Amerikan sisteminin temelindeki 9 kişi

Arka sıra (soldan sağa): Sonia Sotomayor, Stephen G. Breyer, Samuel A. Alito, ve Elena Kagan. Ön sıra (soldan sağa): Clarence Thomas, Antonin Scalia, Mahkeme Başkanı John G. Roberts, Anthony Kennedy, ve Ruth Bader Ginsburg

Cemal TUNÇDEMİR

30 Eylül 2012

Tam 9 kişiler. Amerikan anayasal sisteminin temel yönlendiricisi konumundalar. ABD’de her lise öğrencisi isimlerini bilmek zorunda. Amerikan vatandaşı olmak istiyorsanız isimlerini ezberlemeniz gerekiyor. Oy çokluğuyla oluşan içtihatları, herkesi bağlıyor. Ölünceye kadar kimse onları görevden alamıyor. Eğer, kendileri emekli olmaya karar vermezlerse…

Amerikalılar diğer bütün hakimlere “hakemlik” ve ‘’hüküm’’ kavramını hatırlatacak şekilde “judge” diyor. Ama bu 9 kişi, aynı zamanda “adalet” de demek olan “justice” ünvanına sahip.

Bir Amerikan başkanının, savaş dışında görev süresince verdiği en önemli karar, bu 9 kişiden birinin yerinin boşalması halinde kimin atanacağı kararı. Amerikan Yüksek Mahkemesinden (Supreme Court) bahsediyorum.

Amerikan Anayasasına göre Yüksek Mahkemeye atanacak üye ile ilgili hiçbir ön şart yok. Hukuk mezunu olmak veya yargıçlık yapıyor olmak gerekmiyor. Tek şart, Başkan tarafından aday gösterilmek ve Senato’nun da bu adaylığı oy çokluğuyla onaylaması. Buna rağmen, son 30 yılda, eleştirilere de sebep olan bir temayül oluştu. Son 30 yıldır ABD başkanları, gösterdikleri bütün adayları, Federal Bölge ve Federal Temyiz Mahkemeleri hakimlerinden seçtiler. Bunun, Yüksek Mahkemenin çoğulcu ve kuşatıcı bakış açısını daralttığını savunan çok sayıda hukukçu var. Bu yargıç ataması konusunda son yılların en radikal adımını W. Bush atmaya yeltendi. 2005 senesinde Sandra Day O’Connor‘ın emekliye ayrılması üzerine, bir Federal yargıç yerine hayatında hiç yargıçlık yapmamış bir avukatı Harriet Miers‘i atadı. Buraya kadar güzel ancak bu atamada çok Bushça bir sorun vardı. Miers, Bush’un 40 yıllık kişisel avukatıydı ve başka da bir ehliyetini bilen yoktu. Atamanın geçerli olabilmesi için oylarına ihtiyaç duyulan Cumhuriyetçi Senatörler bile Türkçesini yazsam ayıp olacak bir ünlem ile tepki verince Bush atamayı geri çekti ve Samuel Alito‘yu aday gösterdi.

Elbette, bu 9 üye de birer insan. Yani insan olan heryerde var olan olan birşeye, hata yapmaya açıklar. Misal, 1896 senesinde Yüksek Mahkeme, “Plessy v. Ferguson” başlıklı davada “separate but equal (ayrı ama eşit)diye anılan ünlü içtihadını oluşturdu. Ülkenin özellikle güney eyaletlerinde siyahlarla beyazlar, bırak evlenmeyi, restoranlarda, otobüslerde, plajlarda, okullarda bile yanyana oturamıyor, siyahlar beyazların gittiği tuvalete gidemiyor ya da onlarla aynı lavaboda elini yüzünü yıkayamıyordu. İşte yüksek mahkeme, trende beyazların oturduğu vagona oturdu diye hapse atılan Homer Plessy adlı bir siyahın açtığı davada, “Aynı şartlarda olmak koşuluyla, siyahlarla beyazların ayrı yerlerde hizmet görmeleri anayasaya aykırı olmaz” kararı verdi. Bu vahim içtihadın meşrulaştırdığı ve ‘Jim Crow’ dönemi diye anılan ayrımcılık dönemi, 1954 yılında yine Yüksek Mahkemenin, ‘ayrı ama eşit’ içtihadını iptal eden ve ayrımcılığı anayasa suçu ilan eden kararına kadar devam etti.

Yüksek Mahkemenin bazı kararları ise, ülkenin politik hayatında da kırılmaya yol açıyor. Örneğin, 1973 yılında “Roe v. Wade” başlıklı davada, “kürtaj, kadınla doktoru arasındaki mahrem ve şahsi bir mevzudur” içtihadıyla, eyalet yönetimlerinin kürtajı yasaklamasının anayasaya aykırı olduğuna hükmetti. Tam 35 yıldır muhafazakarlar, Yüksek Mahkemede bu içtihadı değiştirecek çoğunluğu oluşturmak için muhafazakar üye atayacağını vaadeden başkan adaylarına oy veriyor.

Şunu söylemek yanlış olmaz; Yüksek Mahkeme, her zaman Amerikan toplumunun ortalamasından daha liberal ve daha özgürlükçü bir çizgide oldu. Buna ”Amerikan tarihinin en muhafazakar Yüksek Mahkemesinin” oluştuğu günümüz de dahil.

1989 yılında, “Texas v. Johnson” başlıklı davada, “Amerikan bayrağı yakmanın kriminal bir suç olmadığına, ifade hürriyeti olduğuna” hükmetti örneğin mahkeme…

1962 ve 1963 yılında art arda aldığı iki içtihatla meşhur “kamu okullarında dua yasağı” uygulamasını başlattı. Bu yasak, kamu okullarının yönetimlerinin (özel ve dini okullar bu kapsamda değil) öğrencilere, topluca dua yaptıramayacağı, yönetemeyeceği ve organize edemeyeceğini öngörüyor. Yani bu karar, Müslüman öğrenciyi hergün İncil’den, Yahudi öğrenciyi Yeni Ahit’ten ya da Katolik öğrenciyi King James İncilinden pasajlarla derse başlamak zorunda kalmaktan koruyan bir hukuk içtihadı. Yoksa okullarda duayı yasaklamıyor. Okul idarelerinin ve öğretmenlerin toplu dua yaptırmasını yasaklıyor.

Yine bugün birçok polisiye diziden filmden aşina olduğunuz ünlü tutuklama anı tiradı olan, “Sessiz kalma hakkına sahipsin. Söyleyeceğin herşey mahkemede aleyhine delil olarak kullanılabilir. Avukat tutma hakkın var. Paran yoksa, senin için bir avukat tutulacak. Haklarını anladın mı?” cümlesi, 1966 yılında Yüksek Mahkeme’nin Ernesto Miranda adlı bir tutuklunun Arizona eyaleti aleyhine açtığı dava sonucu verdiği içtihadın eseri. Bu içtihat, uluslararası hukuk literatürüne  “Miranda hakları” şeklinde girdi ve Türk Ceza Hukuku da bunu “susma hakkı” başlığıyla kabul etti. Devamını da diyeyim; tutuklamanın meşru olması için tutuklanan kişinin polisin “haklarını anladın mı?” sorusuna “anladım” cevabı vermesi gerekiyor. Cevap vermezse, polis tutuklunun İngilizce bilmediği karinesiyle muhtemel anadilini bulup o dilde bir daha haklarını okumak zorunda. Eğer yine sessizlik olursa ağzında bir dili oup olmadığının tespiti için önce doktora sonra karakola götürülür…

Peki böylesi özgürlükçü bir gelenekten gelen mahkemenin geldiği nokta nedir?

Chicago Üniversitesi hukuk hocalarından William Landes ile aynı bölgenin federal hakimlerinden Richard Posner’ın yaptıkları bir araştırmayla hazırladıkları karneye göre, 1937 senesinden beri gelen 43 ‘Justice’ içinde en muhafazakar 5 üyeden 4’ü halen görevini sürdüren mahkeme üyeleri. Kriminal ceza süreci (idam vs), gay evliliği, kürtaj, silahlanma hakkı, sivil haklar gibi bazı davalar, ABD’deki ideolojik bölünmeye bakan yüzleri sebepleriyle mahkeme üyelerinin de blok olarak iki kampa bölündüğü davalar.

Genel kabule göre mevcut 9 üyeden, Elena Kagan, Sonia Sotomayor, Ruth B. Ginsburg ve Stephen Breyer liberal sol kanatta yer alıyor. Sağ kanatta ise, mahkeme başkanı John Roberts, Antonin Scalia, mahkemenin tarihteki ikinci siyahi üyesi Clarence Thomas ve Samuel Alito yer alıyor. Ortada yer alan Anthony Kennedy ise Mahkemenin ideolojik olarak bölündüğü davalarda yanında yer aldığı bloğa çoğunluğu kazandırabilme özelliğine sahip. Amerikalılar kendisine, “swing vote (kaygan oy)” diyor. Mevcut 9 üyeden ikisini Başkan Obama (Kagan ve Sotomayor), ikisini Başkan Reagan (Scalia ve Kennedy), birini Baba Bush (Thomas), ikisini Clinton (Ginsburg ve Breyer), ikisini de Dubya (başyargıç Roberts ve Alito) atadı.

Başkan Jimmy Carter döneminde(1977-1981) üyeler sağlıklarına fena halde dikkat ettikleri için kendisine her hangi bir atama kısmet olmadı. Görüldüğü gibi 9 üyeden 5’i Cumhuriyetçi başkanların 4’ü Demokrat başkanların ataması. Ancak, onları atayan başkanın Demokrat ya da Cumhuriyetçi olması her zaman onların da mahkemenin hangi kanadında yer alacağını belirliyor değil.

Bu üyeler bir kere o makama atanınca, kendilerini atayan başkan da dahil, atamayı destekleyen medya da dahil, bürokrasi de dahil kimseye minnetleri kalmıyor. Örneğin gelmiş geçmiş en liberal Yüksek Mahkeme başkanı Earl Warren‘dır. 20’nci yüzyılda Amerikan sisteminde insan hakları ile ilgili olumlu özgürlükçü gelişmelerin birçoğu, Earl Warren’ın başkanlığını yaptığı Yüksek Mahkemenin içtihatlarının eseridir. Kendisini mahkemeye üye atayan ise Cumhuriyetçi başkan Eisenhower‘dı. Eisenhower, bir süre sonra “hayatımda bundan daha büyük bir enayilik yaptığımı hatırlamıyorum” diye yakınacaktı bu atamasından. Ancak, aynı Eisenhower’ın Warren’dan sonra atadığı diğer üye William Brennan da Warren kadar Cumhuriyetçileri kızdıracak içtihatlara imza atacaktı.

1974 senesinde, Amerikan başkanının iletişim kayıtları ile ilgili içtihatları ile Richard Nixon‘un istifasına yol açan Yüksek Mahkeme’de Nixon’ın talebine karşı oy kullanan üyelerden üçü bizzat Nixon tarafından mahkemeye atanmış üyelerdi. Obama’nın yerine atama yaptığı ve liberal kanatta yer alan üye David Souter de Baba Bush’un atadığı bir isimdi.

Ama sanki böylesi her türlü etkiden ve minnet duygusundan bağımsız üyelerin nesli de tehlikede gibi… Princeton Üniversitesi hukuk profesörü Christopher Eisgruber, “Bir Sonraki Yüksek Mahkeme Üyesiadlı kitabında, mahkemenin son 30 yılında ideolojik bölünmede tehlikeli bir istikrar oluştuğuna dikkat çekiyor. Yani, bazı davalarda hangi yargıcın ne karar vereceğini herkes önceden net şekilde biliyor.

Eisgruber, “Eğer bana hangi Yüksek Mahkeme üyesinin kürtaj konusunda tavrı nedir söylerseniz, ben de size onun “eşit haklar, poizitif ayrımcılık, silah hakkı, federalizm, ceza yargılaması, kişisel mahremiyet gibi konulardaki vereceği kararı önceden söyleyebilirim” diyor. Tutucu kanat için hukuk değil, ideolojisinin bekası mühim diyor Eisgruber…

Solcu(liberal) olarak nitelendirilen üyelerin kararları muhafazakarla göre daha hukuk mantığına sahip. Aslında çoğu solcu ya da liberal olduklarından değil hukukçu felsefesiyle tavır alıyor. Geçen yıl emekli olan 90 yaşındaki liberal üye Stevens, sık sık “kendisinin Gerald Ford tarafından atandığı günden beri sola tek bir milim bile kaymadığını” söylüyordu. Stevens’a göre, ‘mahkeme gün geçtikçe sağa kayınca kendisi solda kalmış görünüyordu’.

İdeolojiden çok evrensel özgürlükleri ve hukuku esas alan üyeler, mahkemenin ve ABD’nin şansı olmaya devam ediyorlar. 2005 yılında emekliye ayrılan Sandra Day O’Connor, The Nation dergisine verdiği bir röportajda aykırı yaklaşımlara ve toplumsal çalkantılar hakkında konuşurken şöyle demişti:

“Ülkelerin demokrasi yolundaki başarıları ya da başarısızlıkları, marjinal ve aykırı görüşlere yaklaşımlarıyla çok bağlantılı. Demokratik değişimlerin getirdiği sosyal tansiyon, yüksek beklentiler ve politik huzursuzluklar gibi birçok problem aynı zamanda kuvvet kaynağıdır da…İhtilaflar, ilerlemenin ayak izleridir. Kaygı, toplumun yeninin ve daha iyinin olduğunu hissettiğinin belirtisidir”

Doğrusu, toplumsal alana bu kadar geniş açıdan ve derinlikli bakabilen bir Yüksek Mahkeme üyesi gıpta uyandırıyor. Yine örneğin, tutucu olmayan üyelerden Ruth Ginsburg, ‘ilerleyen yaşı nedeniyle, Obama’nın görev süresi dolmadan emekli olarak, koltuğunun Obama’dan sonraki muhtemel bir Cumhuriyetçi başkanın atamasıyla tutucu kanada gitmesine fırsat vermemesi, çağrılarına ret yanıtı verdi. 80’i aşkın yaştaki kadın üye, Yüksek Mahkeme üyelerinin böylesi politik hesaplar yapmasının, Yüksek Mahkemenin ve hukukun saygınlığına zarar vereceği düşüncesinde.

Oysa muhafazakar başkan George W. Bush, 2005’te hem de mahkeme başkanlığına 50 yaşındaki John Roberts’ı atamaktan çekinmedi. Yani, John Roberts, önceki yıl emekli olan kıdemli üye Jean Paul Stevens kadar yaşasa, nerden baksanız 40 yıl boyunca mahkeme başkanı olarak kalacak.

Tutucu üyeler ideolojik ajandaları sebebiyle, Amerikan Yüksek Mahkemesini, tarihinde olmadığı kadar politize konuma sürüklemekten çekinmiyor. Bazı tutucu üyelerin, ülkenin anayasal sitemini kültürel ideolojilerine, politik çizgilerine göre şekillendirme çabası, Amerikan sisteminin 20’nci yüzyıldaki en başarılı, en gıpta edilen müessesesine ağır gölge düşürüyor. Ülkesini seven herkesi endişelendirmesi gereken bu tahribatı, ülkeyi herkesten fazla sevdiklerini iddia edenlerin yapması ise hangi açıdan bakılsa ibretlik…

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

(NOT: Bu yazının ilk versiyonu 2009 yılında yazıldı. Güncellendi.)

 

You must be logged in to post a comment Login