
CEMAL TUNÇDEMİR
12 Eylül 2026
Amerikalı Komedyen Andrew Schulz, 2023 yılındaki Sydney gösterisinde, “Çin ve Tayvan savaşa tutuşursa antlaşma gereği biz Amerikalılar ve Avustralyalılar Tayvan’ın yanında bu savaşa gireceğiz. Ama savaş başlamadan çözmemiz gereken çok ciddi bir sorunumuz var” dedikten sonra aklındaki müşkülü şu soruyla dile getirecekti: “Eğer savaşa girersek, çatışma alanında kim Çinli kim Tayvanlı nasıl ayırt edeceğiz?”
Son günlerde tarafların birbirlerinin ticari cephelerine karşılıklı fırlattıkları yüksek menzilli gümrük tarifeleriyle kızışan Kanada Amerika ticaret savaşının da daha ileri boyutlara taşınırsa dünyanın geri kalanına benzeri bir “sorunsal” yaşatacağı açık.
Dünyanın hangi köşesinden bakarsanız bakın fark etmez, Amerika ve Kanada aynı ülkeymiş gibi görünür. Aynı krallığın kaftanından çıkmış iki komşu kardeş. Robertson Davies’in 1977 tarihli Kanada Miti Kanada Gerçeği kitabındaki benzetmesiyle, Kanada, kraliçenin evde kalmış kızı, Columbia (Amerika) ise kestirmeden lüks yaşama kavuşmak için annesine isyan ederek evden kaçmış kızı. Zenginleştiği için zamanla annesinin favori kızı haline gelmiş.
İki ülkeyi de kuranlar, ‘WASP’lar, yani Anglo Sakson kökenli Protestan beyazlar. İki ülke de 20. Yüzyılda çoğulcu bir kültüre evrildi ama ikisinde de çoğunluk hala beyazlardan oluşuyor. İki ülke çoğunluğu da İngilizcenin aynı bozuk versiyonu konuşuyor. ‘Out’ demedikleri sürece kim hangi ülkeden anlamak zor. New York’ta bir Torontoluyu yabancı sanmanız imkansızdır (Kentucky’li bile daha daha yabancı gelir). Albertalı Montana’da, British Columbia’lı Washington eyaletinde, Michigan sakini Ontario’da kendini evinde hissedebilir.
Bir başka benzerlikleri ise birbirlerini aşağılama konusundaki sınırsız hevesleri. Amerikalı ve Kanadalının beraber olduğu neredeyse her ortamda mevzunun ‘Amerikalılık’ ve ‘Kanadalılık’ tartışmasına gelmesi çok sürmez.
‘Kanada’ dediğinizde, Amerikalı ortalamasından ilk duyacağınız sözcük ‘sıkıcı’ olur. Amerikalı komedyen Robin Williams vakti zamanında, Kanada’yı, “alt katında harika bir parti yaşanırken sessizliğe gömülmüş yalnız ve ihtiyar bir kadının apartman dairesi” şeklinde hicvedecekti.
Kanadalılar ise sürekli ya parti yapan ya da kavga yaşayan son derece kaotik ve gürültülü bir komşuya sahip olmaktan mustaripler.
Kanadalıya göre, Amerikalıların Kanada’yı sıkıcı bulması Amerikalıların bir tür psikolojik savunma mekanizması. Amerikalıların kendilerini, “biz daha kaliteli bir yaşama sahibiz” diye ikna etmeye çabasının ürünü. Kanadalılar, Amerikalılara sıkıcı görünen sosyopolitik ve ekonomik düzenlerini bir yazılım hatası değil özellikle kodlanmış bir kalite özelliği olarak görüyorlar. Bunu Amerikan kimliğinin farklı bir Kanada kimliğine çok az yer bıraktığı gerçeğiyle baş etmenin bir yolu olarak görenler de var.
Amerikalılar ise gürültüyü, özgürlüğün ve devlete bağımlı olmamanın rüzgârı ve bu rüzgârın getirdiği dinamizm olarak tanımlıyor. Bencil değil “bireyselciler”, narsist değil “özgüvenliler”, kaba-saba değil politik doğruculuğa prim vermeyen bir “dürüstlüğe” sahipler.
Diğer bütün kimlikler gibi, ‘Amerikalılık’ da ‘Kanadalılık’ da inşası süren belirsiz ve akışkan kültürel kimlikler aslında. Amerikalılık en koyu dozunda kendisini ‘müstesna (exceptional)’ olarak tanımlıyor. Dünya uluslarının ötesi onlar. Kanadalılık kimliği de tarihsel olarak işte buradan doğuyor. “Biz Amerikalı değiliz” söylemi etrafında birleşmiş bir kimlik. Müstesnanın istisnası onlar.
‘Sıkıcılığın’, ‘gürültücülüğün’ milli kimliğin en önemli tanımları haline gelmesi boşuna değil. Freud ‘küçük farklılıkların narsisizmi’ diyerek literatüre geçirmiş. İki kişi arasında benzerlik ne kadar fazlaysa, aralarındaki küçük farklılıkların birbirlerine karşı kimliklerinde edindiği yer de o derece büyük olur.
Kanada yazar Douglas Coupland da “Kanada bir melodram, ABD bir trajedi” derken ana farkın aslında iki ayrı kültürden değil, iki ayrı psikolojiden oluştuğunu ima ediyor. ABD 250 yıldır sürekli trajedi, sosyopolitik çatışmalar yaratıp onları çözmeye çalışıyor ve çözüm şekliyle de sürekli yenilerini yaratıyor. Bir Kanadalı yazarın deyimi ile ‘bir Bastil’den diğer Bastil’e koşturan bir tarih’ ABD’ninki. Toplumun bütün unsurlarını topyekûn içine alan tek tartışması 1967’de bayrağın şekli konusunda olan Kanada’nın tarihini, dünyanın geri kalanı için sıkıcı hale getiren de buydu belki de…
Aynı kıtayı paylaşmalarına rağmen Kanadalılar kendilerine neden ‘Amerikalı’ demiyor?
Sözün burasında bir savunma şerhi düşme ihtiyacı hissediyorum. Çoğunlukla Amerika hakkında yazan bir insan olarak yazılarımda ABD’lileri kastederken bolca ‘Amerikalı’ tabiri kullanan bir insanım. Ben her ‘Amerikalı’ dediğimde, kelimelerin anlamına değer veren okurlar ve dostlarım ‘Amerikalı’ ifademin yanlışlığına dikkat çekerek beni uyarıyorlar.
Normalde tabii ki, Amerikalı, Alaska’dan Patagonya’ya Toronto’dan Buenos Aires’e kadar Kuzey, Orta ve Güney Amerikaların tamamındaki insanları kapsamalı. Mamafih, dünyanın her yerinde ‘Amerikalı’ dendiğinde herkes ABD’lilerin kastedildiğini anlıyor. Kanadalılar bile Amerikalı derken ‘ABD’lileri kastediyor. En azından 200 yıldır böyle.
Aslında 1800’lerin başına kadar her iki ülkede de ‘Amerikalı’ dendiğinde, sadece Amerikan yerlileri kastediliyordu. Amerikan Bağımsızlık Savaşı sırasında, Avrupa kökenli isyancı koloniler, kendilerinin İngilizlerden farklı bir millet olduğunu vurgulama adına kendileri için de ‘Amerikalı’ tabirini kullanmaya başlamışlar. Yerli uluslara karşı da gerçekleşecek 1812 Savaşı ise, Avrupa kökenlilerin kendilerini yerlilere karşı da ‘Amerikalı’ olarak tanımlamalarını pekiştirdi ve bu savaştan sonra ABD’de artık tamamen ‘Avrupa kökenli Amerikalıları’ ifade etmek için kullanılır oldu.
Kanadalıların bunu kabulünde, Amerika adının, Avrupa kökenli olmasına karşın ‘Kanada’ adının kıtanın yerli uluslarının dilinden gelmesinin gururu da rol oynuyor olabilir.
‘Kanada’, kelime olarak yerli Irokua dillerinde ‘köy’ anlamına geliyor.
Sözcük olarak ‘köy’ anlamına gelen ‘kanada’nın, Türkçe’de 1930’lara kadar “köy” anlamında kullanılan, dil devriminden sonra şehir yerine kullanılmaya terfi eden ‘kent’ ve Kürtçe’de ‘köy’ anlamına gelen ‘gund’ ile benzerliğinden heyecan duyacaklar olabilir. Türkçe’ye de Kürtçe’ye de günümüzde ölü, ancak altın çağında İpek Yolunun anlaşma dili olan Soğdca’dan geçmiş. SemerKAND’ın, TaşKENT’in ve benzeri nice Asya yerleşim biriminin isim kaynağı da Soğdca.
Anlam ve ses benzerliğine rağmen ‘gund ve kent’in ‘kanda’ sözcüğü ile bilinen bir linguistik ilişkisi yok. Ama Kanada’nın yerli uluslarının, Kuzey Asya’nın derin geçmişiyle ilişkisinin bilimsel kanıtları var.
Kanada’nın iki ana yerli ulus ailesi olan Irokualar ve Algonkinler, Bering Boğazı 20 bin yıl kadar önce Wisconsin Buzullaşma Çağı diye anılan dönemde donunca, bugün Saka (Yakut) ve Tuva Türklerinin yaşadığı Doğu Sibirya’dan ve Moğolistan’dan Amerika’ya geçenlerin soyundan geliyor.
Binlerce yıl göçebe yaşayan bu gruplar, M.Ö. 8000 civarı yani 10 bin yıl kadar önce, Kuzey Amerika’da bugüne kadar devam edegelen iklim istikrarı başladığında eriyen buzulların oluşturduğu Ontario, Michigan, Erie, Huron gibi devasa göllerin etraflarına yerleşerek uluslaşmışlar.
Bu coğrafyaya Atlas Okyanusu üzerinden ilk erişen Avrupalılar ise 11. Yüzyılda Vikingler olmuş. Vikingler, en azından Netflix’e kadar, iletişim ve pazarlamayı önemsemedikleri için “Kanada’nın keşfi” unvanı, 16. Yüzyıl başında gelen Fransızlara kalmış.
1530’larda Fransız kâşif Jacques Cartier, bu coğrafyada keşif seyahatinde karşılaştığı ve yol tarifi almaya çalıştığı iki yerli gencin ‘kanda’ diyerek gösterdiği doğrultuyu o bölgenin genel adı sanıp günlüğüne coğrafyanın adını ‘Canada’ diye yazınca da bu isim Batı literatürüne ilk kez geçecekti.
Aslında Cartier, seyahatin devamında, o gençlerin ‘kanda’ derken ona bugünkü Quebec Şehri’nin olduğu yere yakın Stadacona köyünü gösterdiklerini anlayacaktı. Dahası, Cartier, bugün St. Lawrence Nehri diye anılan nehir civarında yaşayan Irokua diline ve coğrafyaya aşinalığı artınca ‘Kanada’ sözcüğünün, Irokua yerlilerinin dilinde bir özel ad değil sadece ‘köy’ anlamına geldiğini de kesin olarak öğrenecekti.
Bunu öğrenmesine rağmen, coğrafyanın genel bir adının olmaması nedeniyle, Cartier, yazışma ve günlüklerinde bölge için ‘Kanada’ ismi kullanmaya devam etti.
Kanada dediğin birkaç hektar buz!
Fransa’nın reformasyon çağında yaşamaya başladığı Protestan Katolik iç savaşı, Cartier’den sonraki yüzyıl boyunca Kanada coğrafyasına yoğunlaşmasını zorlaştırdı. Bir Protestan olan ama çoğunluğu Katolik ülkede kral olabilmek için, “Paris, Katolik ayini yapmaya fazlasıyla değer” diyerek Katolikliğe geçen Dördüncü Henry’e kadar…
Bourbon (Lui) familyasının babası olan Henry’nin Fransası, Hint Okyanusu ve Pasifik havzasına maliyetli Afrika geçişine alternatif olarak Kuzey Geçişi diye adlandırılan kuzey kutbu yönünden geçiş bulabilme çalışmaları sırasında, 70 yıldır unutulan ‘Kanada’yı yeniden hatırladı. Ellerinde bu iş için biçilmiş kaftan gibi bir denizcileri de vardı: Samuel de Champlain.
Champlain, Kralın kendisi gibi Protestan doğup büyümüş Katolikliğe geçmiş dolayısıyla ılımlı Katolik çizgiyle ülkedeki herkesle arası iyi biriydi. Tam 30 kez Atlantik’i geçmesine rağmen tek bir gemi bile kaybetmeyen bu büyük denizcinin tek bir kusuru vardı: Yüzme bilmiyordu.
Champlain 1603 yılındaki yolculuğunda yıllarca uğraşmasına rağmen kolonyal yerleşim kuramadı. İngilizlerin, 1607’de Kuzey Amerika’daki ilk yerleşimi Virginia’da kurması üzerine 1 yıl sonra 1608 yazında bir kez daha geldi. Günümüzdeki Quebec şehri olacak yerleşimi kurmayı başardı ve bu yeni koloniye Yeni Fransa adını verdi. St. Lawrence nehrinin darlaştığı ve karşıya geçmeye daha kolay imkanlar yarattığı bir kısımda bulunan Quebec’in ismi, Algonkin dilinde ‘nehrin darlaştığı yer’ anlamına gelen ‘kebek’ten geliyor. Champlain, 1635’te Quebec’te ölünceye kadar koloninin köklerini sağlamlaştırdı.
Ne var ki, Yeni Fransa kolonisi, güneyindeki Yeni İngiltere (New England) kolonisi kadar hızlı büyümedi. 1663 başında Yeni Fransa’da 3 bin Fransıza karşı, New England’ta 50 bin İngiliz yaşıyordu. Virginia Kolonisinde ise 30 bin İngiliz daha vardı. Hollandalıların New Amsterdam kolonisinde ise (bir yıl sonra İngilizlerce ele geçirince adını New York olarak değiştirecekti) 10 bin kadar Hollandalı yaşıyordu. Bu Hollandalılar arasında yüzyıllar sonra torunları sadece New York’u değil Yeni Dünya’yı da etkileyecek Vanderbilt, Rockefeller, Roosevelt gibi aileler de vardı. Pennsylvania ve Carolina kolonileri ise henüz kurulma aşamasındaydı.
Burada en ilgi çekici detaylardan biri de Yeni Fransa ile Yeni İngiltere’nin nüfus oranları. Neredeyse aynı yıl temelleri atılan iki koloninin 1’e 30 nüfus oranı yüzyıl sonra ABD ve Kanada adında iki egemen ülkeye dönüştüklerinde de 400 yıl sonra günümüzde de aynı kalacaktı.
Fransızların kıtada batıya yayılması ise İngilizlerinkinden hızlı olacaktı. Bütün Avrupa’ya kürk sağlayan kürk ticaretini sürdürmek için Wisconsin üzerinden Mississippi boyunca güneye doğru açıldılar. Bunda İngilizlerin aksine yerli uluslarla ticareti, savaşmaya öncelemeleri sebebiyle yerli müttefikler edinmeleri de rol oynadı. 1700’lerin ortasında nüfusu 50 bine ulaşan Yeni Fransa, artık Fransa’nın yardımına muhtaç duymayacak hale gelmişti. Kendi başına bir oluşum olarak yaşayabilecek durumdaydı.

1756’da Fransa ve İngiltere’nin Yeni Dünya’daki çıkarları için karşı karşıya geleceği ve bütün Avrupa’yı kasıp kavuracak 7 yıl Savaşı 1763’te Paris Antlaşması ile sonuçlandığında Fransızlar iki seçenekle başbaşa bırakıldılar. Ya kürk kaynağı Kanada’dan vazgeçecektiler ya da şeker, rom, tütün ve pamuk başta olmak üzere çok daha fazla ürünün kaynağı olan zengin Karayip kolonilerinden.
O günlerde Fransız zihnini inşa eden en etkili kalemlerden biri olan Voltaire, Candide adlı ünlü eserinde Kanada’dan “birkaç hektar buz” diye bahsedecek ve savaşmaya değer bir yer olmadığını savunacaktı. Fransız Krallığı, Mississippi’nin doğusunda kontrol ettikleri her yer gibi Yeni Fransa’yı da İngilizlere teslim etmeyi tercih ettiler.
İngilizler 1763’te ‘Yeni Fransa’yı ele geçirdiklerinde sadece adını ‘Quebec Kolonisi’ olarak değiştirdi. Toplu sınır dışı, Katolikliği yasaklama, Fransız dilini yasaklama gibi yanlışlara girmeyince Fransız toplumu da onların koruma şemsiyesi altında sorunsuz yaşamayı tercih edecekti.
Yedi Yıl Savaşı sadece Fransa’nın Kanada’yı kaybetmesine değil, İngiltere için de yakın zaman sonra Amerikan kolonilerinin sırtına yükleme yanlışlığına düşeceği dev bir borç yüküne neden olmuştu. Bu ölçüsüz vergilendirme Amerikan kolonilerinde bağımsızlık rüzgarını yükseltecekti.
1776 yılında Kuzey Amerika’daki 14 İngiliz kolonisinden 13’ü İngiliz Krallığına karşı ayaklanarak bağımsızlık savaşı başlattığında, 14ncü koloni olan Quebec, katılmayı reddedecekti.
Devlet vergisi ayrılık!
Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladıktan sonra ve başarıya ulaştıkça 13 kolonideki İngiliz Kraliyeti yanlısı Amerikalılar kuzeye, İngilizlerin denetimindeki bölgeye göç etmeye başladı. Vergilendirmeye isyanla başlayan Amerikan bağımsızlığının en büyük ironilerinden biri ise ABD’nin kurulmasından sonra İngilizlerinkinden bile yüksek oranda vergi konulması oldu. İngilizler, vergiye isyanla kopan parçalarındaki bu ironiyi görüp kaşımaktan geri kalmadı.
Kanada’yı cazip hale getirmek için vergiler indirildi, üstüne bedava arazi vaat edildi. Vergiden bunalan çiçeği burnunda Amerikalılar da kuzeye göç edip İngiliz tahtı yanlısı olan Amerikalılar da katıldı. Bu kitlesel göçler bugünkü Ontario eyaletinin doğuşuna yol açacaktı. Böylece, bölgede Fransızların yanı sıra neredeyse tamamı ‘Amerika’dan kaçanlardan oluşan bir Anglo Sakson toplumu da oluştu. İngiltere bağı ve Fransız gerçeği sonraki yüzyıllar boyunca kuzey coğrafyasının benliği haline geldi.
İngiliz Krallığı, çoğunluğu oluşturan Fransız nüfusu dengelemek ve ABD’den göç eden Kraliyet yanlılarına alan açmak için Quebec Kolonisini ikiye ayırdı. ‘Kanada’ ismini arşivin tozlu raflarından bir kez daha indirerek, St. Lawrence Nehrinin okyanusa aktığı yöne atıfla Aşağı Kanada (bugünkü Quebec) ve Yukarı Kanada (bugünkü Ontario) adlarını kullanmaya başladı.
Tamamen Fransızlardan oluşan Aşağı Kanada ile Anglo Saksonlardan oluşan Yukarı Kanada’nın ortak yanı ise gelenekselci sosyal yapılarıydı. Koyu Katolik muhafazakarlıkları nedeniyle Fransız Devrimine tepki olarak Fransa ile bağlarını koparmış Fransızlar ile, geleneksel kraliyet düzenine bağlılıkları nedeniyle Amerikan devrimine karşı çıkarak ABD ile bağlarını koparmış kraliyet yanlısı Anglosakson Amerikalıların mecburi birliği ‘Büyük Beyaz Kuzey’e karakterini vermeye başladı.
Birinci ABD – Kanada Savaşı
1802 yılında Napolyon, Mississippi Nehrinin batısında kalan ve büyük platonun çoğunu kapsayan Louisiana coğrafyasını Thomas Jefferson’un başkanlığı döneminde ABD’ye sattı. Artık uğraşmak istemediği coğrafyadan gelir elde etmenin yanı sıra stratejik olarak ABD’yi güçlendirme ve İngiltere’ye meydan okuyuşunu desteklemeyi hedefliyordu. Napolyon’un Anglosakson dünyayı bölme stratejisi, yüzyıl içinde İngiltere’nin bile yörüngesine gireceği yeni bir Anglosakson dev yaratacaktı.
1800’lerin hemen başında ABD’nin kıtada olağandışı şekilde genişlemeye ve yükselmeye başlaması Kanada’da tedirginliğe neden olacaktı. İngiltere’nin yanıtı ise Atlantik’teki ticaret yollarının denetimi sıklaştırmak oldu.
İngiliz donanmasının Atlantik’te Amerikan ticaret gemilerini tacizine tepki olarak, “İngiltere ile yeniden savaşa girelim, Kanada’yı işgal edelim” kafası ABD politikasında etkin hale gelmeye başladı. Bunlar iki ana gruptan oluşuyordu. Bazı önde gelen Jeffersoncu Demokratlar, savaşı daha çok, muhalefetteki İngiltere ile iyi ticari ilişkilerden yana muhalif Federalistleri vatan haini gösterebilmek için istiyordu. Kuzey ve Batı eyaletlerin ırkçı milletvekilleri ise, kendi federasyonlarını kurmaya hazırlanan Kızılderilileri yok etmek için istiyordu.
“Sabah çıkarsak öğlene Quebec’teyiz!” diyerek her fırsatta savaş isteyen bu gruba, barış yanlıları ‘savaş şahini (war hawk)’ adı verecek ve ‘şahin’ terimi ilk kez siyasi literatüre böylece girecekti.
Rasyonel bir devlet adamı olan Jefferson bile, “Kanada’nın işgalinin, sadece kuzeye yürünerek gerçekleşebileceğini” ifade etmekten kendini alamamıştı. Sonuçta, nüfusu 8 milyonu bulan Amerika karşısında 300 binlik Kanada ne yapabilirdi? ABD’nin üçüncü başkanı Jefferson da halefi Madison da hukuk ve diplomasi alanındaki parıltılarının aksine hiçbir askeri deneyime sahip değildiler.
Başkan Madison, 1812’de Kongre’nin çoğunluğu onay vermemesine rağmen İngiltere’ye savaş ilan etti.
Amerikan orduları, öncelikle, Kanada’da İngiliz kökenli Amerikalıların yaşadığı bölgeye girdi. New Hampshire Milletvekili John Harper, “Bizi kurtarıcılar olarak alkışlayacaklar” diye konuşuyordu. Amerikan kolonileriyle aynı tarih, köken ve kültüre sahip İngiliz Kanadalıların ABD ile savaşacağına kimse ihtimal vermiyordu. Detroit ve New York’un kuzeyinde Niagara sınır bölgelerinde, kendilerinden çok daha hazırlıklı Kanada milis güçleri, İngiliz birlikleri ve yerli ulusların beklenmedik direnişi ile karşılaştıklarında Kanada’nın işgalinin ‘yürüme meselesi’ olmadığı ortaya çıktı. Sınır yerleşim birimlerinde komşunun kendisiyle aynı dil ve kültürden komşusuyla çatıştığı savaşlar yaşandı. Hele sivilleri birbirinden ayırt etmek imkansızdı. Pulitzer Ödüllü tarihçi Alan Taylor bu yüzden 1812 savaşını, “1812 İç Savaşı” olarak niteleyecekti.
Amerikan ordularının komutanı William Hull’un, “Bir Kızılderili ile iş birliği yapan hiçbir beyaz esir alınmayacak, görüldüğü yerde öldürülecek” konuşması, yerlisiyle göçmeniyle Kanadalıları daha da birleştirdi. Hull, yerli Shawnee’lerin ordusunun savaş taktiklerine yenilip esir düşecekti.
Bir Amerikan birliğinin Yukarı Kanada’nın başkenti York’a (sonradan adı Toronto oldu) girerek başkenti yakmasına ise İngilizlerin tepkisi sert oldu. İngiltere, Washington DC’ye kadar gelip taze başkenti ve Beyaz Saray’ı yakarak ABD’yi uzun süre dışarıda macera aramayacağı bir psikolojiye sokacaktı.
Tamamen gereksiz bir savaş olması ve Kanada ABD sınırını değiştirmemesi nedeniyle ne Amerikalılar ne İngilizler ne de Kanadalılar sonradan bu savaştan pek bahsetmediler. Ne Amerikalılar Toronto’yu yaktıklarını ne de İngilizler Washington DC’yi yaktıklarını konuşmadılar.
Bununla beraber savaş, sınırın her iki tarafını da yeniden şekillendirdi. Farklı Kanada halkları savaştan kader birliğine sahip bir toplum olarak çıktılar. ABD ise aşırı özgüven ve hazırlıksızlığın bedeli olarak Kanada’yı bünyesine katmanın tarihindeki belki de en uygun fırsatını kullanamadı. Savaş boyunca 7 büyük çatışmasından 5’ini yerlilere karşı yapan ABD, yerli ulusların konfederasyonunu dağıtmayı başardı. Dağılan ve küçük kabilelere bölünen yerliler, 19. Yüzyıl boyunca alan kaybetmeye devam edecektiler.
1812 Savaşından ABD’ye tek kalan ise ulusal marşı oldu. Baltimore Harbi sırasında İngiliz donanmasının bombalayarak yaktığı Fort Henry kalesinde hala dalgalanan bayrağa tanık olan Francis Scott Key adlı bir avukatın yazdığı şiir, bir kahramanlık destanına dönüşecek, yüzyıl boyunca vatanseverliğin galeyana geldiği her ortamda, bir İngiliz taverna şarkısının melodisiyle söylenecekti. 1931 yılında da resmen ABD’nin milli marşı olarak kabul edilecekti. İroni, onca askeri zafere rağmen ABD’nin milli marşını bir hezimetten çıkarmasıydı. İroninin ironisi ise melodisinin sarhoş İngiliz askerlerinin söylediği bir şarkı olmasıydı.
Kuzeydeki cennet
1812’de başkenti yakılan ABD, sonraki yarım yüzyılda, nihayetinde iç savaşa kadar gidecek yakıcı sorununa, kölelik tartışmasına gömüldü.
ABD’deki kölelik tartışmasının Kanada’ya yansıması ise bu ülkeden yeni bir göç dalgası oldu. Köleliğin ABD’nin aksine Kanada’da resmi olarak yasak olması firari kölelerin kuzeye kaçmasına neden olmaya başladı.
ABD’nin ilk yarım yüzyılında, köleliğin yasal olduğu güney eyaletlerinden köleleri önce kuzeyde köleliğin yasak olduğu Amerikan eyaletlerine, oradan da yakalanıp geri gönderilme riskinin olmadığı Kanada’ya gizlice kaçıran gizli direniş sistemi, kendisine ‘Yeraltı Ray Hattı’ adını verecekti.
1960’lar Sivil Haklar Mücadelesinin lideri Martin Luther King Jr., 1967’de CBS’teki bir konuşmasında, güneydeki kölelerin ünlü ‘Bir gün cennete gideceğiz’ ilahilerindeki cennetin aslında ‘Kanada’ olduğunu söyleyecekti: “Köle sahipleri yıllarca bu ilahiyi ahiretteki cennet sanıp masumca dinlediler.” Ama, “Kuzey Yıldızını takip et, cennete varacaksın” diyen bu ilahi Kanada’yı işaret ediyordu.
Kanadalar’ın birleştirilerek tek Kanada yapılması
1812 Savaşından sonra İngiliz Parlamentosu da en önemli dış sorun olarak Hindistan’a yoğunlaştığı için Kanadalar’ı çok fazla umursamadı. Koloni olduğundan beri ilk kez Kanada, herhangi bir tehdit altında olmadığı bir sürece girdi. Bu tehditsizlik Kanadaların halkına yönetimi sorgulama fırsatı doğurdu. Hem aşağı hem yukarı Kanada halkları krala biatle bir yere varamayacaklarını nihayet anlayıp 1830’larda, “hataların problemlerin hesabını soracağımız hiçbir yönetim yok” diyerek bazıları isyana dönüşen bir dizi karmaşa koparınca İngiliz tahtı yeni bir dönem başlatmak zorunda kaldı. Kanada’da bir hükümetin kurulmasını öneren 1839 tarihli Durham Raporu’nun tavsiyesiyle bir yıl sonra iki Kanada birleştirilerek ‘Kanada Valiliği’ ve bazı yetkilere sahip yerel parlamento oluşturuldu.
Bu birleştirme planının açıkça zikredilmeyen en önemli nedenlerinden biri ise Aşağı Kanada’nın neredeyse yüzde 90’ının hala Fransızca konuşanlardan oluşmasıydı. O dönemde Kanadaki Avrupa kökenlilerin nüfusu 650 bin Fransız ve 500 bin İngiliz/İrlandalı şeklindeydi. Katolik Fransız nüfus muazzam doğum oranıyla da her geçen gün büyüyordu.
Durham raporunu kaleme alan Baron Durham, Kanada Fransızlarını, “yeni ve ilerici dünyada eski ve durağan bir toplum” diye küçümsüyor, “eğitimsiz ve ilerlemeye direnen bir halkın mantıksız azmine sahipler” diye aşağılıyordu.
Baron Durham, gücünün zirvesindeki İngiliz yönetici sınıfının muazzam özgüveniyle şunu yazacaktı: “Bunları içinde debelendikleri aşağılık durumlarından kurtarmak için onlara İngiliz karakterimizi aşılamamız lazım”.
Durham ve onun tavsiyesini dinleyenler, İrlandalılara karşı üstenci tutum yanlışını Kanada’daki Fransızlar için de tekrarladılar. İngilizlerle karışınca Fransızları asimile etmenin mümkün olacağına inanıyordular. Tıpkı İrlanda’da olduğu gibi Kanada’nın sonraki 200 yıl bu inancın gerçek karşısında başarısızlığının tarihi olacaktı. Fransızlarda, içe dönük, Katolik bir Quebec milliyetçiliği, 20nci Yüzyılda ayrılma referandumuna kadar yükselecekti.
İki Kanada’nın birleştirilerek bir Kanada birliği oluşturulmasının amaçlamadığı en önemli sonucu ise, İngiliz veya Fransız olsun bütün Kanadalılara, kendi hükümetlerince yönetilme fikri aşılaması olacaktı.
Ne var ki, ABD’nin nihayetinde iç savaşa varan kölelik tartışmasını 1865’te bitirerek güçlü bir birliğe dönüşmesi, Kanada’da yeniden, ‘Amerika bizi de yutar mı’ korkusuna sürükleyecekti. Güneydeki cumhuriyete sempatiyle bakan Fransızlar, ABD’ye katılmanın kendi dil, inanç ve kültürlerini kaybetmeye yol açacağından korkuyordu. Kanada İngilizleri ise, kaotik, başıbozuk Amerikan düzeninden hazzetmiyordu.
Tam bağımsızlığın onları ABD’nin gücüne karşı savunmasız bırakacağının farkındaydılar. Otonom bir hükümet için bastırdılar. İngilizler de kıtada hızla güçlenen ABD’yi bir koloni ile dengeleyemeyeceğini, bir devletin varlığının gerekli olduğuna ikna oldu.
Kanada devletinin doğuşu
1867 Londra Konferansı hem her iki Kanada hem de Nova Scotia (Yeni İskoçya) ve New Brunswick gibi kuzey Atlantik kolonilerinin otonom bir devlette birleşmelerinin kabulüyle sonuçlandı. Birkaç yıl sonra Pasifik yakasındaki British Columbia’nın da katılmasıyla Kanada dünyanın ilk transkontinental parlamenter konfederasyonu oldu.
Londra Konferansındaki tartışmalardan biri bu yeni konfederasyonun adının ne olacağıydı. ‘Nova Britannia’, ‘Borealia (Latince kuzey coğrafyası), Colonia, Norland gibi isimlerin hepsi itiraz görünce, yerli milli ‘Kanada’ adı resmi ad olarak kabul edildi.
Londra Konferansına giden süreçte tartışma yaratan en önemli şeylerden biri ise başkentin neresi olacağıydı. Toronto, Montreal veya tarihi başkent Quebec şehirlerinin hepsinin itiraz görmesi üzerine sonuçta İngiliz Ontario ve Fransız Quebec’in ortak sınırındaki ‘Bytown’ seçildi. Yanıbaşındaki nehirden dolayı adı Ottawa (Algonkin dilinde ‘ticaret yapmak’ anlamına geliyor) olarak değiştirilen bu şehrin seçilmesindeki bir diğer neden de ABD sınırına görece uzaklığı ve bir işgale karşı direnme gücünü artıran coğrafik engelleriydi.
Koloniden G7 üyeliğine
10 milyon kilometrekarelik yüzölçümü ile dünyanın en büyük ikinci ülkesi olan Kanada, ABD’den, Türkiye’nin yüzölçümü kadar farkla daha büyük bir ülke.
Yirminci Yüzyıla kadar bir yük gibi görünen uçsuz bucaksız coğrafyasının aslında en önemli gücü olduğu daha da belirginleşti. 1920’lerden İkinci Dünya Savaşı yıllarına kadar ülkeyi büyük bir ustalıkla yöneten Başbakan MacKenzie King, 1936’daki bir Parlamento konuşmasında, “Başka toplumların tarihi büyük ama bizim de coğrafyamız büyük.” diye konuşacaktı.
Bu coğrafya her çağda önem kazanan yeni bir hammadde ile Kanada’yı her zaman ticari olarak verimli bir ülke yaptı. İlk yüzyılındaki kürk ticaretinde önde gelen ülkelerden biri olurken, sonraki yüzyıllarda en fazla rağbet gördükleri dönemlerde kereste, madencilik, tahıl, kâğıt üreticiliği ve nihayet otomobil alanlarında dünyanın en önemli ülkelerinden biri olacaktı.
1900’lerin başında milyonlarca Avrupalı göçmen, Batı Kanada’ya göçerken, 1921 yılında şehirlerde yaşayan insan sayısı kırsal kesimde yaşayan insan sayısını geçecekti. 1947’de Alberta’da petrol bulunmasıyla dünyanın en önemli petrol üreticisi ülkelerinden biri haline geldi. Daha sonra doğal gaz ve hidroelektrik enerji üretiminde de dünyanın en önemli ihracatçı ülkelerinden birine dönüşünce bir enerji devi haline geldi.
Dünyanın geri kalanının bir devlet olup olmadığından bile tam emin olamadığı ücra bir ülkenin ekonomik ve politik başarısı çok dikkat çekiciydi. Kanadalı diplomat Stéphane Dion’un da bir defasında dediği gibi Kanada, pratikte, teoride olduğundan daha başarılı bir ülkeydi.
Yirminci Yüzyılın başında hala ana ülkeye kaynak sağlayan koloni görümündeyken yüzyılın sonunda çeşitlendirdiği ekonomisi ile kürenin güç odakları arasına girmişti. Dünyanın en büyük 6’ncı ekonomisi haline gelince 1976’da G6 grubuna katılacak ve kürenin en elit grubu G7 adını alacaktı.
Kanada’nın nihai bağımsızlığı da bütün bu başarıların sağladığı özgüvenle gelecekti.
‘Dominion of Kanada (Kanada Yönetimi)’ şeklinde resmi isimdeki ‘dominion’ ifadesi Kraliçe Elizabeth’in tahta çıkmasından sonra sessizce kullanımdan düşmüştü. Konuşma ve medya dilinde sadece Kanada kullanılır olmuştu. 1950’lerde kendine güveni yükselen Kanada artık İngiliz bayrağının korumasına ihtiyaç duymamaya başladı. 1963’te İngiliz bayrağı terk edilerek bugünkü akçaağaç yapraklı kırmızı bayrak resmi bayrak olarak kabul edildi. NATO müttefiki ABD ile yakınlaşması sürse de Vietnam Savaşına karşı çıkarak, Küba ile ilişkilerini kesmeyerek, Çin’i resmen tanıyarak ABD’den bağımsız bir devlet olduğunu da sıkça gösterdi.
Ve 1982 yılında kabul edilen ‘Kanada Yasası’ ile müstemleke imasına sahip ‘dominyon’ tabiri resmi isimden çıkarıldı. Kanada’nın 120 yıllık otonomluğu nihayet resmi bağımsızlığa dönüştü. 1982 tarihli Kanada Yasası, ülkede İngiliz tahtını tamamen sembolik düzeye indirdi ve Kanada Parlamentosunu ülkenin tek egemen gücü haline getirdi.
Kanada’nın sanatsal diplomasisi
Kanadalı şair, Earle Birney, 1945 yılında yazdığı ünlü Kanada şiirinde Kanada’nın, tarihi boyunca Fransa, İngiltere ve Amerika arasındaki sıkışmışlığını şu şekilde anlatıyordu:
Anne babası evli değil ve okyanus ötesinde yaşıyor,
Yakındaki akrabaları ise mirasa konmaya pek hevesli,
Şizofreni ihtimali göz ardı edilmiyor,
Bu yüzden çok geç olmadan büyümeyi öğrenmeli.
Kanadalı yazar Conrad Black ise, “Vikinglerden Bugüne Kanada’nın Tarihi” kitabında, Kanada’nın son 200 yıllık tarihi boyunca Fransa, İngiltere ve Amerika ile ilişkilerini, bunları birbirine karşı ustaca kullandığı bir dans olarak tanımlıyor. “Yüzyıllar boyunca Kanada, Britanya, Amerika veya Fransa’nın paçasını çekiştirerek, bu ülkelerin hırslarının ve birbirlerine duydukları nefretin koridorlarında gezinerek kendini korudu.”
Kanada bugün hala var çünkü ilk Avrupa yerleşiminden itibaren 150 boyunca neredeyse tamamı ile Fransızdı. Amerikan Devrimine de Fransız kalacaktı. Fransa’nın desteğine sahip isyancı Amerika Kontinental Ordusu, Kanada sınırını geçip Quebec’i ele geçirmeye giderken, Fransız çoğunluğun İngiliz yönetimine karşı kendilerinden yana olacağına çok emindi. Ama hesap edemedikleri Kanada Fransızlarının, Protestan Amerikalılar hakkında derin bir şüphe duyacak kadar Katolik olduklarıydı.
Amerika kurulunca ise Kanada’nın İngiliz olması gerekiyordu. Kapılarını Kraliyet yanlısı Amerikalılara açtı. Böylece onu büyük Amerikan projesince yutulmaktan koruyacak tek hamiye Britanya’ya ‘korumaya değer bir yer’ duygusu verebilirdi.
Sonrasında, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı tamamen korunmasız kalmadan İngiltere’den bağımsızlaşması gerekiyordu ki bunu 1867’de tam bağımsızlık yerine ‘otonomluğu’ tercih ederek başardı. Ancak 1940’lardan itibaren, yani ABD’nin komşusunu işgal edebilecek bir devlet aklından uzaklaşmasıyla beraber İngiltere’den bağımsızlık sürecine girdi. İngiltere’ye karşı bu süreci de ABD ile yakınlaşarak güvence altına aldı.
İşte Conrad Black kitabında bunlardan dolayı Kanada tarihini, “uzun, karmaşık, kahramanlıktan yoksun ama çoğu zaman neredeyse sanatsal bir hayatta kalma vetiresi” şeklinde tanımlıyor.
Devasa bir coğrafyada, az nüfuslu ve dolayısıyla askeri olarak zayıf ve halkının üçte biri de Fransız olunca Kanada, her zaman üst düzey bir diplomasi dayanmak zorunda kaldı. Kanada bu yüzden, küresel şöhrete sahip olmasalar da komşusu Amerika’dan daha fazla oranda diplomatik dehalar üretti. Conrad Black’in tanımıyla, tamamı, “kedi ürkekliğiyle izci lideri cesaretini mezcetmiş” diplomat liderler.
Böylesi başbakanlardan biri olan MacKenzie King’in iktidarı, Kanada ile ABD’nin ekonomik ve politik olarak üst düzeyde yakınlaştığı dönemin başlangıcı sayılıyor. Dönemin gazetecisi Charles Lynch, 1970’lerden geriye dönüp baktığında King’i, “Bizi İngiliz annenin kucağından aldı Amerikalı Amcanın kucağına oturttu” şeklinde eleştirse de bugün Kanadalıların hala saygıyla andıkları bir lider.
Kanada ABD yakınlaşması, 1988’lerde serbest ticaret anlaşmasıyla daha da pekişti. 1990’larda Kanadalılar çoğunlukla Amerikan televizyonları izliyor, Amerikan ürünleri tüketiyordu artık. Sınır aşırı evlilik oranları dünyadaki bütün sınırlarınkinden kat be kat fazlaydı. İki tarafta da komşu ülkeden milyonlarca insan yaşıyordu. 1999 yılında her beş Kanadalıdan biri Amerika ile federal bir birliğe girilebileceğini düşünür hale gelmişti.
Komşunda pişen sana da düşer!
Ancak, ABD 1990 başında Soğuk Savaştaki rakibini yendikten sonra gurunun bencilliğiyle aptallıktan aptallığa savruldu. Astronomik borçlanma, vasat politikacılar, gelir dağılımında uçurum oluşması, “sabah çıkarsak öğlene zafer ilan ederiz” kafasında ilan edilen savaşların fiyaskoları ile ABD, Kanadalılar için pırıltısını kaybetmeye başladı. Nitekim, Kanada, tarihinde ilk kez 2010’lardan itibaren Amerika’ya beyin göçü sorunundan kurtulacaktı.
Değişmeyen tek gerçek ise üç tarafı okyanus Kanada’nın, tek komşusunun hala ABD olduğuydu. Tıpkı 19. Yüzyıl sonunda Meksikalı lider Porfirio Diaz’ın, “Zavallı ülkem, tanrıya çok uzak, Birleşik Devletlere çok yakın” diye sızlanması gibi Kanada’nın 1940’lardaki Başbakanı MacKenzie King de ülkeyi ziyaret eden Fransız lider De Gaulle’e, ABD’nin ‘ezici yakınlığından’ yakınacaktı.
Kanada’nın 1970’lerdeki Başbakanı Pierre Trudeau ise bu varoluşsal huzursuzluğu, “ABD ile komşu olmak, bir fil ile aynı odada uyumak gibi. Ne kadar sakin ve dostça görünse de her homurtusu her kıpırdanması sizi ürpertip huzursuz ediyor” şeklinde ifade edecekti.
Kanadalıların ABD’deki sosyopolitik iklime herkesten daha duyarlı olmasının nedeni bu. Nitekim Kanadalıların, Amerika hakkında en fazla kullandıkları benzetmelerden biri ‘maden kanaryası’ deyimi. Modern teknolojiden önce madenciler, galeride karbondioksit oranının tehlikeli seviyeye yükseldiğini erkenden anlamak için yanlarında kanarya kuşu taşırlardı. Kanaryanın sıra dışı davranışları veya ölmesi, ortamın zehirli gazla dolduğunu gösteren bir alarmdı. Trump’ın başkan seçilmesi olmasa da yeniden başkan seçilmesi Kanada için tam bir maden kanaryası alarmı oldu.
Trump ilk zamanlar bir şizofrenik vaka gibi, aynı anda alt komşusu Meksika’ya “neden aramızda duvar yok” bağırırken üst kat komşusu Kanada’ya ise “neden aramızda sınır var” diye çemkiriyordu. Buna ve “51nci Eyalet” türü sosyal medya paylaşımlarına herkes gülerken, dönemin Kanada Başbakanı Trudeau, “bunlar şaka değil, çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız” diyerek Kanada’nın 80 yıllık rotasını değiştirmeye başlıyordu.
Kraliyete sadık kalarak kurulmuş Kanada’nın bağımsız, laik ve çok kültürlü bir parlamenter demokrasiye dönüştüğü süreçte, kraliyete isyan ederek cumhuriyet kuran ABD’nin, kral olma heveslisi bir kifayetsizin peşinde tek kültürlü, dinci feodal bir çakma monarşiye dönüşme çabası, tarih öğrencileri için çok ibret verici.
ABD’yi yöneten kadronun ABD tarihi hakkındaki cehaleti ortadayken, Kanada tarihini bilmesi beklemek naiflik olur. Nitekim sadece mevcut ticaret rakamlarına bakarak kendisini “biz olmadan yaşayamazlar” fikrine çok kaptıran Trump’ın hiç beklemediği bir şey oldu. Kanada, Çin dışında ABD’ye ‘tarife aynen tarif!’ meydan okuması yapabilen tek ülke oldu. Bu hafta itibarı ile, Kanada Başbakanın deyişi ile ‘her dolar gümrük vergisine aynı dolarla karşılık’ veren Kanada gümrük vergileri yürürlüğe girdi. Kanada-Amerika ilişkileri tarihi, 80 yıllık rotasından çıktı ve küresel etkileri de olacak yeni bir döneme resmen girdi.
(Devam edeceğim)
ABD – Kanada savaşını kim kazanır?