri boykot nedeniyle batıyor, ve HUAC ile işbirliği yapan kişilerce ucuza satın alınıyordu. J. Edgar Hoover’ın başında olduğu FBI ise, ‘kara liste’ye girenlerin postalarını, telefonlarını takibe alıyordu.

Aralarında Charlie Chaplin, Orson Welles, Paul Robeson ve Yip Harburg gibi efsane isimlerinde olduğu 300’den fazla oyuncu, yönetmen, senarist, müzisyen, film, televizyon ve müzik şirketleri tarafından boykot edildi. Charlie Chaplin iş bulabilmek için ABD’yi terk etmek zorunda kaldı. Pasaport verilmediği için ABD’yi terk edemeyen bir çok sanatçı, ‘underground’ sektörde kayıt dışı sanatsal aktivitelerle geçinmeye çalıştı. Bazı senaristler ise, listeye girmemiş arkadaşlarının isimleriyle senaryolar yazarak meslekte varlıklarını devam ettirmeye çalıştılar. Eğlence sektöründen ‘kara liste’ye girenlerin sadece yüzde 10’u adını bir şekilde ‘devlet nazarında’ temize çıkarıp işine geri dönebildi. Diğerleri, kara listenin son bulduğu 1960’lara kadar dışlandı, meslek ve kariyerleri yok olmakla yüzyüze kaldı.

Hollywood’un ‘utanç listesi’

HUAC’a veya McCarthy’nin Senato komitesine ifade vermeye çağrılan aydın ve sanatçılara, sadece kendileriyle ilgili sorular sorulmuyordu. Aynı zamanda, edebiyat, sinema ve müzik dünyasında tanıdıkları komünistlerin adlarını da komiteye vererek Amerika’ya sadakatlerini ispat etmeleri isteniyordu. Ve bazı aydınlar, yaşamları boyunca utancını ve kara lekesini yaşayacakları bu iğrenç ihbarcılığı kabul ediyordu. Bunlardan en ünlüsü ise eski bir solcu olan yönetmen Elia Kazan’dı.

Elia Kazan, komitenin ülkede bir komünist kalkışması hazırlığı olduğu şeklindeki akıllara zarar komplo teorisini kabullendi ve komite ile işbirliği yapmamanın vatanseverce olmayacağı gerekçesiyle komiteye tanıdığı ‘komunistlerin’ isimlerini söyledi. Kazan, komiteye ihbarcılığından iki gün sonra New York Times’a ilan vererek davranışını savunacak ve diğer ‘liberalleri’ de mahalle baskısından çekinmeden komunistlere karşı açıktan tavır almaya çağıracaktı. İki yıl sonra gösterime girecek ve 8 Oscar kazanacak Rıhtımlar Üzerinde adlı filminde karakter Terry Malloy’un ağzından ihbarcılığını rasyonelleştirmeye devam edecekti. Kara liste kurbanları Kazan’a tepki gösterseler de Rıhtımlar Üzerinde’nin sanatsal niteliğine saygı gösterdiler. Kazan ise hayatı boyunca kınandı. 47 yıl sonra 1999 yılında Oscar Ödül Töreni’nde ‘yaşam boyu başarı ödülü’ne layık isim olarak açıklanınca Oscar tarihinde görülmemiş bir protesto kampanyası ile karşılaşacaktı. Steven Spielberg’den Sean Penn’e, Ed Harris’ten Nick Nolte’a kadar bir çok Hollywood ünlüsü, ayağa kalkmayarak veya alkışlamayarak Kazan’ı protesto edecekti.

Yaptığından pişman olan muhbir sanatçılar da vardı. Aktör Sterling Hayden 1963 yılındaki itirafında, ‘’Ben bir lağım faresi oldum. Muhbir oldum. Yakın arkadaşlarımı ihbar ederek ekmeklerinin elinden alınmasına sebep oldum’’ diye konuşacaktı. Hayden, 1986 yılında ölmeden önceki son 10 yılını da muhbirliğine duyduğu pişmanlığın etkisiyle alkolik ve depresyonda geçirecekti.

Gerçek aydın ve sanatçı fırtınalı günde belli olur

Günlük kazançları için, gücün rüzgarına yelken açan kaypak sanatçıların yanı sıra gerçek bir sanatçıya yakışan tutumu sergileyen cesur yürekler de vardı. İki kişiyi özellikle anmak isterim.

Satıcının Ölümü adlı klasiğin yazarı Arthur Miller da McCarthy’nin hedefindeydi ve kara listeye girmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Ama daha sonra karısı olacak Marilyn Monroe’nun cesareti sayesinde kurtuldu. Miller, McCarthy’e isimler vermezse hapis cezasıyla yüzyüze gelecekti. Kazan veya Hayden gibi muhbircilik yapsa kariyeri devam edecekti. Ancak yazdığı oyunları ifade özgürlüğünün sesi olan Miller muhbirlik yapamazdı. Susan Strasberg’in ‘Marilyn and Meadlı kitabında aktardığına göre, komitenin çağrısını öğrenen Marilyn öfkelenecek ve şöyle konuşacaktı:

‘’Bu p..çlerin Arthur’a bunu yapmasına izin vermeyeceğim. Arthur, komiteye gitmeli ve onlara ‘s..ktirin gidin’ demeli. Tabii ki biraz daha münasip bir dille.’’

Monroe’nun firması, ünlü aktristin, kamuoyuna açık şekilde Arthur Miller’a sahip çıkacağını öğrenince üstü örtülü bir tehditle onu vazgeçirmeye çalıştı: ‘’Bu profesyonel bir intihar olacak. Hayranların, kamuoyu seni reddedecek ve kariyerin belki de tamamen sona erecek!’’

Ancak Monroe kararlıydı. ‘’Bu or…spu çocukları artık bana ne yapacağımı söyleyemez’’ dedi. Monroe üzerindeki baskı arttıkça o da daha kararlı şekilde özgürlüklerden yana tavır aldı: ‘’benim kariyerime karşılık onun kariyeri durumu oluşmuşsa, halk ne der diye düşünmem’’.

Kitabın yazarı Susan Strasberg’in annesi ve Marilyn’in arkadaşı aktris Paula Strasberg, -ki kendisi de kara listeye girmişti-, arkadaşını şöyle vazgeçirmeye çalışacaktı:

‘’Marilyn bu adamlar ciddi. Önlerine çıkanın hayatını mahvediyorlar. Bak benim aktristliğim bitti. Julie Garfield 36 yaşında öldü. Larry Parks bir daha film yapamayacak. Yazar ve yönetmensen takma isimle bir şeyler yaparsın ama oyuncuysan kendini saklaman imkansız. En başarılı olacağın çağındasın. Haklı olduğunu biliyorum ama bu riski almaya değer mi? Arthur’un problemi sen onunla tanışmadan önce başlamış bir problem. Bırak o çözsün…’’

Marilyn arkadaşının uyarısını dinlemedi, en iyi yapmayı başardığı şeyi yaptı. Güzelce giyindi ve Arthur’un koluna girerek avukata onun yanında gitti. Kimsenin Arthur Miller‘a selam vermeye bile cesaret edemediği bir günde orada bekleyen gazeteci ordusunun karşısına Arthur Miller ile kolkola çıktı. Marylin’in desteği kamuoyunda Arthur’a sempati doğurdu. Arthur Miller, komiteye isim vermeyi reddettiği halde kamuoyu baskısı hisseden komite, ‘Amerikanın rüya kızının müstakbel kocasını‘ hapse göndermeye cesaret edemedi. Bir çok entelektüelin korkakça ve kaypakça davrandığı günlerde Marilyn ilkeli ve cesur bir kadın olduğunu ispatladı.

Cesur yüreklerden biri de, efsane folk şarkıcısıPete Seeger’dı. HUAC karşısındaki savunması, bir hukuk öğrencisine, fakültede öğrendiğinden daha fazla “hukuk bilinci” aşılar. HUAC’a karşı direnen aydınlar, genellikle Amerikan Anayasasının, “susma hakkı” veren 5’nci değişik maddesine(Fifth Amendment) atıfta bulunuyordu. Seeger ise, anayasanın ifade özgürlüğünü güvence altına alan birinci ek maddesine (First Amendment) dayanarak savunma yaptı. Gerekçesini ise komitede vatanseverlik oynayan şarlatanlara şöyle haykırdı;

“Sizin bu sorularınıza cevap vermeme hakkım var demiyorum. Sizin hiçbir Amerikan vatandaşına bu soruları sorma hakkınız yok diyorum. Tanıdığım insanlar, hayat felsefem, dini ya da politik görüşlerim ve kimlere oy verdiğim konusunda ne bana ne de bir başkasına soru soramazsınız”.

Where have all the flawors gone? (Söyle çiçekler nerede?)” şarkısını o zorlu günlerinde yazdı. Tam 17 yıl ‘kara liste’de kaldı. Amerikan müzik endüstrisi ve televizyonlar adeta o hiç yokmuş gibi davrandılar. Salonlar bile kapılarını ona ve grubu The Weavers’a kapattı. Arka sokakların izbe mekanlarında devam ettirebildi müziğini. Ona bunu yapan televizyoncu müzikçi kılığındaki şarlatanların hiçbirinin adı tarihe onurla geçmedi. Pete Seeger’ın adı ise tarihe altın harflerle kazındı. Malcom X ve Martin Luther King ile beraber hukuk için yürüdü. 1963’te Martin Luther King’in ünlü ‘Bir Hayalim Var Konuşması’nı yaptığı yürüyüşte on binlerce kişi onun “We Shall Overcome (Üstesinden Geleceğiz)” şarkısını söylediğinde oradaydı. 11 Eylül’den sonra Müslümanlara yönelik saldırılar başlayınca Detroit’e ülkenin en büyük camisinin olduğu şehre gidecek ve Müslümanlarla beraber ‘Bu ülke senin ülken’ şarkısını söyleyecekti. Sadece insanların değil, 90 yaşında bile ağacın, hayvanın hakkını korumak için de koşturmaya devam ediyordu.

Irak Savaşına tepkisine ise bizzat tanık oldum. 2003 yılının Şubat ayında New York sokaklarında savaşa tepki gösteren 1 milyon kişi ile beraber bu görkemli adamın arkasından yürüdük. O gün sadece New York değil bütün tarih peşinden yürüyormuş gibi heybetliydi bu ihtiyar adam.

Aaron Copland’ın 1953’te Başkan Eisenhower’ın yemin töreni programından çıkarılması Eisenhower için de Amerika için de utanç günü olarak anılıyor artık. Ronald Reagan bile 1980 başkanlık kampanyasında Copland’ın müziğini kullanarak adeta günah çıkaracaktı. Pete Seeger ise, 2009’da Barack Obama’nın yemin töreninin onur konuğu olarak davet edilecek ve orada can yoldaşı Woody Guthrie’nin, “This land is your land (bu ülke senin ülken)” şarkısını herkesle birlikte söyleyecekti.

Cadı avına çıkan ve çılgın paranoyalarına itiraz eden herkesi ‘vatan haini’ ilan eden HUAC üyeleri, Senatör McCarthy ve avaneleri tarihin kara sayfasında artık. Üç kuruşluk menfaatleri için onlarla işbirliği yapan aydınlar sanatçılar evlatlarına kara bir miras, sanatların silinmez bir leke bıraktılar. Ama, bu çılgınlığa, bu paranoyaya direnen sanatçılar sadece cesur yürekler olarak anılmakla kalmadılar, Amerikan demokrasinin bir sonraki kuşağa biraz daha sağlıklı ulaşmasının aracı olarak ülkelerine de en büyük hizmeti yaptılar. Gerçek bir vatanseverlik sergilediler.

Gerçek sanatçı, gerçek aydın, gerçek yazar, gerçek gazeteci zor günlerde belli olur. Çoğunluğun veya iktidarın estirdiği fırtınalarda, temel evrensel ilkelerde sağlam durarak ülkenin savrulmasına da engel olan demokrasi ve özgürlük sütunlarıdır onlar.  Ne mutlu böyle aydınlara sanatçılara ve ne mutlu böyle aydınları ve sanatçıları olan ülkelere…

You must be logged in to post a comment Login