İki Amerika’nın hikayesi…

jefferson-vs-trump

CEMAL TUNÇDEMİR

21 Mart 2016

Dört gemi dolusu sofu protestan mülteci, 8 Nisan 1630 günü İngiltere’den yola çıktıklarında kendi inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir Yeni Dünya hayali kuruyorlardı. Başlarında avukat ve din adamı John Winthrop vardı. Kendine tabi olmayan dini gruplara karşı acımasızca davranan ve başında Kralın olduğu İngiliz resmi kilisesinin ağır baskısından kaçıyorlardı. Haftalar süren zorlu bir yolculuktan sonra Amerika sahiline vardılar. John Winthrop, bugünkü Boston’a yerleşerek Massachusetts Kolonisini kuracak yoldaşlarına, Arbella gemisinden karaya inmeden hemen önce verdiği vaazında şunu söyledi:

Yeni kuracağımız toplum Tepedeki Şehir olacak. Bütün Dünyanın gözleri üzerimizde…”.

Tepedeki şehir (city upon a hill)’ kavramını, İncil’de Hz İsa’nın takipçilerine, ‘Dünyanın ışığı sizsiniz. Tepeye kurulan şehir gizlenemez’ hitabından ilhamla kullanmıştı. Püritenler, yeni kolonilerinin, sosyal hayatın nasıl olması gerektiğini insanlığa gösteren bir modele dönüşeceğine inanıyordu. Ve bu modeli inşaya kovuldular. Bu sosyal yapının değerlerini korumak için, keskin düzenlerine uymayanları dışladılar. Bunlardan biri de ‘vicdan özgürlüğü (liberty of conscience)’ kavramını savunan vaiz Roger Williams’tı. Ona göre herkes aynı şekilde inanıp aynı şekilde ibadet etmek zorunda değildi. Herkesin kendi inancını kendince yaşama hakkı vardı. Kilise-devlet ayrılığı yoksa en başta kilisenin yozlaşacağını savunuyordu. Püritenlere göre ise başka bir inanca hoşgörü büyük günahtı. Sonuçta doğrunun savunucusuydular, hakların değil. Williams’ı dışladılar. O da bugünkü Rhode Island’a yerleşerek, inanç özgürlüğü ve kilise-devlet ayrılığını savunan kendi kolonisini kurdu.

Massachusettsli Püritenlerin dışladığı bir başka din adamı ise Thomas Hooker’dı. O da bugünkü Connecticut kolonisini kurdu. Dünyanın demokratik ilkelere dayanan ilk yazılı anayasası Connecticut Anayasasına öncülük etti. Hooker, kendi liderlerini seçmenin ve iktidar gücünü sınırlandırmanın, tanrı tarafından insanlara verilmiş bir hak olduğunu savunuyordu.

Hooker ve Williams’ın çizgisi ile Püritenlerin çizgisi, sonraki yüzyıllar boyunca Yeni Dünya’ya rengini verecek derin bir mücadelenin iki tarafı oldu.

1770’lerde 13 koloni İngiliz krallığına karşı Amerikan bağımsızlık savaşını başlattığında Püritenler artık azınlıktaydı. ABD’nin bağımsızlık savaşına ve sonrasında yeniden inşasına katılan kurucu babalar, tarihin en özel deneyimlerinden birine imza attıklarının farkındaydılar. Sıfırdan bir ‘cumhuriyet’ inşa ediyorlardı. Tarihte, ilk kez bir toplum, devlete ve topluma karşı bireysel özgürlük ve eşitlik ideolojisini, devletin temeli yapıyordu. Sultanların ve kralların ‘devlet benim’ dediği bir çağ için çok önemli bir sıçramaydı.

4 Temmuz 1776 günü ilan edilen ve Thomas Jefferson’ın kaleme aldığı Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin ikinci paragrafı şöyleydi:

“Bütün insanların eşit yaratıldığını, Yaratıcının onlara, hayat, özgürlük ve mutluluklarını arama hakkı gibi dokunulamaz haklar bahşettiğini tartışmasız bir hakikat olarak kabul ederiz. Bu haklara müdahale edilmemesini garanti altına almak için, meşruiyetini halkın onayından alan hükümetler tesis edilir.”

Neredeyse tamamı Protestandı ama inanç, ifade özgürlüğü, vatandaşlık ve eşitliği konuşurken çoğunun aklında sadece Protestan olanlar yoktu. Massachusetts Anayasasını 1780’de kaleme alanlardan Theophilus Parsons, anayasayı yazarken, ‘inanç özgürlüğünden, Deistlerin, Muhammedilerin, Yahudilerin ve Hristiyanların yararlanabilmesini garanti edecek genişlikte yazılmasına dikkat ettiklerini’ kaydetmişti. Philadelphia’da her dinden olanların inançlarını anlatabileceği bir mekanın inşasına yardım eden Benjamin Franklin, otobiyografisinde, burasını, ‘Konstantinopolis Müftüsü bile Amerika’ya ‘Mohammedanism’i anlatacak vaizlerini gönderse, hizmetine verilmiş bir kürsü bulabilir’ diye anlatarak, yeni ülkedeki ifade özgürlüğünün boyutunu sergileyecekti. Thomas Jefferson, Virginia’da, kendi ifadesiyle, ‘Yahudileri, Hristiyanları, Muhammedileri, Hinduları ve her inancın inkarcılarını korumak için İnanç Özgürlüğü Bildirgesi’ni kaleme almıştı.

1787 yılı yazında Anayasa’yı yazmak için 13 koloniden Philadelphia’ya toplanan 55 delegenin en ortak özelliği tamamının ‘Hristiyan’ olmasıydı. İki Katolik dışındakilerin tamamı protestandı. Ancak 3 ay 23 gün süren toplantıları sonunda ortaya son derece laik bir anayasa metni çıkardılar. Massachusettsli Püritenlerin çizgisi yerine Rhode Island’lı Roger Williams çizgisinde bir devlette karar kıldılar. Kabul edilen Amerikan Anayasasında ‘din’ kelimesi sadece bir kez geçiyordu. Anayasanın 6’ncı maddesinde din ve devlet işlerinin ayrılığının temelini atan ünlü cümle şöyle: “ABD devletinde hiçbir makama veya yetkiye ehliyette her hangi bir dini aidiyet şartı aranamaz”.

Tabii ki bu madde tek başına ‘din ve devlet işleri ayrılığını’ garanti altına almaya yetmezdi. Açığı, dört yıl sonra 1791’de Haklar Bildirgesinin Anayasa’ya dahil edilmesiyle kabul edilecek 1. Ek Madde (First Amendment) kapatacaktı:

“Kongre, herhangi bir dini destekleyecek veya her hangi bir dini inancı yasaklayacak, ifade ve basın özgürlüğünü kısıtlayacak, insanların barışçıl bir şekilde toplanma hakkını veya devlete sıkıntılarını anlatma haklarını engelleyecek kanun yapamaz.”

Devlet karşısında bütün vatandaşların eşit olduğu ve vatandaşlığın ise soy, dini veya etnik kimliğe bağlı olmadığı bir düzenin temellerini attılar. (On yıllar sonra aşılacak iki önemli kör nokta hariç. Kölelik ve kadınların hakları görmezden gelinmişti)

ABD’nin Kurucu Babaları, inanç özgürlüğü ve yurttaş eşitliğini, ‘azınlık inançlarına hoşgörü’ veya ‘azınlıklar bize emanettir’ şeklinde bir teba kültürüyle ele almadılar. ‘Hoşgörü’, Thomas Jefferson’un din-devlet ilişkilerinde en fazla karşı çıktığı kavramlardan biriydi. Ona göre, ‘tolerans, dini çoğunluğun, dini azınlığa inancını empoze edebileceğini ama bunun yerine hoş görme lütfunda bulunmayı tercih ettiğini ima ediyordu’.

En büyük endişeleri ise ‘çoğunluğun tiranlığı’ydı. Devleti, çoğunluğun devleti, azınlıkları ise birer sığınmacı haline dönüştürecek her türlü anlayışa karşıydılar. Bağımsızlık ilanından Philadelphia Kongresine kadar geçen 10 yılda, eyalet kongrelerinin ve yerel meclislerin, demokrasi adı altında birer çoğunluk keyfiliğine dönüşmesi ve azınlıkların haklarını hiçe sayan yaklaşımlar kurucu babaları endişelendirmişti. Anayasa Kongresi boyunca ‘cumhuriyet’ sözcüğünü sıkça kullanmalarının ve demokrasi yerine daha çok cumhuriyetçiliği vurgulamalarının nedeni buydu. Bu endişe ile yeni Amerikan devletini ‘başkan’ değil ‘Kongre’ merkezli inşa ettiler. Yedi maddelik Anayasanın ilk ve en uzun maddesi Kongre’yi düzenledi. Kongre, Başkan ve Yargının birbirini sıkı şekilde denetleyip kontrol altına alacağı bir denge sistemi kurdular. Bir kişinin veya zümrenin keyfince yönetemeyeceği bir devlet yapısı oluşturdular.

Bu anayasa, Tepedeki Şehri bir kez daha parlattı. Artık dünyadan görülmemesi imkansızdı. Eski Dünyanın yoksulları, mazlumları, macera ve yenilik arayanları için bir çekim merkezine dönüştü. Tam bir nüfus patlaması yaşandı. Sadece 1840’lardan itibaren tarihin en kitlesel göçü yaşandı. 30 milyon Avrupalı, ABD’ye göç etti. 1868’e gelindiğinde dünyanın en büyük ekonomisi olmuştu bile. Hızlı büyüme büyük bir iş gücü açığı yaratıyordu. Ülkenin kapısı herkese açıktı. Emma Lazarus, 1883’te yazdığı ve 1903’te New York körfezinde göçmenleri selamlayan Özgürlük Heykelinin kaidesine işlenecek şiirinde, ‘Sürgünlerin Anası’ dediği anıtın ağzından Dünyaya şöyle sesleniyordu:

“Bana ver yorgunlarını, yoksullarını…

Özgür bir nefese susamış yığınlarını…

Bana gönder evsiz barksızlarını…

Reddederek sahillere vurduklarını…

Altın Kapının yanından meşalemi yükseltiyorum’’

Ancak homojeniteye inanan püriten çizgi ile çoğulculuğa inanan Roger Williams çizgisinin Amerika’nın ruhu üzerindeki mücadelesi de devam etti. Okyanusun dalgaları gibi, Tepedeki Şehrin sahiline her değişim veya göçmen dalgasından sonra bir de korkuyla hareketlenen tepki dalgası vuruyordu. İlk kitlesel göçleri genelde İngiliz kökenli Protestanlar gerçekleştirdiği için çok dikkat çekmemişti. Ancak Katolik göçünün başlamasıyla, topluma bir korku ve nefret dalgası yayıldı. Başlangıçta göçmenlerin çoğunluğu İrlandalıydı. Sonra, Alman, İtalyan, Polonyalı Katolikler de geldi. İngilizce bilmiyorlardı. Katolikleri, ‘asimile olması imkansız, şiddete düşkün, banal ötekiler’ gibi gören anlayış hızla yayıldı. İtalya gibi Katolik ülkelerde Protestanlara hiçbir özgürlük tanınmaması da, Katoliklere karşı öfkeyi pekiştiriyordu. Katoliklerin Amerika’ya asla sadık olamayacağı inancı, onlardan birinin uzun süre seçilmiş makamlara gelmesine engel oldu. Toplum ancak 1960 yılında bir Katoliği başkan seçebilecek psikolojik eşiğe ulaşabildi. Bugün ABD Kongresinde Katolik sayısı diğer bütün dini gruplardan fazla. Temsilciler Meclisi başkanı ve ABD Başkan Yardımcısı bir Katolik. Yüksek Mahkemenin 9 üyesinden 6’sı Katolik.

19’ncu yüzyılda Utah’ı kuran Mormonlar, iki dünya savaşı arasında kitleler halinde Yeni Dünya’ya sığınan Yahudiler benzer bir nefret dalgasıyla yüzleşmek zorunda kaldılar. Birinci Dünya Savaşı sırasında bazı şehirlerde Almanca konuşmak hatta Boston’da Beethoven’in müziklerini çalmak yasaklandı. İkinci Dünya Savaşının histerik ortamında ise, Japon kökenli Amerikalılar evlerinden alınıp toplama kamplarına gönderildi ve savaş boyunca orda kaldılar. Siyahlar, kadınlar, eşcinseller kamusal hakları için uzun ve yorucu mücadeleler vermek zorunda kaldılar. Ve 1980’li yılların başından beri de Müslümanlar ve Hispanikler nefret ve korku dalgasının muhatabı olan ‘ötekiler’ konumunda…

Amerika’ya ilk gelen Avrupalılar mültecilerdi. Hayatları ve özgürlükleri için buraya gelmiştiler. ABD göçmenlikten doğdu ve hala bir göçmen ülkesi.  Her kitlesel göç dalgası, ABD’nin sosyal dokusunu yenileyip değiştirdi. ABD Anayasasının yapıldığı 1780’lerde köleler ve yerliler hariç, Amerikan nüfusunun yüzde 99’unu Protestan beyazlar oluşturuyordu. 1920’lerde Katolikler toplam nüfusun yüzde 20’sine ulaşmıştı. 1965’te yasalaşan tarihi göçmen reformu, kapıları sadece Avrupalı göçmenlere açan kota sistemini kaldırdı ve küresel göç dalgasını başlattı. Son 50 yılda gelen 60 milyon göçmenin çok büyük bölümü Avrupalı olmayanlardan oluşuyor. 1965’ten beri gelenlerin yarıdan fazlası Latino ve dörtte biri ise Güney ve Doğu Asyalı.

1965’te bile Amerikan toplumu büyük çoğunlukla Avrupa kökenli bir topluluktu ve nüfusun yüzde 84’ünü Avrupa kökenli beyazlar oluşturuyordu. Günümüzde bu nüfus yüzde 62’ye geriledi. ABD Nüfus Dairesinin 2015 Eylül ayında yayınladığı rapora göre yüzyılın ortasında Avrupa kökenli beyazlar yüzde 50’nin altına düşerek azınlık olacak. Rapor şu çarpıcı tespiti yapıyor: ABD, en fazla 30 yıl içinde hiçbir ırk ve etnik topluluğun çoğunluk olmadığı bir sosyal yapıya kavuşacak.

Donald Trump ve benzeri nefret politikacılarının peşine beyaz yığınları takan en öenmli faktörlerden biri de işte bu yeni değişim dalgasının yarattığı korku. Ancak Amerika’nın çoğu için bu değişim endişe verici bir gelişme değil, Tepedeki Şehri daha ışıltılı hale getirecek bir gurur ve kutlama nedeni… ‘Müslümanların Amerika’ya girmesine yasak koyma’ teklifininin, Müslümanlardan çok Amerikanın hukuk, politik, dini, akademik çevrelerini ayağa kaldırmasının nedeni de bu oldu… Çünkü ‘umut’ çizgisine göre Trump, söylemleriyle, Müslümanlara değil Amerika’yı Amerika yapan değerlere ve Amerika’nın göçlerle şekillenen öyküsüne meydan okuyor.

Amerika’nın tarihi, iki Amerika’nın hikayesi… İşte bu yüzden hem iyi zamanların hem kötü zamanların öyküsü. Hem bir akıl çağının hem de aptallıkların sahnesi… Hem inancın hem de şüphenin izlerini taşıyor… Hem apaydınlık bir öykü hem de karanlıklar barındıran…

Tarihin bu özgün toplumsal deneyimi buradan nereye varacak, sadece Amerikalıların değil bütün insanlığın da merakı… Çünkü Amerika, John Winthtrop’tan 385 yıl sonra hala ‘Tepedeki Şehir’. Ve bütün dünyanın gözleri hala üzerinde…

NOT: Bu yazının orijinal hali TEMPO DERGİSİ’nin Ocak 2016 tarihli 84. sayısında yayınlandı.

You must be logged in to post a comment Login