Skip to content
Menu

Tarihin de bir tarihi var

CEMAL TUNÇDEMİR

18 Kasım 2023

Ortaçağda “Yüzyıl Savaşları” diye anılan savaşlar serisi sürerken 25 Ekim 1415 günü, İngiliz Kralın ordusu ile Fransız Kralın ordusu, bugün Fransa’nın kuzeyinde yer alan Azincourt’ta karşı karşıya geldiler. 

İngiliz milli tarihi, ‘Agincourt’ şeklinde adlandırdığı savaşta, Kral 5. Henry’nin çoğunlukla okçulardan ve vasıfsız askerlerden oluşan ordusunun, Fransız Kral 4. Charles’ın çoğu zırhlı şövalyelerden oluşan en az üç kat daha kalabalık ordusunu bozguna uğratmasını büyük bir coşkuyla aktarıyor. Bazı İngiliz kaynaklar, o gün 8 bin kişilik İngiliz ordusunun karşısında 120 bin kişilik Fransız ordusu olmasını destanlaştırıyor. 

Yine İngiliz milli tarihi, Agincourt’ta İngiliz okçuların zaferi getiren başarısının, savaşlarda zırhlı/atlı şövalye birliklerinin üstünlüğü çağını kapatarak, askerlik ve savaş tarihini yeniden yazmasını da gururla kaydediyor.  

Bu olağanüstü milli zafer, sonraki yüzyıllarda şiirlere, halk şarkılarına ve askeri marşlara konu oldu. 20’nci yüzyılda ise ulusal gurur kaynağı olarak kullanılan en önemli milli kahramanlık öyküsüne dönüştü. Her iki Dünya Savaşında da İngiliz hükümeti, ülkesini savaşa taşırken neredeyse bütün propagandasını “vatan-millet-Agincourt” hamaseti üzerine inşa edecekti. 

Bununla beraber, tarihte ya milli egoyu okşayacak ya da milli mağduriyet duygusunu pekiştirecek öyküler aramak yerine gerçekte neler olduğunu, nasıl olduklarını öğrenmeyi daha fazla önemseyen İngiliz tarihçilere göre gerçek, anlatılandan farklı. Dönemin resmi kaynakları, harcama belgeleri ile savaşa taraf ya da yakın diğer toplulukların kayıtlarını da göz önüne alan bu görece objektif tarih anlatısına göre, İngiliz milli tarihinin Agincourt Savaşı öyküsü neredeyse bir menkıbeden başka bir şey değil.  

İngiliz milli tarihinin Agincourt hikayesinde belgelenebilir tek gerçek, söz konusu tarihte iki ordunun savaştığı. Agincourt Savaşı konusunda dünyadaki en uzman tarihçilerden biri olan Anne Curry, savaşın gerçekleştiği küçük alana İngiliz ordusundan beş kat bir yana, iki kat daha büyük bir ordunun bile sığmasının imkansızlığına dikkat çekiyor. Savaş günü Fransız ordusu biraz daha kalabalık olsa da sayıca birbirine yakın iki ordunun o yıllarda sıkça gerçekleştirdiği meydan savaşlarından sadece biriydi.   

Savaştan sonra Fransa’nın bütün soyluları ele geçirilip kılıçtan geçirilmemişti. Agincourt’ta Fransız Ordusunun kaybı daha fazlaydı ama bu da savaş sırasında öldürülmelerinden kaynaklanmıyordu. İngiliz Kralı Henry’nin teslim olmuş Fransız esirleri öldürtmesinden kaynaklanıyordu. İnsanlığın bugün ulaştığı uluslararası hukuk normlarına göre savaş ve insanlık suçu bir vahşetten dolayı yani. Nitekim 2010 yılında aralarında ABD Yüksek Mahkemesi üyelerinin de olduğu bir grup hukukçunun, Washington DC’de oluşturduğu sembolik tarih mahkemesi, yargılama sonucunda Beşinci Henry’nin ‘savaş suçlusu’ olduğu hükmüne varacaktı. 

Dahası, İngiliz milli tarihinin iddiasının aksine, atlı zırhlı şövalyelerin belirleyici üstünlüğü dönemi bu savaşla ve İngiliz okçularla bitmedi. İngiliz milli tarihi dışında bütün dünya, sonraki yüzyıllarda top teknolojisindeki gelişmelerin zırhlı şövalyelerin üstünlüğü çağını bitirdiğini biliyor.

Agincourt Savaşı, İngiliz Kralı Beşinci Henry’nin stratejik olarak hezimetle sonuçlanan Fransa seferindeki tek taktik zafer olduğu için Henry’nin sarayı tarafından olağanüstü abartılmıştı. Sonraki yüzyıllarda İngilizleri bu saray yalanı etrafında birleştirecek asıl faktör ise savaşla ilgili en popüler kaynak olacak Shakespeare’in ‘Beşinci Henry’ oyunuydu. Shakespeare’in savaştan yaklaşık iki asır sonra yazdığı zafer öyküsü, o dönemde Avrupa’nın diğer uluslarının başarı ve ilerlemeleri karşısında aşağılık kompleksi yaşayan İngilizlerin gurura aç zihniyet evreninde gerçeğin yerini kolaylıkla alacaktı. 

Shakespeare’in yaşamında tanıklık ettiği tek iktidar değişimi, Tudor Hanedanlığının son temsilcisi olan Kraliçe 1.Elizabeth’in 1603 yılında veliahtsız ölümüyle Stuart Hanedanından Kral 1. James’ın tahta çıkışıydı. Tahtın gücünün kısıtlanacağı, nihayetinde parlamentonun bir “kuvvet” haline gelerek devlet iktidarının merkezine yerleşmeyi başaracağı yüzyılın, İngiltere’nin en kaotik ve en uzun yüzyılının başlangıcı olacaktı bu taht ve hanedan değişimi. 

Shakespeare, o yıllarda geçmiş İngiliz kralları hakkında art arda yazdığı oyunlarla, İngiliz bilinçaltı birikiminde, monarşinin, manevi ve şiirsel bir karakter kazanmasında ve İngilizliğin merkezine yerleşmesinde çok önemli bir rol oynayacaktı.  

Oxford Üniversitesinin Shakespeare Araştırmaları merkezini de yöneten Profesör Emma Smith, bir röportajında, monarşi öykülerinin halk üzerindeki gücünü fark eden Shakespeare’in, eserlerini yaratmada kral öykülerinden fazlasıyla yararlandığını anlatırken ekleyecekti: “Ondan sonraki yüzyıllarda ise monarşi kendisini anlamlandırmak için büyük ölçüde Shakespeare’in öykülerinden yararlanacaktı.

Örneğin bu yıl İngiliz tahtına çıkan Charles, gençlik yıllarında Shakespeare oyunlarında rol oynayacak, veliahtlığı süresince Kraliyet Shakespeare Kumpanyası (RSC) başkanlığı yapacak, önemli her konuşmasında ondan alıntılar yapacak kadar Shakespeare hayranı bir isim. 

“Kral 3. Charles” unvanıyla tahta çıktığı 6 Mayıs 2023 günü taç giyme töreni sırasında, kraliyet tacına, birçok seçenek arasından, Beşinci Henry’nin Agincourt Savaşında taktığı ünlü yakutu takmayı tercih edecekti.  

Gel gelelim, İngiliz milli tarihinin hala ‘insanlık tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri’ gibi görmekte ısrar ettiği Agincourt Savaşından Fransız milli tarihinin ise neredeyse hiç haberi yok. Fransızların orta çağa pek düşkün tarihçileri için bile böyle bir savaş sanki hiç olmamış gibi… 

Savaştan bahsetme gereği duyan Fransız kayıtlarına göre ise bir gece önce yağan sağanak yağmurun oluşturduğu çamur deryasına ağır zırhları nedeniyle saplanıp hareket avantajını kaybeden atlı şövalye birliğinin İngiliz okçulara kolay hedef haline gelmesinden, yani kazara sonuçlanmış sıradan bir muharebeden fazla bir şey değil. Fransız milli tarih kitapları onun yerine, Agincourt’tan birkaç yıl sonra Jeanne d’Arc’ın Orleans’da ve Patay Savaşında İngilizleri bozguna uğratışını ya da ‘Büyük Kral’ Birinci Fransuva’nın liderliğinde İsviçre Federasyonuna karşı Marignano Savaşındaki büyük Fransız zaferinin şanlı öyküsünü anlatmayı tercih ediyor. 

Elbette ki, geçmişe bu derece taraftar abartılığında ve seçici bakmak, sadece İngiliz veya Fransız milli tarihine özgü değil. Dünyadaki bütün milli tarihler, nihayetinde milli kanallar için çekilmiş birer kahramanlık dizisi senaryosundan fazla bir şey değil. Bu perspektiften bakılan mazi, masallardaki siyah-beyaz zıtlığı kadar net. Tarih, “az sayıdaki bizimkilerin”, iyiliği, kahramanlığı, merhameti, cesareti, adaleti, mertliği, fedakarlığı, mağduriyetleri ile “çok sayıdaki onların ve yerli işbirlikçilerinin” kötülükleri, azgınlıkları, kahpelikleri, zalimlikleri, korkaklıkları ve çıkarcılıklarının öyküsüdür. Yine tarih, bizim dünyaya medeniyet ve adalet taşıyan “fetihlerimiz”, “seferlerimiz”, “göçlerimiz” ile onların dünyaya kötülüğü, sömürüyü, despotizmi yaymak için yaptığı “işgallerin”, “saldırıların”, “yayılmacılıkların” kronolojisidir.   

Bu çocuksu gözle tarihe baktığımızda mazideki insanlar siyah beyaz zıtlığında iki karaktere ayrılır. Bir yanda bizim merhametli, cesur, adil ve yakışıklı Ayhan Işık’lardan oluşan kahraman atalarımız, diğer yanda onların, elinden düşürmediği tavuk buduyla sürekli abartılı kahkahalar atarak yakıp yağmalayacak köy, tecavüz edecek kadın arayan korkak ve çirkin Erol Taş’lardan oluşan ataları…  

Esasında, az sayıda insan, meşrebine göre, “eğitimle farkındalığa ulaşma”, “nefis terbiyesi” veya “özeleştiri” gibi yollarla kısmen terbiye etmeyi başarsa da evrimsel süreçte edindiğimiz ve üzerimizde güçlü şekilde etkisini sürdüren ilkel eğilimlerimizin kolektif yansımasıdır bu… 

Örneğin, hepimiz, kişisel geçmişimizi düşünmeye başladığımızda, hafızamız, hayatımız boyunca hep ne kadar iyi niyetli, dürüst, vefalı, yardımsever, cesur bir insan olduğumuzu ve yine nasıl hep haklı, samimi veya mağdur tarafta olduğumuzu gösteren hatıraların geçit törenine döner. 

Otobiyografi kitapları arasında mesela nasıl kifayetsiz bir komutan, yolsuz bir kamu yetkilisi, hukuka değil kariyere veya sosyo-politik çatışmaya inanan bir yargıç, kendisinden güçlülerin önünde ezik kendinden güçsüzleri zalimce ezen bir hükümdar, kazancını borçlu olduğu insanları dolandıran bir iş insanı, kudretperest çıkarcı veya manipülatör bir gazeteci, kalbi şüphe özel yaşamı çelişki dolu bir din adamı, genel dünya bilgisi bir yana görev yaptığı ülke veya alan hakkında bile cahil bir diplomat olduğunu ifşa ve itiraf eden bir hatırat örneği yok. Ya da çok çok nadir…  

2015 yılında yaşamını yitiren New York Times köşe yazarı David Carr’ın 2008 yılında yayınlanan ‘The Night of the Gun’ adlı müthiş anı kitabı, hatırat türünün bu yanılsamasının dışına çıkma çabasından ötürü haftalarca gündem olacaktı.  

Yaşamının önemli bir bölümünü alkol ve uyuşturucu bağımlısı olarak geçiren Carr, sefil bir bağımlı yaşamından sıyrılıp, ülke politikası ve kültürel yaşamına tesiri olan bir köşe yazarına dönüşmesinin etkileyici öyküsünü yazmaya başladığında, yıllardır sürdürdüğü medya eleştirmenliğinin ona kazandırdığı gazetecilik etiği ile çelişki yaşaması kaçınılmazdı. 

İyi gazeteci, tıpkı iyi bilimci gibi, (önyargılarına hitap eden) öykünün büyüsüne kendisini kaptırmaz. Öyküsüne uymayan, hatta öyküsünü tekzip eden gerçekleri görmezden gelmez. Tam olarak böyle mi düşündü bilmiyorum ama nihayetinde Carr, yaşam öyküsüne bir senaryo yazarı gibi bakmaktansa, bir haberin detaylarını araştıran muhabir gibi kendi geçmişinin peşine düşmeye karar vermişti. 

Hatıralarındaki her olayın bütün taraflarının bakışı da anılarında yer almalıydı. Anılarındaki diğer karakterler, paylaşacağı hatıraları nasıl anımsıyordu? Belgeler, somut bilgiler hatırasının neresini destekliyor, neresini tekzip ediyordu? Okuyucularının bunları da bilmeye hakkı vardı. 

Üç yıl boyunca, her hatırasının (on yıllardır görüşmediği eski karısı, eski sevgilileri, bazı eski arkadaşları da dahil) 60 tanığına veya tarafına bizzat ulaşıp, hatırladığı olayları, onların da gözünden dinleyip, anıların geçtiği yerlere gidip, tutuklanma kayıtlarına kadar resmi arşivleri inceleyip belgeler ışığında anılarını yeniden yazacaktı. Sonuçta, hep övüne geldiği bazı hatıraları bile, onu da rahatsız edecek bir profil ortaya çıkaracaktı.

Örneğin, öyküsünü kendi başına kaleme aldığında, ikiz kızlarını tek başına büyüten, başlangıçta sefil ve yoksul bir yaşamları olsa da bir noktadan sonra onları müreffeh bir yaşama kavuşturan fedakâr, entelektüel ve saygın bir baba portresi oluşuyordu. Öyküsüne diğer kahramanlarının anlatısını, perspektiflerini ve belgeleri eklediğinde ise, böylesi hasletlerinin yanı sıra, uyuşturucu almak için gitmesi gerektiğinde iki küçük kızını soğuk bir arabanın içinde kapalı bırakmakta bir an bile tereddüt etmeyen bir baba, geçimsiz bir arkadaş, eski karısı ve en az iki sevgilisine şiddet uygulayan bir erkek olduğu gerçeği ile de yüzleşiyordu. 

Yıllar boyunca pek çok kez anlattığı bazı çok önemli hatıraları ise, tanıklar ve belgeler ile yüzleşince trajikomik ölçüde ters yüz olacaktı. 

Örneğin, kitabına adını veren ‘tabancalı gece’… 

1980’lerde, Minneapolis’te çalıştığı yerel gazeteden kovulduğu o günün uyuşturucu ve alkolle iyice bulanıklaşmış gecesinde hararetli bir tartışma yaşadığı arkadaşı tabancasını çekip Carr’ın başına dayamış ve Carr’a hiçbir zaman unutamayacağı korku dolu anlar yaşatmıştı. 20 yıl sonra buluşup da olayı yeniden hatırlattığı arkadaşı Carr’ı sabırla dinledikten sonra gülümseyerek, “Anlattığın her şey doğru, tek bir kısmı dışında. Benim hayatım boyunca hiç tabancam olmadı. Senin tabancan vardı” karşılığı verinceye kadar… 

O güne kadar sayısız ortamda paylaştığı o korkunç anısını yeniden ve diğer tanıklardan da araştırmaya başladığında, kafasına kimsenin silah dayamadığını, gerçekte o gece kendisinin, silah çekerek arkadaşının kafasına dayayan kişi olduğu gerçeğiyle yüzleşecekti.

Eğer, hafızam hayatımın en kötü gecelerinden birinin öyküsünü bile bu derece ters yüz edebiliyorsa, diğer bütün sıradan günlerimi, yaşamımı, öykümü gerçeğe uygun hatırladığımdan nasıl emin olabilirim?” diye sorgulayacaktı kendisini. 

İşte bütün bu kitap, ‘tabanca aslında kimin elindeydi’ meselesi hakkında…” notunu düşecekti kitabının başında. 

Kitabından ve o günlerdeki röportajlarından, Carr’ın, kendisini haklı, mağdur ya da kahraman yapmayan anlarını hatırlamamasını, ya da olan biteni, kendisini sadece haklı, mağdur ya da kahraman yapacak şekilde hatırlamasını nasıl tuhaf bulduğuna tanık oluyoruz. Daha da ilginci bazen diğer tanıklar da farklı şeyler hatırlayabiliyor. 

Aynı olaya baktıkları halde nasıl farklı bir şey görebiliyorlardı? 

Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın 1950 yapımı “Rashomon” adlı filmini seyretmiş olanların yadırgamayacağı bir sehiv bu… 

Ormanda öldürülen bir samuray ve tecavüze uğrayan karısının öyküsünü, tecavüz zanlısının, olaya tanık olan bir oduncunun, kadının ve ölen samurayın ruhunun (medyum aracılığı ile) gözünden ayrı ayrı dört kez dinleyen yargıç ile beraber, aynı öykünün farklı detaylarını değil adeta dört ayrı öyküyü seyretmiş oluyoruz. Tanıklar bilerek yalan konuşuyor değiller. Ne görmüşlerse olduğu gibi anlatmaktadırlar. Ama işte aynı olayla ilgili ortaya birbirinden farklı öyküler çıkıyor. Çünkü görmek, sadece biyolojik bir tepki değil, psiko-sosyal bir eylemdir aynı zamanda. 

Bu çok önemli film ve filmin esinlendiği öykü, sıkça yanlış ifade edildiği gibi bize “gerçeğin göreceli olduğunu” göstermeye çalışmıyor. Tek bir bakışın, bütün gerçeği ‘kavramaya’ yetmeyeceğini göstermeye çalışıyor. Bu çok objektif olmaya çalışan bir bakış olsa bile… 

Nitekim, son derece şeffaf ve meydan okuyucu çabasına rağmen, David Carr da kendi geçmişine tamamen ışık tuttuğuna herkesi ikna edemiyor. Yazarı olduğu New York Times’ın kitap eki bile, kitabın anlatım ustalığını ve olağanüstü özgün yaklaşımını övüp alkışlarken, Carr’ın yaşamındaki birçok karanlık noktaya farkındasızlığını ise eleştirecekti. Örneğin, kadınlara şiddetini, hemen her defasında sadece o an etkisinde olduğu alkol veya kokaine bağlayıp (her alkol içen şiddet eğilimine girmiyor), kişiliği, yetişme tarzı, çocukluğu veya babasıyla ilişkilerinin bu eğiliminde rolü olabileceğini hiç düşünmemesi, konuşmaması, sorgulamaması gibi…

Tamamen objektif olma amacına rağmen, kendi yaşam öyküsüne, çoğu zaman farkında bile olmaksızın, sansür uygulamak da elbette ki sadece Carr’a özgün bir sorun değil. 

Dostoyevski, itirafname romanı Yeraltından Notlar’ın meçhul anlatıcısının ağzından, her insanın, sadece en yakınındaki birkaç insan ile paylaştığı anıları olduğundan bahsediyor. Devamında, bazı anılarımızı ise sadece kendimize sakladığımızı, en yakınımızdaki insanlarla bile paylaşmadığımızı ekliyor. Ve nihayetinde hepimizin kendimize bile hatırlatmaktan, konuşmaktan kaçındığımız için hatırlamadığımız anılarımız da olduğuna dikkatimizi çekiyor. Dostoyevski’den yüzyıl sonra Fransız şair Paul Valery’nin, “insanın en gizli sırları kendisinden gizledikleridir” derken kastettiği de bu olsa gerek.    

18’nci yüzyıl Alman şairi Heinrich Heine’in, “Gerçekleri anlatan bir otobiyografi yazmak neredeyse imkânsızdır” sözünü alıntılıyor Dostoyevski devamla, çünkü “insan kendisi hakkında yalan söylemeye mahkûm”.   

Eğer bir insanın, başından sonuna bizzat tanığı olduğu bir yaşam hakkında tamamen gerçeği anlatan bir otobiyografi yazması bile imkânsızsa, tamamen gerçeği anlatan, tamamen objektif bir tarih yazılması mümkün olabilir mi? Tarihyazım bilimini, son yüz yılda fazlasıyla meşgul eden sorulardan biri bu…  

Tabii ki bu soruya yanıt ararken akılda tutulması gereken ilk gerçek tarihçilerin de insan olduğudur.     

On yıllarca birçok biyografi ve tarih kitabına editörlük de yapmış yazar Richard Cohen, 2022’de yayınlanan “Geçmişe Şekil Veren Öykücüler” alt başlıklı, okuması pek keyifli kitabı “Tarih Yazanlar”da (History Makers), 2000 yıl boyunca tarih algımıza şekil vermiş birçok önemli tarihçinin kişisel öykülerinin, düşüncelerinin, inançlarının, komplekslerinin ve diğer kişisel özelliklerinin, tarihten konu seçimlerinde ve tarihi öyküleştirmelerinde nasıl güçlü rol oynadığına dikkatimizi çekiyor. 

E. H. Carr’ın, “Tarihi incelemeye, tarihçileri inceleyerek başlamalı” öğüdünü kitabına giriş nüktesi yapmış Cohen. 

20. Yüzyıl İngiliz tarihçi ve diplomatı E. H. Carr, Cambridge Üniversitesinde verdiği derslerin derlendiği, 1961 tarihli önemli çalışması (What is History?), tarihyazım biliminin “tarih nedir?” tartışmalarında kilometre taşı olmuş bir tarihçi.  

“Tarihin gerçekleri” ile “geçmişin gerçeklerinin” çoğu zaman örtüşmediğine dikkat çekiyor örneğin E. H. Carr söz konusu çalışmasında. 

Geçmişin gerçekleri, balıkçı tezgahındaki balıklar gibi belli bir yerde topluca alınmayı bekliyor değil. Ucu bucağı olmayan, çoğu yeri ulaşması zor ve karanlık bir okyanusta yüzen balıklar gibiler. Tarihçinin bu okyanusta ne yakalayacağı, bazen tesadüfe ama çoğunlukla da tarihçinin okyanusta avlanmak için seçtiği bölgeye ve ne tür bir ağ veya olta kullandığına göre değişir. Bunları belirleyen temel şey de nihayetinde ne tür bir balık yakalamak istediğidir. 

Tarihçinin ideolojik, kültürel, politik görüşleri bir yana, muktedire yakınlık, servete paraya şöhrete düşkünlük, aşık olmak, aşkınca reddedilmek, akademik çekişmelerde tarafgirlik, akademik kifayetsizlik, ana dili dışında dil bilmemek, elit entelektüel çevrelerde saygı görmemek, kozmopolit kent düşmanlığı, taşra nefreti, halkı hakir görmek, sorgulayıcı aydınları dış güçlerin taşeronu görmek, sınıfsal eğilimler, aşağılık kompleksi, ego, aşağılık kompleksi, ırkçılık gibi bazısının varlığının bile farkında olmadığı özellik ve eğilimleri de tarihten öykü seçimine, anlatısına ve yaklaşımına yön verir. 

Öyle ki Cohen’e göre tarihçinin fiziği, bedensel özellikleri bile tarihe bakışında rol oynayabiliyor. 

Aydınlanma sonrası tarihte uzunca bir süre Roma tarihine bakışa yön vermiş, müthiş anlatım gücü ve muazzam tarihsel detaylarıyla bir tarih klasiği olan “Roma İmparatorluğunun Gerilemesi ve Çöküşü” kitabının yazarı Edward Gibbon örneğin… 

Gibon, sırf, o dönemdeki kilise dogmatizmine ve bağnazlığına karşı tartışmalarda Aydınlanmanın tezlerini güçlendirmek için Roma’nın çöküşünü, neredeyse tamamı ile Hristiyanlığa bağlamaya çalışıyor eserinde. 

Bugün artık pek doğru kabul edilmeyen bir tarih okuması onunki. Çünkü Roma, Hristiyanlık öncesi de en fazla harcamayı tapınaklara yapıyordu. Hem, çok daha Hristiyan olan Doğu Roma (Bizans), Roma’nın çöküşünden sonra bin yıl daha ayakta kalmıştı. 

Kifayetsiz imparator ve idarecilerden, askeri gücün siyasi hırsları olan generallerin ya da çetelerin kontrolüne geçmesine, barbar akınlarından sistemleşen yolsuzluktan ekonomik krizlere, idari bölünmelerden, coğrafi olarak aşırı büyümenin bütün hazineyi askeri harcamalara teksif etmeye mecbur bırakmasına kadar bir dizi önemli nedeni görmezden gelip bütün çöküşü Hristiyanlığa bağlamak açık ki bağnazca bir okumaydı. Bağnazlık, bir fikre, inanca, ideolojiye, iddiaya aksini ya da diğer olasılıkları asla kabullenmeksizin saplantıyla bağlanma, hemen her şeyi ona göre açıklama, ona bağlama, ondan görme eğilimini ifade ediyor sonuçta. Churchill’in yakındığı gibi, “sadece aklını değil, mevzuyu da hiç değiştirmeme” işi yani… 

Peki fiziksel özelliklerinin Gibon gibi okuyan düşünen birisine bağnaz bir bakış cüreti kazandırmasıyla ilgisi neydi? Çağdaşlarının fiziksel görünümü nedeniyle ‘yel elması’ lakabıyla tahkir ettikleri Gibbon’un, kısa boyu, obezliği, tuhaf renkli saçları ve yüz şekliyle çekici olmaktan epeyce uzak birisi olmasına dikkat çekiyor Cohen. 

Sağlıklı olma dışında, belli bir fiziksel görünümü ideal kabul etme yerine özgüvenle aşabileceği bu sorunu, fazlasıyla sorun ederek kompleks yaşar olmuştu. Bütün evlilik tekliflerinin hem de aşağılayıcı şekilde reddedilmesi daha 20’li yaşlarında Gibbon’u duygusal olarak beklentisiz bir insan yapacak ve bu da onun soğukkanlı bir şekilde bağnaz bir analist olmasında rol oynayan sebeplerden biri olacaktı.  

Kişisel hırsları, eğilimleri, nefretleri, tutkuları, kompleksleri bir yana bütün tarihçiler de her insan gibi bazen çok güçlü, bazen zayıf bir imanla da olsa bir öyküye inanırlar. Tarihi de önyargılarına, tartışmalarına, açıklama tarzlarına hitap eden bu öyküye göre kurgulama eğilimine sahipler. Bir tarihçinin tarihini, diğerinin öykü olarak görebilmesini, tarihin kendisi kadar eski bir öykü yapan şeydir bu. 

Cicero’nun “tarihin babası” olarak andığı Herodot’u, Cicero’dan yüzyıl sonra yaşayan tarihçi Plutark, “yalanların babası” olarak anacaktı örneğin. Fanatik bir Platoncu olan Plutark ise, birçok biyografi ve öyküsünü Epikürcülere ve Stoacılara olan keskin karşıtlığını meşrulaştıracak şekilde aktarmaktan çekinmeyecekti. 

Nihayetinde tarih sözcüğünün Batı dillerindeki karşılığı olan ‘history’ ile ‘öykü’ anlamındaki ‘story’ aynı kökten geliyor. Modern çağa kadar da birbirinin yerine aynı anlamda kullanılıyordu. Shakespeare’in sadece edebiyat değil tarihyazım biliminin de konusu olması bundan. 20’nci yüzyılda bile İngiliz tarihçi A. J. P. Taylor, tarihi, “öykücülüğün bir başka formu” olarak tanımlamaktan çekinmeyecekti.  

Tarihin, öykücülükten ayrı bir uzmanlık dalı adı olarak ayrışması modern dönemde gerçekleşti. Aydınlanma yazarları, tarihsel çalışmalara, rasyonel ve deneysel dayanaklar arama çabası ile bu sürece ivme kazandırdı. Aydınlanma ile klasik öykücü, takvimci veya vakanüvislerin yerini profesyonel tarihçiler almaya başladı. Ulusçuluğun yükselişi ile profesyonel tarihçiliğin yükselişi beraber gerçekleşti. 

Fransız Devriminin eseri olan ve vatandaşlığı en üst kimlik gören uluslaşma süreci, iletişim ve ulaşım teknolojisinin çok daha kısıtlı olduğu çağların düzeni olan klancılığa, mezhepçiliğe, sultanlığa, derebeyliğe, doğumla ya da ekonomik güçle kazanılan asalet statü sınıflandırmalarına kıyasla, eşitleyici, insan topluluklarının ufkunu genişleten, vatandaş kavramını etnik, kültürel, dini, lokal aidiyetlerin üstünde evrenselleştirerek demokrasi ve cumhuriyete ideal bir zemin hazırlayan uygar bir sıçramaydı. İnsanlık tarihinin ürettiği en muhteşem politik mekanizmaydı. 

Ne var ki, ‘evrensel vatandaşlık’ yani sınıfsal, etnik, ırksal, dinsel, dilsel, cinsel, siyasal, resmi kimlik ve unvanlarına bakılmaksızın herkesi eşit vatandaş olarak gören “ulus” iddiası yerini, birçok yeni ulus devlette, kanı ve soyu yücelten, ülkeyi sadece belli bir etnik kökenden gelenlerin malı gibi gören kökenci (etnik) bilince bırakacaktı.  

Ulus olarak, kendini geliştirmeye ihtiyacı olan bir sosyal yapı olduğu, kendisinin daha iyi bir versiyonu haline gelmesi gerektiğini, değişim arayışını telkin eden ilericiliği terk eden bu kökenci(etnik) ulusçuluğun, kendisinin ezelden, kültürel ve genetik olarak net, necip ve seçkin bir ulus olduğu inancına sarılınca, irticai ve tutucu bir güce dönüşmesi çok sürmedi. Kökenci ulusalcılık, geleceğe bakmayı bırakarak bütün bakışını tarihe, çoğunlukla da tarihin mitoloji ile iyice karıştığı antik derinliklere teksif ederek kendisine uyarladığı tarihsel destanlarda boğulmaya başladı.   

Böylesi nasyonalizmin, kendisi dışındakilere, komşularına nefretini ve onlardan üstünlüğünü meşrulaştırmak, muhafazakâr doğası gereği binlerce yıldır aynı olduğu iddiasını pekiştirmek için yoğun bir tarihsel öykü üretimine, bunu gerçekleştirecek milli tarihçilere ihtiyacı açıktı. Milli tarihçilerin mi bu tür bir kökenci uluslaşmayı yarattığı, uluslaşmanın mı bu milli tarihçi kuşağını yarattığı tarih bilimciler arasında, bazen yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan tadı verecek kıvamda tartışmalara neden olmayı sürdürüyor.

Fransız devrimin getirdiği radikalizme de ona bir tepki olarak gelişen Alman milliyetçi hareketine de aynı ölçüde mesafeli olan Goethe, daha 1817’de, “nasyonalizm kadar tarihi tahrip eden bir yaklaşım olmadığından” yakınacaktı. Tarihi en fazla tahrip eden yaklaşımın, tarihsel mirası koruma konusundaki en iddialı yaklaşım olması ironik görünebilir ama eşyanın tabiatına uygun bir durum. İnsanda narsizm dozu arttıkça öz farkındalığın azalması gibidir bu…

Nasyonalizmin altın çağının başladığı 19’ncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren bütün dünyanın antik çağlara kadar uzanan muazzam bir kurgusal tarih üretimine sahne olması tesadüf değil. ‘Destanlar’, ‘menkıbeler’, ‘söylenceler’, edebi, antropolojik, felsefi, filolojik, kültürel, sosyo-psikolojik araştırma konuları olmak yerine, tarihsel, lafzi gerçekler gibi kabul edilir oldu. 

Bir İngiliz tarihçi, “ulus milliyetçiliği çok yeni ama kendisine kadim bir tarih ve gelenek yarattı” diye eleştirecekti bu gidişatı. 

Yapısalcıdüşüncenin ve antropolojinin en önemli isimlerinden biri olan Claude Lévi-Strauss, modern ulusların tarihinin, modernlik öncesi toplumların mitlerine benzerliğine dikkat çekmekten kendini alamayacaktı. 

Yetişkinlik yaşamımın çok büyük bölümünü farklı kıtaların farklı ülkelerinde geçirmiş müzmin bir ecnebi olarak, kendi milli politik tarihini en az 3-5 bin yıl gerideki, çoğu aynı öykünün farklı versiyonları olan mitolojik öykülere dayandırmayan bir kökenci milliyetçilikle henüz karşılaşmadım. 

Asya’da, Afrika’da 40-50 yıl önce kurulmuş devletler, istihdam ettikleri milli tarihçiler ile, birkaç bin yıl geriye uzanan “ulusal tarihler” icat etmekle meşgul. 

Sıkça ‘nevzuhur’ diye aşağılanan 250 yıllık ABD’de bile “beyaz Amerikan nasyonalizmi”, antik Yunan uygarlığına kadar uzanan bir “milli tarih” inşa ediyor kendisine. 2000 yıllık kadim Amerikan milli tarihini, haliyle, zamanlar üstü erdemin tek sancaktarı görüyorlar.

Bu beyaz Amerikan milliyetçiliğinin gözünde Batı dışındaki dünya, tarih boyunca hep kötülük, fitne, fesat, yıkıcılık, işgal, hükmetme peşinde olmuş mütecaviz, cahil ve barbar bir dünya. Bu yüzden de beyaz Batının, diğer coğrafyalara en korkunç silahlarını kullanarak zorla gitmesi bile bir “fetih (conquering)”. Medeniyet, adalet, kalkınma götürme gayreti. Aleme nizam verme vazifesi… 

Diğer bütün milli tarihçiler gibi onlar için de tarih, tıpkı ünlü klişedeki gibi, sadece, “hatırlanmasını tercih ettikleri şeylerden ibaret”. ABD’nin veya diğer Batı krallıklarının geçmişindeki koloni sömürülerini, işgalleri, köleliği, farklı millet ve inançlara zulümleri, haksızlıkları görmezden gelmeyi tercih ettiklerinde, bunlar hiç olmamış inancına kapılıyor ve tarihteki bütün kötülüklerin sadece ‘Batı dışındakiler’ tarafından işlendiğine kolayca ikna oluyorlar. The Evening Star gazetesinden Philander Chase Johnson’ın yarattığı kurgusal Senatör Sorghum karakterinin, 1902 yılındaki bir tefrikasında, “arkadaşınızın vicdanı çok temiz” iltifatına, “hayır, hafızası çok berbat” karşılığı vermesi gibi…   

Tarihe bakış ile uluslaşma süreci arasındaki bağa ilk dikkat çeken tarihçilerden biri olan Ernest Renan, daha 19’ncu yüzyılda, ulusu, “kolektif hatırlamadan daha çok kolektif unutmanın birleştirdiği yapı” olarak tanımlayacaktı. Yani ulusu bir araya getiren öz, hatırladıkları değil, hatırlamamayı tercih ettikleriydi.  

20’nci yüzyıl Avrupa tarihçiliğinin önemli isimlerinden biri olan Karl W. Deutsch, milleti, “ataları hakkında ortak bir yalana ve komşuları hakkında ortak bir nefrete sahip insan topluluğu” şeklinde hicivle tanımlarken Renan’ın tespitini kast ediyordu. Bir başka 19’ncu yüzyıl tarihçisinin, milleti, “aynı uydurma tarihe inanan insan topluluğu” şeklinde tanımlarken yaptığı hiciv gibi… 

Kimlik ve toprak uyuşmazlıkları, kurgusal tarih üretimine en fazla zemin olan tartışmalardır. İki komşunun kendileri veya birbirleri hakkında üreteceği kurguların çelişmesi de kaçınılmazdır. Atmosfer tamamen bu öykülerin gazıyla dolduğunda ise küçük bir kıvılcım herkesi yakacak büyük yangınlara yol açabilir. 

Churchill, bir defasında Balkan halkları için, “tüketebileceklerinden çok tarih üreten insanlar” nitelemesi yaparken, bir yönüyle tek yanlı aşırı tarih üretiminin ne tür sonuçlara yol açabileceğini öngörüyordu. Nitekim Churchill’in tespitinden yarım yüzyıl sonra, Sovyetler dağıldığında, örneğin Hırvatlar ve Sırplar, ilk iş olarak, birbirlerinden nefret etmek için muazzam miktarda tarihsel sebep üretmeye koyulacaktılar. BBC’nin Balkanlar konusunda uzman gazetecisi Misha Glenny, Moskova’dan bağımsızlıklarını kazanan Doğu Avrupa ülkelerini anlattığı 1991 tarihli kitabına ‘Tarihin Yeniden Doğuşu’ adını vermekten kendini alamayacaktı.

Bu farkındalığa sahip olmasında, Churchill’in devlet adamlığının yanı sıra, İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlatan tarih ve biyografi kitapları nedeniyle 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülü ile ödüllendirilmiş bir tarih yazarı olmasının da payı olabilir. Tarihin, bugünkü ihtiyaçlar, politikalar, savaşlar için, tıpkı Wikipedia sayfaları gibi kolayca “editlenebilir” olduğunu bilebilecek yazarlık deneyimine sahipti. Bağlamından biraz koparılmış olsa da “Ben yazdığım için tarih beni iyi anacak” şeklinde özetlenen kinayesi de onun ‘hafıza editörlüğü’ becerisini anlamamıza yardımcı olabilir. 

20’nci yüzyılın en önemli tarihçilerinden biri olan Eric Hobsbawm da ‘Geleneğin İcadı’ başlıklı çalışmasında, toplumsal hafızanın, ulusu bir araya getirmek için yakın geçmişte uydurulmuş birçok şeyi nasıl yüzlerce hatta binlerce yıllık gelenekler sanabildiğine dikkatimizi çekiyor. 

Uzun 19. Yüzyıl” üçlemesi ve “Kısa 20. Yüzyıl (Aşırıların Çağı)” gibi klasikleşmiş tarih kitaplarının yazarı bu komünist tarihçi, ‘nasyonalist tarih’ eleştirileri ile, tarihin, ‘hep haklı olduğumuzu ispatlamaya çalışan’ değil, gerçeği arayan, en azından gerçeğe ulaşmayı hedefleyen bir bilim olarak da görülmesine katkısı olan tarihçilerden biri. 

Haşhaş ve afyon çiftçisi, eroin bağımlısı için neyse, milli tarihçi de nasyonalist için odur. İkisi de piyasasına hammadde arz ederler” diye yazacaktı bir defasında Hobsbawm. Tarihe uyuşturucu bakışın uyuşturucudan çok daha tehlikeli olabileceğini görecek kadar da uzun bir ömrü oldu. 

Eskiden, tarihçiliğin, örneğin nükleer fizik gibi tehdit potansiyeli yüksek bir iş olmadığını düşünüyordum. Ama artık öyle düşünmüyorum” diye hayıflanacaktı. 

Nitekim, Hitler’in de Mussolini’nin de iktidarları, tamamen uydurulmuş birer milli tarih akışı üzerine kuruluydu. Her iki rejimin de çağdaşları olan diğer rejimlerin çoğundan daha fazla tarihçi yetiştirip istihdam etmeleri boşuna değildi.  

Bu tarihçiler, öncelikle, tarihe son derece narsist bir bakışa sahipti. Biz tarihin en özel, en saf kan, en üstün, en güzel hasletlere sahip milletiyiz. Kimse bizim gibi olamaz. 

Bu üstünlük vehminden dolayı paranoya da kaçınılmazdı. Bize bizden başka dost yok. Bizden olmayan herkes varlığımıza potansiyel tehdittir. Çünkü bizden olmayan herkesin bütün mesaisi, içimizdeki hainlerle beraber bizi yıkmak için çalışmaktan ibaret. Tarih de sadece bunun öyküsüdür. 

Birinci Dünya Savaşındaki ağır yenilgileri ve sosyo-ekonomik sefalete maruz yaşamları nedeniyle aşağılık kompleksinde debelenen Alman ve İtalyan yığınlara, vehmettikleri “şanlı geçmiş” ile gurur ikamesi yapıyor, böylece mevhum şanlı geçmişi yeniden kurma gibi akıl dışı bir rüyaya kolayca ikna edip, devleti ve toplumsal zihni her türlü rasyonaliteden uzaklaştırıyorlardı. 

Her iki rejimde de tarihçilerin ortak iddiası ise, liderin şahsının, şanlı tarihteki en yüce hükümdarların günümüzde vücut bulmuş hali olduklarıydı. Führer ve Düçe, milli tarihteki mevhum ‘altın çağı’ bugün yeniden kuracak, ulusu, o ihtişamlı günlere yeniden taşıyacak, geçmişin şanlı krallığını kuracak liderlerdi. Liderin ayakta kalması, Alman veya İtalyan ulusunun da ayakta kalması demek.

Nazi ve Faşist tarihçileri birleştiren bir diğer şey de kıyametçi bir tarih bakışına sahip olmalarıydı. Ulus ve hakkımız olan geniş vatan, dış güçler ve içerdeki işbirlikçilerince kuşatılmış halde bir ölüm-kalım noktasında. Tarihin en önemli en kritik kavşağındayız. Tanrı, millet ve vatan uğrunda Deccal’e karşı yüzyıllarca müjdelenmiş Ahirzaman savaşı bu. Dolayısıyla bu büyük varoluşsal tehdit karşısında, bu kurtuluş savaşı verilirken, gerçekler dahil her şey teferruattır. 

Doğal olarak, böylesi bir tarih kurgusundan beslenen sosyo-politik iklim de, her türlü hezeyana itibar kazandırırken her türlü sağduyu ve rasyonaliteyi ihanet olarak görecekti.  

Halkın zihnine ulaşacak küçük bir kırıntısı bile bütün bu balonu kolayca patlatabileceği için de sorular ve gerçekler, en tehlikeli düşmanlardı. Gerçeği aramayı, anlatılan resmi öyküleri sorgulamayı, soru sormayı devlete karşı en büyük suç, vatana en büyük ihanet görmeleri bundandı. Nazi iktidarının Eğitim ve Kültür Bakanı Hans Schemm, 1933 yılında Münih Üniversitesindeki konferansında Nazi Partisinin medya kalemşörlerine, “Bundan sonra göreviniz bir şeyin gerçek olup olmadığını sorgulamak değil, devletin resmî açıklamalarına uyup uymadığını sorgulamaktır” talimatı verecekti. 

Tabii ki sadece Nazi veya Faşist tarihçilerin değil, her tarihçinin az ya da çok dayandığı bir zemin ve öykü var. Örneğin, tarihçi Tony Judt, eğer Stalin konusundaki bağnaz kayırmacılığı olmasaydı, Hobsbawm’ın gelmiş geçmiş en büyük tarihçi olabileceğini yazacaktı bir defasında. Ama işte o da nasyonalist tarihleri sorgulama cesaretini, Sovyetlerin, İngiliz Komünist Partisinin tarihi söz konusu olduğunda kenara bırakabiliyordu. Sovyetler yıkılıncaya kadar Sovyetler ya da İngiliz Komünist Partisinin tarihi konusunda sessiz kalmayı tercih edecekti.    

Oysa ki, Sovyetler de tarih uydurmakta, tarihi kurgulamakta 20’nci yüzyılın diğer rejimlerinden hatta en nasyonalist rejimlerden bile geri değildi. Öyle ki, her lider değişiminde veya devrimin kendi çocukları arasından yeni bir hain grubu oluşturulduğunda geriye dönüp, onların baştan beri sapkın veya hain olduğu iddiasına dayanak olması için kendi rejim tarihini bile yeniden yazıyordu. Rus tarihi bir yana, 5-10 yıl öncenin resmi Sovyet tarihi bile o kadar sık ve keskin değişiyordu ki bir Sovyet aydın, “bugünlerde, geçmiş hakkında hiçbir öngörüde bulunamadığımız bir ülkede yaşıyoruz” diye yakınacaktı. Yine o günlerde bir başka popüler Sovyet hicvinin, “Gelecekte neler olacağı net. Ama geçmiş, gizemli bir belirsizlik içinde, her olasılığa açık” şeklinde olması boşuna değil.

Bütün tarih, (bir şey veya birisi) için tarihtir” diye yazıyor Claude Lévi-Strauss, “Yabani Zihin” adlı önemli kitabında. Bir tarihçi, örneğin, Fransız Devrimini, aynı anda hem Aristokratların hem de devrimcilerin gördüğü şekilde öyküleştiremez. 

Önemli olan tarihe tamamen iptidai, içgüdüsel reflekslerin etkisinde bir zihinle bakılmamasıdır. Lévi-Straussun bir antropolog olarak, ‘Yabani Zihin’ derken kastettiği belli bir insan grubunun, örneğin “Amazonlardaki bir yerli kabilenin” zihni değildi, hepimizde doğuştan temel zemini oluşturan hiç eğitim ve terbiye görmemiş zihindi. Uygarlık terbiyesi ve eğitim, evrimsel süreçte oluşmuş ve doğumla tevarüs ettiğimiz, korku ve paranoya çitlerinin arkasına gizlenmiş, soru sormayan, otomatik hükme varan, anlamaya çalışmayan, egoist, empatiden yoksun, dışa kapalı, bu yabani zihnimizi terbiye sürecidir. 

Tarihe, bencillikten uzak bakış da bu uygarlaşma terbiyesinin sahalarından biridir. Yani ‘ilkel kabile’yi ilkel yapan, kıyafetleri, adetleri, görenekleri, teknolojik imkanlardan yoksunlukları değil, kendilerini evrenin merkezi ve tarihin tek ve en özel öznesi görmeleridir. Yüksek bir farkındasızlıkla bütün dünyanın, tarihin kendilerinin etrafında döndüğünü sanmalarıdır. Kendilerini, tanrının veya tanrıların tek muhatabı sanmalarıdır. Kendilerinden olmayanı tehdit görmeleridir. 

Bilim-kurgunun da babası olarak görülen İngiliz tarihçi yazar H. G. Wells, tarihin bütün dramasını, insanın, toprağının ve kabilesinin dar konforuna ilkel meyli ile kendisini aşarak mümkün olan en geniş düşünce dünyası, refah ve yaşam imkanlarını arama meyli arasındaki gerilim olarak niteleyecekti bir defasında. 

Tarih, işte doğumla tevarüs ettiğimiz bu ‘ilkel’ düşünce düzeyimizi koruma çabasının aracı olup bizi tesadüfen doğduğumuz yere ve zamana mahkûm kılabileceği gibi, bu ilkelliğin üstüne çıkmanın hem kendisini hem de kendisi dışındakileri anlayıp tanıma olanağına sahip olmanın ve böylece geleceğe dönük sağlıklı bir perspektif kazanmanın kapısını da açabilir. 

Yani, tarihin ve milli tarihçiliğin ürettiği yığınla sorundan kurtulmak için çözüm tarihçilerden kurtulmak değil. Aksine, içinden geçtiğimiz bu tarihi süreçte, her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var onlara.  

Nitekim, Richard Cohen de bir söyleşisinde, ‘History Makers’ adlı kitabını, okuyucusunu tarihçilerin güvenilmez insanlar olduğuna ikna etmek için değil, kişisel eğilimlerinden, aidiyet duygularından, önyargılarından, komplekslerinden, amaçlarından bağımsız yazacak “mükemmel ve objektif tarihçinin” olmadığını, olmasının da zor olduğunu hatırlatmak için yazdığını özellikle vurgulama ihtiyacı hissediyor. Unutmuş olanlara tarihçilerin de insan olduğunu yeniden hatırlatmak için…      

Zaten, tarihsiz insan, tarihsiz politika, tarihsiz bir sosyal zihin inşa etmek beyhude bir çaba olur…

Çünkü tıpkı uluslar gibi her birimiz hayatımızla ilgili bir hikâye oluşturur ve bu hikâyenin içinde yaşarız. Hayata bu hikâyenin içinden bakarız. Kendimizi içine yerleştirdiğimiz bir hikayemiz yoksa “kimsin” sorusuna cevap veremeyiz. Geleceğe dönük ne istediğimizi anlamlandıramayız. Tarih olmadığında dünümüz değil, asıl bugün ve yarınlarımız karanlığa gömülür. 

Son çeyrek yüzyılda hafıza hakkında öğrendiklerimiz de tarihin bu fonksiyonu hakkında bize yeni bir kapı aralıyor. 

Hafızanın, geçmişte yaşadıklarımızı, hissettiklerimizi, düşüncelerimizi objektif şekilde tek tek hatırlayamaması, hafızamızın bu yaşanmışlıkların kırıntılarından, boşluklarını kendi doldurduğu hikayelerle dolu olması uzun süre bilimcilerce bir hafıza problemi olarak görülüyor, bu soruna karşı çözüm yolları araştırılıyordu.

Hafıza hakkında yakın dönemde bilgilerimiz artıkça, insan hafızasının, yaşanmış objektif gerçekleri tek tek arşivleyen bir kayıt cihazı olmadığını keşfettik. Dahası hafızanın, geçmişte yaşadığımız gerçekleri objektif olarak tek tek anımsamak için değil, şu anda yaşadıklarımızı anlamlandırabilmek ve gelecek ile ilgili tahminde bulunabilmek için sahip olduğumuz bir mekanizma olduğunu öğrendik. Yani hafıza, Lord Tennyson’un “Aylmer’s Field” şiirinde, emsal kararlardan ibaret kanunsuz hukuku eleştirirken kaydettiği muhteşem dizesindeki gibi, “tekil anların vahşi doğası” değil. 

Anılarımızı yeniden yapılandırıcı olması ve geçmiş deneyimlerimizi hikâyeye oturtması hafızamızın bir kusuru değil, sistemsel özelliğidir. Evrimsel süreçte bizi hayatta tutan bir sistem bu. Örneğin, doğal ortamda içerisi karanlık bir inin kapısına gelip de içinden saldırgan bir ayı üzerimize sıçradığında yaşamda kalabilmek için ihtiyacımız olan şey somut olarak o ini ve o ayıyı hatırlamak zorunda olmamız değil. Karanlık yerlerde tehdit oluşturabilecek saldırgan hayvanların olabileceğini hatırlamamız. 

Bu bilimsel perspektiften, öykü, geçmiş deneyimlerimizin anlamını depolayıp taşıdığımız müthiş bir alettir. Fakat öykü, tarihsel gerçeklerin olmadığı veya bunları hiç öğrenemeyeceğimiz anlamına da gelmiyor. 

‘History’ sözcüğü, antik Yunancadaki kökeninde, ‘tahkik (soruşturma)’ anlamına geliyor. Tarih metni de tahkikat konusu olay, yer, kişi, zaman hakkında soruşturma sonunda hazırlanan ‘iddianame’ metni gibi aslında. Hukuksal yargılamanın ana amacı, Orta Çağa kadar sanığı suçlu olduğuna itiraf ettirmek üzerine kuruluydu. Modern ceza yargılaması ise yargılamanın amacını, ‘somut ispatlanabilir gerçeği aramak’ olarak tarif ediyor. Bu, insan uygarlığının kendisi ile ilgili ulaştığı farkındalığın bir sonucudur. 

İlkel yargılamadan farklı olarak modern hukukta savcıların, sadece sanığının aleyhine olan değil, lehine olan delilleri de toplayıp yargılamaya taşıması gerektiğinin kabulü bundandır. 

Bir bilim dalı olarak tarihin de baştan haklının ve suçlunun kim olduğunu bilen ve herkesi buna ikna etmeye çalışan ‘milli tarih öykücülüğünden’ farklı olarak amacı gerçeğe ulaşmak, ulaşamasa bile mümkün olduğunca yaklaştıracak bir soruşturma olmalı. 

Yani hikâye, amaç değil araçtır. Amaç, gerçeği aramak, anlamak, tanımak olmalı. Tek bir tarihçiden de, tek bir milli tarihten de gerçeği öğrenmemiz mümkün değil. Ama çok sayıda tarihçinin farklı açılardan yaklaşabildiği, tarihsel tartışma ve araştırma özgürlüğünün olduğu bir iklimde, gerçeğe, başka hiçbir yerde olmadığından fazla yaklaşma şansımız var.   

Nitekim Cohen de tarihsel kayıtların, iktidar sansürleri, akademik çatışmalar, kişisel ya da kültürel önyargılar, politik hesaplar, ekonomik veya reyting beklentileri gibi sayısız faktörün etkisi altında şekillenmesinin bile, bizleri yine de geçmişin gerçeklerini soruşturmaktan alıkoymaması gerektiğini vurguluyor. “Geçmişteki her gerçeği belki öğrenemiyoruz” diye yazıyor, “Ama iyi bir miktarını da zamanla öğrenebiliyoruz”. Francis Bacon’dan alıntı yapıyor, “Gerçekler, zamanın kızıdır, resmi otoritenin değil.” 

Hikayesiz bir tarih oluşturmak, beynimizin çalışma sisteminden dolayı neredeyse olanaksızsa, iyi tarihçiyi kötü tarihçiden arındıracak şey ne?

Cohen, 19’ncu yüzyıl Amerikan tarihçisi William Hickling’e atıfla, iyi tarihçinin, kendi önyargılarının, şahsi politik-ekonomik hesaplarının, taraftarlığının, coğrafi ve kültürel aidiyetlerinin kendisi üzerindeki etkilerinin farkında olan tarihçi olarak görüyor. Öz farkındalık tarihçiye, ötekilere empati duygusu kazandırırken, alternatif okumaları ihanet olarak görmemeyi, onları da kendisini gerçeğe biraz daha yaklaştırabilecek anlatılar olarak görme olanağı verir. 

Oxford Üniversitesinin Kanadalı kıdemli tarihçisi Margaret MacMillan da 2008 yılından yayımlanan ‘Tarihin İstismarı ve Suistimali’ alt başlıklı provokatif kitabı ‘Tehlikeli Oyunlar’da, her şeyden önce ‘tarihin de bir tarihi olduğu’ gerçeğine farkındalığın önemine dikkat çekiyor. Tarih, ulusun bugünkü aşırılıklarına, haksızlıklarına, kibrine, gerçekleşmesi imkânsız saçma hayallerine, suçlamalarına meşruiyet yaratmak, başarısızlıklarına kendisi dışında mazeretler uydurmak için yazılmamalı. 

“Tarih, kendimizi iyi hissetmemiz, tatmin etmemiz için değil, insanlar arası, toplum içi ve toplumlar arası ilişkinin oldukça kompleks ilişkiler olduğunu hatırlatması için yazılmalı” diye yazıyor MacMillan:

Doğru bir geçmiş bilgisi, bizim, dışımızdaki dünya hakkındaki dogmatik izahlara ve başkaları hakkındaki genellemelere karşı dirençli olmamıza yardımcı olur. Hepimize, daha berrak düşünme olanağı verir”. 

MacMillan’a göre profesyonel tarihçi, aile eğlencesindeki olgun ve bilge aile büyüğü gibi olmalı. Aşırıya kaçıldığı veya herkesin sarhoş olmaya başladığı durumlarda müdahale edip, ‘bu kadar içtiniz, yeter’ diyecek kişi. Macmillan kitabında, 19’ncu yüzyıl Yunan liderlerin belli bir rasyonalitesi olan bağımsızlık mücadelesi ile yetinmeyip, antik Helen İmparatorluğunu yeniden kurma rüyasına kapılmalarını ve bu Megali Idea ile Anadolu’yu işgale kalkışmalarını örnek veriyor. Gerçeklikten kopuk, sarhoş edici bu milliyetçi hayal, sadece Türkler için değil, binlerce yıldır Batı Anadolu’da yaşayan yaşayan Yunanlar için de bir felakete yol açacaktı.  

Tarihçiliği, “büyük ölçüde bir sorun çözme çabası” olarak tarif eden David H. Fischer de, tarihyazım biliminin mantığna dair 1971’de kaleme aldığı kitabında, tıpkı psikanalistin hastasına sunduğu hizmet gibi, tarihçinin de ulusunun geçmişini, bugünkü gerçeğini daha iyi anlayabilmesi için çözümlemesi gerektiğini belirtiyor. 

Tarihe, gerçeğini anlamaya çalışan sağlıklı bir bakışla yöneldiğimizde, mevcut kronik sorunlarımızın farkında bile olmadığımız köklerini, büyük felaket duvarlarına çarpmadan keşfederiz. Atalarımızın yanlışlarında ısrar etmekten kurtulma şansı yakalarız. İngiliz edebiyatçı John Carey, “tarih biliminin en faydalı işlevlerinden biri, ecdadın, samimiyetle, şevkle, zahmetle ulaşmaya çalıştığı birçok gayenin, aslında ne kadar yanlış ve haksızca olduğunu bize öğretmesidir” diye yazarken benzer vurguda bulunuyor. 

Ama, sorun çözmenin ötesinde, uygar bir toplumsal yaşamın da kapısını aralar. 

2010 yılında yaşamını yitiren New Yorklu tarihçi yazar Tony Judt, tarihe sağlıklı bakış ile özgürleşme ve refah ilişkisine dikkat çekerken “Tarihçinin asli görevi, toplumuna çoğu zaman rahatsız edici öyküleri anlatıp, neden böylesi bir rahatsızlığın müreffeh ve iyi bir yaşam için ihtiyacımız olan hakikatin ayrılmaz bir parçası olduğunu izah etmektir” diye yazıp ekliyor:

Gelişmiş bir toplum, kendisine haz verecek yalanlar yerine acı verici de olsa kendi gerçeklerini öğrenebilen toplumdur.

Yale Üniversitesi tarih profesörü Tim Snyder ise gerçeği arama, anlama, tanıma amacına sahip sağlıklı bir tarih bakışının, birçok modern sorunu anlamamıza katkısına dikkat çekiyor. Bakış açısı ‘gerçeği aramak ve anlamak’ üzerine kurulu olunca mitolojik öykülerden bile çözüm perspektifi kazanmak mümkün. 

2023 Temmuz ayında kendisi ile konuşan Financial Times röportajcısı Sam Jones’a masadaki akıllı telefonu gösteriyor Snyder. Geçmişle ilgisi olmayan, geçmiş karşısından ulaştığımız teknolojik üstünlüğü gösteren bir alet gibi duruyor. Homeros’un ‘Odysseia’ şiirindeki mitolojik karakterlerin (Siren), bize bu harika teknolojiyi ve risklerini görmemize yardımcı olabileceğini söylüyor. 

‘Siren’leri uzaktan oldukça cazibeli görünen deniz yaratıkları olarak tasvir ediyor Homeros. Kayalık denizlerde çaldıkları müzik ve söyledikleri şarkılarla cezbettikleri denizcilerin rotalarından çıkıp kendilerine yönelmesine ve kayalıklara çarparak boğulup ölmelerine yol açıyorlardı. Denizcilerin, Sirenlerin müzik ve şarkılarını karşı konulamaz bulmasının temel nedeni ise Sirenlerin her denizciye, sadece o denizcinin ilgilerine, eğilimlerine egosuna hitap eden şarkılar söylemesiydi. 

“İşte bu akıllı telefonlar tamamıyla aynı algoritmaya dayanıyor” diye gülümseyerek ekliyor Snyder. 

Tarihi, ‘biz herkesten ayrıcalıklı ve üstünüz’, ‘bizi yok etmek istiyorlar’, ‘bizimle onların savaşı’, ‘bütün dünyaya biz hükmedelim’ türünden ego, paranoya ve nefret besleyici bir korku tüneline dönüştürmek kadar, sadece olmuş bitmişe dair, gerici bir uğraş kabul edip tamamen görmezden gelmenin maliyeti de büyük olabilir. 

Tarihi tamamen görmezden geldiğimizde, meydan ‘Amerika’yı yeniden ihtişamlı yapmak’, ‘savaşla bütün dünyaya demokrasi götürmek’, ‘Kiyev Nehrinde baptizm’, ‘Arz-ı Mev’ud’, ‘milletimizin cihan hakimiyeti’, ‘İslam birliği’, ‘küresel hilafet’, ‘Hristiyanların Ortak Krallığı’ vs gibi mitleri, tarihsel gerçeklik ve tarihin yeniden inşası diye telkin eden tarihçi kılıklı şarlatanlara kalır. 

Nitekim yaşadığımız çağda popülist liderler, tıpkı sirenler gibi, uygarlık ve farkındalıktan nasipsiz yığınların en ilkel duygularına, değişimler karşısındaki korkularına hitap eden bu mitleri seslendirerek onları kendilerine çekiyor. 

Tarihte hiç gerçekleşmemiş, eşyanın tabiatına aykırı oldukları için gerçekleşmesi imkânsız bu saçma rüyalar, hem bu kifayetsiz politikacıları, günlük sorunlara çözüm bulma sorumluluğundan kurtarıyor (bu tarihik davaların yanında ekonomik sorunların, sağlık sistemindeki aksaklıkların, açlığın, özgürlüklerin ne önemi olur ki) hem de kültür savaşları ve kutuplaşmaları derinleştirerek demokrasi ve cumhuriyeti yani kurumsal düzeni işlemez hale getiriyor. 

Daha da ötesinde, dünyanın birçok yerinde arkadaşlar, komşular arasında gerçek sebebini sonradan kimsenin hatırlamayacağı savaşlar üretiyor. 

Bu nasyonalist tarih vehimlerinin, ‘Tabancalı Gece’nin yazarı David Carr’ın, arkadaşı Ralph ile kavgasına neden olan uyuşturucudan farkları yok… 

Tabancalı Gece’den öğrendiğimize göre madde etkisinde başladıkları tartışmaları yumruk yumruğa bir kavgaya dönüşecek, otelin güvenlik görevlileri gelip ayırıncaya kadar sürecekti. 

“Peki kim haklıydı?” 

Tartışmanın nedenini bile hatırlamayan Carr, yıllar sonra buluştuklarında arkadaşına bunu soracaktı? 

“Ne bileyim?” karşılığı verecekti Ralph, “O gece uyuşturucu etkisinde olan birine, yine uyuşturucu etkisindeki diğer arkadaşının hatırladığı şeylerin doğru olup olmadığını soruyorsun!”. 

30 yıl sonra ikisinin de tek hatırladığı feci şekilde kavga ettikleriydi…

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz