“İlk iş olarak bütün avukatları öldürelim”

Avukat Teğmen William ‘Bill’ Kuebler

CEMAL TUNÇDEMİR
21 Kasım 2017

Çete reisi Jack Cade: ”…Ve ben kral olduğumda, bir kral olarak—”

Destekçileri: ”Tanrı majestelerini korusun!”

Jack Cade: ”—teşekkürler iyi insanlar— ben kral olduğumda, hiçbir şey ücretli olmayacak. Benim hesabımdan yiyip içebilecekler. Hepsine eşit davranacağım. Böylece birbirlerini kardeş olarak görecek bana da efendileri olarak tapacaklar.”

Çete üyesi Kasap Dick: ”O zaman hadi, ilk iş olarak bütün avukatları öldürelim!”

(- Shakespeare’in Altıncı Henry oyununun ikinci sahnesinden -)

Teğmen Bill Kuebler, Guantanamo Üssündeki duruşma salonunda önünde oturan tutukluyu sessizce süzüyordu. Suudi Arabistan vatandaşı Abdullah el Şarbi, ‘’gezegendeki en tehlikeli teröristlerden biri’’ olarak görülüyordu. Askeri avukat Kuebler’a, askeri komisyon yargılamasında, el Şarbi’nin avukatı olma görevi verilmişti. Fakat problem şu ki el Şarbi, avukat istemiyordu. Hatta son 5 aydır teğmen Kuebler ile görüşmeyi bile reddetmişti. İlk kez duruşmadan birkaç gün önce görüşmeyi kabul etmişti ama onda da ‘git başımdan’ demek için.

2006 Nisan ayı itibarı ile el Şarbi yaklaşık 4 yıldır Guantanamo’ya hapsedilmişti. ABD ordusu onu “enemy combatant (düşman savaşçı)“ ilan etmişti. Bu statü, bu kişilerin düşman askeri sayılması durumunda Cenevre Sözleşmesi hükümlerinden, kriminal suçlu sayılması durumunda da ABD yargılama hukukundaki haklardan yararlanmasını engellemek için Bush yönetimince 11 Eylül saldırısından sonra icat edilmiş bir statüydü. El Şarbi’yi Guanatanmo’daki yüzlerce tutukludan ayıran en temel özellik ise, hakkında somut suçlamalar ve deliller olan çok az sayıda kişiden biri olmasıydı.

Yargılandığı askeri komisyonda, yargıç konumundaki komisyon başkanı bir donanma yüzbaşısıydı. Jüriyi de askerler oluşturuyordu. Tabii ki avukat da bir askerdi.

El Şarbi ise, bir Amerikan subayı tarafından savunulmak istemiyor, kendi adına kendisi konuşmak istiyordu. Aslında teğmen Bill Kuebler’e göre de bu çok makul bir istekti. Hem, mahkemelerde kendi kendini savunabilme hakkı 217 yıldır Amerikan hukukunun en temel ilkelerinden biri değil miydi ki…

Teğmen Kuebler duruşma salondaki savunma avukatı sırasında sessizce oturmuş, el Şarbi ile yargıç konumundaki komisyon başkanı arasındaki diyalogu dinliyordu.

– ‘’Avukat istiyor musun?’’

– ‘’Hayır’’

– ‘’Başka bir askeri avukat ister misin?’’

– ‘’Benim için farklı palyaço aynı sirk olacak’’

– ‘’Sivil Amerikan avukat ister misin?’’

– ‘’Hayır’’

Yargıç, Arizona’da üniversite eğitimi almış El Şarbi’ye, yargılama sırasında ve duruşmada uygulanacak kuralları bilip bilmediğini ve bunlara uyup uymayacağını sordu. El Şarbi, ‘’Bütün söyleyeceğim, bu salonda olay çıkarmayacağım, asi hareket etmeyeceğim’’ karşılığı verdi.

Yargıç yüzbaşı, tek bir suçunun bile sabit bulunması halinde ömür boyu hapis cezası alabileceğini hatırlatarak yeniden, bir avukata sahip olmamasının neden onun için çok riskli olacağını detaylıca anlattı. Buna karşılık El Şarbi ‘’mahkemeyi meşru bir mahkeme olarak görmediğini, bir avukat tutması halinde bu gösteriyi kabullenerek gayrimeşruluğu meşrulaştırmış olacağını’’ söyledi.

Bunun üzerine yüzbaşı, sanığın kendi kendini savunmasına izin verip vermeyeceği konusunda karar vermek için duruşmaya 15 dakika ara verdi. Aradan sonra yerine geçen askeri yargı komisyonu başkanı söze, ‘’İngilizceyi gayet düzgün konuştuğunu müşahade ediyorum’’ diyerek girdi.

Avukat Teğmen Kuebler, bu girişten umutlandı.

’Ayrıca iyi eğitimli biri olduğun da görülüyor’’.

Kuebler, yargıcın, El Şarbi’ye kendi kendini savunma hakkı vereceğini düşünmeye başladı.

‘’Bununla beraber, Askeri Yargı Komisyonu Hukuk ve mevzuatına çok da vakıf olmadığın hükmüne vardım’’ dedi komisyon başkanı.

’Okumasına izin verilmeyen bir mevzuata ve dosyasına nasıl vakıf olması beklenebilir ki?’’ diye düşündü Kuebler.

’Ayrıca dava dosyasındaki gizli bilgileri görme yetkisine sahip olmadığı ve yine bu dava sürecindeki kapalı oturumlara katılma yetkin olmadığından bu oturumlarda bulunamayacaksın’’ diye devam etti heyet başkanı ve ekledi: ‘’Yani seni kendini savunma hakkına sahip görsem bile bunu yapmaya yetkin olmayacak’’.

Ve nihayetinde kararını açıkladı: ‘’Askeri Komisyon Yönetmeliği gereği, her zaman görevlendirilmiş bir savunma görevlisi tarafından temsil edilmene...’’

Heyet başkanı bu cümlesi sırasında bakışlarıyla da Teğmen Kuebler’i işaret ederken devam etti: ‘’Bundan dolayı Teğmen, atanmış olduğun savunma avukatlığı görevini yerine getirmene hükmediyorum’’.

Yargıçtan beklediği kararı duyamamanın hayal kırıklığını yaşayan Teğmen Kuebler’in içini bir rahatsızlık kapladı. Kıomisyon kurallarını elbette biliyordu ama basit bir yönetmelik kuralının en temel anayasal haklardan biri karşısında, hele de zanlı bu hakkını çok açık bir şekilde talep etmişken esneyeceğini bekliyordu. Kuebler o anda içinden, ‘’aslında, az önce mahkeme hakkında söylediğinin doğrulanması nedeniyle El Şarbi’nin kazandığını’’ düşündü.

Hepsi ‘yargılama şovu’nun bir parçasıydı. Kuebler, askeri komisyonun, El Şarbi’ye kendisini temsil etme hakkını zaten asla tanımayacağını anladı. Bütün o sorular ve yanıtlar, avukatı olmasza karşılaşacağı risklerle ilgili hatırlatmalar, birer sahne sanatı performansıydı sadece. Önceden belirlenmiş bir senaryo metninin ezbere okunmasıydı. Tiyatral bir gösteriydi. Ve Kuebler’e de beyaz üniformasıyla bu şovda bir rol biçilmişti. Savunmayı oynayacaktı.

O günkü duruşma atmosferini GQ dergisinden Sean Flynn’a derginin 2007 Haziran sayısında bu cümlelerle anlatan teğmen Kuebler, ‘’Bütün bu komisyon yargı sisteminin aslında bir hile olduğunu farketmem biraz zaman aldı’’ itirafında bulunuyor. Müebbetle yargılanan bir sanığa, kendi isteği hilafına avukatı olarak görevlendirilmesinden 1 yıl kadar sonra… ‘’Düşünürken bir anda bütün bunların ne kadar gülünç, saçma ve hukuka aykırı bir durum olduğu duygusu içimde belirdi. Bütün yaptığımızın, önceden hükmü verilmiş bir davada rol kesmek olduğunu farkettiğim an o oldu’’.

Teğmen Kuebler, radikal veya solcu biri değildi. Aksine Cumhuriyetçi ve muhafazakar bir arka plana sahipti. Dindar bir Evanjelik Hristiyandı. Bir meslektaşının sonradan New York Times’a tasviriyle, ‘’sokaktan ortalama bir muhafazakar genci alın bir milyon ile çarpın Kuebler’ı elde edersiniz’’.

Fakat çok basit bir şeye inanıyordu bu genç teğmen, hukuka… Guantanamo’daki sanıkların da haklarında korkunç suçlamalar olsa bile herkes gibi adil bir savunma hakkına sahip olduğuna inanıyordu. Bu inancıyla kendisini, teröristlerin safını seçmiş veya zanlılarla aynı ideolojik safa girmiş görmüyordu. Sadece hukukun emrettiği şerefli bir görevin gereğini hakkını vererek samimi şekilde yapmak istiyordu. Eğer bu yargılama komisyonları adil bir hükmün tecellisine sahne olacaksa bunun ancak güçlü ve bağımsız bir savunma ile mümkün olacağını düşünüyordu:

‘’Anti-Bush, anti-savaş veya anti-bir başka şey bir eğilimle bu çizgiye gelmedim. Nazilere bile Nuremberg’de avukatını seçme hakkı verildi. Bu davaya gelirken de meşruiyet karinesine sahip bir sistem zannıyla yaklaştım.’’

Guantanamo’daki zanlıları savunmaya işte bu hukuk inancı nedeniyle gönüllü olan Kuebler, daha 35 yaşında olduğu 2005 yılında Guantanamo’ya giderken uçakta kendisi gibi bir başka gönüllü askeri avukatla tanışacaktı. Kendisinden daha deneyimli ve 5 yaş daha büyük olan Binbaşı Tom Fleener, teğmen meslektaşından farklı olarak daha uçaktayken, savunmakla görevlendirildiği Üsame Bin Ladin’in eski koruması Yemenli Ali Hamza El Bahlul adlı terör zanlısının, bir Amerikan askeri tarafından savunulmayı reddetiğini biliyordu. Teğmen Kuebler ise bunu ancak Guantanamo’ya indikten sonra öğrenecekti. Fleener da müvekkiliğin isteğinin aksine onu savunmak zorunda bırakılmaktan rahatsız olmuş ve özellikle araştırmıştı. Evet gerçekten de komisyon mevzuatı, zanlıya hiçbir seçme hakkı vermeden komisyon tarafından atanmış bir avukatı öngörüyordu.

Ona göre de bu ‘adil yargılama’nın altını oyan bir durumdu. Bir kişinin yaşamı ve özgürlüğü söz konusuysa kendisi adına kimin konuşacağına kendisi karar verebilmeliydi. Amerikan mahkemeleri başından beri böyle işledi ve bu her yerde böyle olmalıydı. Bu hakkı elimine etmek, yargılamayı önceden planlı bir askeri törene dönüştürüyordu. Komisyonun, sanığın göremeyeceği gizli delilleri kabul etmek; üçüncü ağızdan dolaylı duyumları delil olarak kabul etmek; zanlıyı kendi yargılamasının bazı bölümlerinde gizlilik nedeniyle duruşma salonuna almamak; sanıkları, kendileri yıllarca bir kampta izole durumda tutulurken icat edilmiş ve mevzuata eklenmiş suçlardan dolayı yargılamak gibi diğer uygulamaları da bu yargılamayı tiyatroya dönüştüren diğer mevzuat olanaklarıydı.

Fleener, GQ yazarı Sean Flynn’a, ‘’Suçlu olduğuna peşinen karar verdiğimiz insanları sözde yargılıyormuş gibi yapan bir sistem kurduğumuz gerçeğinden iğrendim, hala da iğreniyorum.’’ sözleriyle anlatıyor duygusunu ve ekliyor:

‘’’Bunu yapmamızdan iğrendim. Ülke olarak yaptığımız şey büyük bir yanlıştı. Hukukun üstünlüğü ilkesini ihlal ediyor olduğumuz gerçeğinden çok rahatsız oldum’’.

2006 yılında, gönüllü oldukları için savunma avukatı olarak görevlendirildikleri zanlılarca istenmeyen bu iki avukat, Guantanamo’nun güneşli sahillerinde bir kaç gün boyunca oturup, hukukun, yasaların anlamı üzerine ve askeri komisyonun yapısı hakkında konuşmakla geçirdi. Sonraki günlerde haftalarda ve aylarda daha da güçlenecek bir yol arkadaşlığının da başlangıcı oldu bu. Aynı zamanda birer subaydılar. Ve zanlıların avukatlığını yapmaları emredilmişti. Askeri bir komisyonun önünde yargılanan zanlılara, kendi isteklerinin hilafına avukatlılık yapmamanın bir yolunu bulmaya çalışıyorlardı.

Binbaşı Fleener ‘müvekkili’ olan Bin Ladin’in koruması Al Bahlul’u şahsen ilk kez 11 Ocak 2006 günkü ‘duruşmada’ gördü. Duruşmadan hemen önce Binbaşı ile ayaküstü kısa bir konuşma yapmayı kabul etti ve bu konuşmasında ona neden avukat istemediğini söyleyip salonda savunmaya ayrılan sıraya oturdu. Binbaşı da arkasından girerek onun hemen arka çaprazında oturdu. Binbaşı Fleener’ın aklına o anda bir fikir geldi; Eğer, ordu yetkilileri bu adama zorla bir avukat dikte etmek istiyorlarsa, bu adama zorla bir avukat dikte ettiklerini aşikar hale getirerek zabıtlara geçirmek.

Al Bahlul, çevirmen aracılığı ile 17 ay aradan sonra yeniden avukat istemediği ve kendi kendisi adına konuşmak istediği talebinde bulundu. Dört yıldır hiçbir mahkeme kararı olmadan bu askeri kampta tutulduğunu, işkence ve kötü muamele gördüğünü belirterek, hal böyleyken neden her hangi bir Amerikan subayının onu savunmasına izin vereceğinin düşünülebildiğini sordu. Talebi tabii ki reddedildi ve komisyon başkanı albay, avukat binbaşı Fleener’dan, savunma avukatı kürsüsüne geçmesini istedi. Fleener’ın beklediği an gelmişti. ‘’Bu bir emir mi komutanım?’’ diye sordu ve yineledi, ‘’Bunu bir emir olarak mı görmeliyim?’’.

Şaşıran Albay sinirlendi: ‘’Bu konuda emre ihtiyacın mı var?’’.

’Evet komutanım, emre ihtiyacım olduğuna inanıyorum’’.

İki ordu avukatının, yaşanmakta olan olağanüstü terörle mücadele sürecinin, keyfiliği meşrulaştırdığını ve gerekli kıldığını düşünen üstlerine karşı, devleti devlet, anayasayı anayasa yapan temel öz olan hukukun yanında durma kararlığının, üstlerince de görülecek aşikarlıkla göründüğü an oldu bu.

Aslında, iki sanığa kendilerini savunma hakkı verilse bile sonuç değişmeyecekti. Çünkü her iki sanık da zaten suçlamaları reddetmiyordu. Ama, Guantanamo’yu açan irade, hukuk ve adaletin tecellisi için değil, yakaladıklarını, gerektiğinde işkence kullanarak bile konuşturabileceği, sorgulayabileceği bir yer olarak açmıştı bu kampı. Hiçbir ülkenin hukuksal yetki alanına girmeyen Guantanamo bunun için seçilmişti. Buraya getirilenlerin, Amerikan anayasasının ve Batı hukukun yüzyılardır bütün sanıklara tanıdığı hakim karşısına çıkarılma, adil yargılanma gibi haklardan yararlanması istenmiyordu.

Askeri yargılama komisyonları oluşturulmasının ise tek bir nedeni vardı; Dönemin Amerikan yönetimi Guantanamo’daki sanıkları mahkum edecek tek bir Amerikan federal hakimi bile bulamayacağını biliyordu. Bu askeri komisyonlara hukuk danışmanlığı yapan tuğgeneral Thomas Hemingway’ın da itiraf ettiği gibi, ‘delillerin ve diğer itirafların neredeyse tamamının yasalara aykırı şekilde elde edilmesi’ nedeniyle hiçbir Amerikan federal mahkemesi bunlar dikkate almayacaktı bile. Teğmen Kuebler da New York Times’a 19 Haziran 2008’de yayınlanan açıklamasında, askeri komisyon sisteminin, gerçek bir delil olmadan zanlıları mahkum etme veya işkence ile elde edilen delilleri aklamak için yaratıldığını söyleyecek ve ekleyecekti: ‘Müthiş kokuşmuş bir sistem…

Yine her sanığın hiçbir avukat ve yargılama olmadan yıllarca sorgu altında tutulmasının da, sorumluların başını yakabileceğini biliyorlardı.

Askeri komisyonlar ileride karşılarına çıkabilecek hukuksal sorunlardan dolayı ‘adil bir yargılama’ yapıyormuş gibi görünmeye çalışıyordu. İşte sanıkları, onları savunuyormuş görüntüsü verecek bir avukata ısrarla zorlamalarının nedeni buydu.

Adil yargılama görüntüsü vermeye çalışan komisyonlar için tek sorun, her sanığın zaten suçlu olduğunun baştan kabul edilmesiydi. Çünkü sanıklar, haklarında askeri bir heyetin ‘düşman savaşçı’ statüsü vermesi sonrasında buraya getiriliyordu. Suçları, ‘unprivileged belligerent (yasaya aykırı savaşçılık)’ şeklinde tanımlanıyordu. Yani sonuçta verilecek hüküm, baştan varlığı kabul edilmiş bu suçun ilanından başka bir şey değildi. Zanlıların boynuna daha yargılama başlamadan asılan yafta, ‘’yargılama’’ görüntüsünü bozuyordu.

Kaldı ki sanıklar, savunma sürecinde bile dosyalarını göremiyordu. Dahası haklarındaki tanıklıkların kaynağı da gizleniyordu. Örneğin, Ali Veli adlı zanlı Ahmet Mehmet anlı zanlının ‘terörist’ olduğunu söyleyinceye kadar işkenceye tabi tutuluyordu. Bu ‘itiraf’ Ahmet Mehmet aleyhinde dava dosyasına delil olarak giriyordu. Ancak bu itirafın kimden hangi koşullarda olduğu kayıtlarda yer almıyordu. Binbaşı Fleener, işleyişi şu şekilde özetliyor:

’Komisyonlar en önemli iki yargılama hukuku ilkesi olan masumiyet karinesi ve ceza yasalarının konuldukları tarihten geriye işleyemeyeceği ilkelerini tamamen rafa kaldırıyordu. Bu işleyişin sanıklara söylediği şuydu; Ne olduğunu tam bilmesek de suç işlediniz. Açıkça söyleyemeyeceğimiz yöntemlerle sizi suçlamaya yetecek kadar delil toplayacağız. Ve nihayetinde de tespit ettiğimiz davranışlarınızı suç sayacak kanunlar yapacağız’’.

2006 itibarı ile Guantanamo’daki birçok tutuklu için askeri avukatı kabul etmek, bir hücreye tek başına kapatılmaktan daha tercih edilebilir bir durumdu. Bu oyuna katılmayı ret edenler, bütün yargılamanın ne adil ne de muteber olmadığını ortaya koyacaktı.

İşte retçilerden olan Al Bahlul ve Al Şarbi’ye ısrarla avukat dayatılması da bundandı.

Teğmen Kuebler, ‘’Bir noktada farkına vardık ki bütün bu şovun aslında en kilit kişileri bizdik. Hükümet, bu sanık – avukat işleyişini çok önemsiyordu. Çünkü bu şovun en önemli parçasıydı.’’ diye anlatıyor.

Binbaşı Fleener da, ‘’O insanları o kadar uzun süre tutmalarının yasadışı olduğunu biliyorlardı. Bunu, süresiz gözaltını meşrulaştırmak için de bu yargılama şovuna ihtiyaçları vardı. Böylece muhalefetin veya hukuk çevrelerinin itirazlarını göğüslemeyi hesaplıyorlardı’’ vurgusunda bulunuyor ve ekliyor:

‘’Hukukun üstünlüğü ilkesine karşı bir hile geliştirdiler yani. Ugulama hileli olduğu için de bütün bu süreçteki tek önemli şey ‘görüntüydü’. Bunun farkına varan tutuklulardan bazıları bu nedenle de oynanan oyuna katılmıyordu. ‘Bana günün sonunda zaten müebbet hükmü verilecekse, herkesin hukuk dışı ve iğrendirici olduğunu bildiği bu işleyiş versin’ diye düşünüyorlardı.’’

Bununla beraber teğmen Kuebler ve binbaşı Fleener bir yandan da müvekkillerine yardımcı olmak istiyorlardı. Müvekkilleri ise yardım istemedikleri gibi ‘sizi de düşman görüyoruz’ diyorlardı.

Hukuka ve devlet meşruiyetine inanan bu iki avukat, 2006 baharında kendilerini düşman gören sözde müvekilleriyle, kendilerini baş belası gören ve üstlerinden oluşan bir komisyon ve kelle isteyen coşmuş bir toplumun arasında sıkışıp kalmışlardı. Ülkede esen histerik atmosferde hukukun üstünlüğüne sadık kalmak çok da popüler bir şey değildi. Binbaşı Fleener, sanıkların haklarının peşine düştüğü için o günlerde annesinin bile kendisine sitem ettiğini aktarıyor; ‘’Kime hukuku açıklamaya kalksam bana hemen ‘’ama 11 Eylül’’ diye çıkışıyorlardı’’ diye yakınıyor. Fleener’a göre, bu iki cihadist sanığın cezai akıbetinin, 200 yıllık Amerikan ideallerinin akıbetinin yanında bir önemi olamazdı.

Yerlerine atanacak avukatların komisyon başkanı komutanların her istediklerini yapabilecek birileri olma olasılığı yüzünden görevlerinden istifa da etmek istemiyorlardı. Derin bir nefes alıyor Fleener ve ekliyor: ‘’Hayatımda ilk kez ahlaki olanı yapmaya gücümün yetmediğini ama ahlaklı davranmaya gücümün yetmediği yerden de gidemediğimi hissettim.’’

Kendisini avukat olarak istemeyen birinin avukatlığından istifa etmemek ciddi bir meslek etiği sorunuydu. Komutanlarının ‘’Şarbi ve Bahlul’u savun’’ emrine itaat, aynı zamanda avukat olan Kuebler ve Fleener için mesleğin etik kurallarına itaatsizlik anlamına geliyordu. Bu itaatsizlik ise Iowa barosuna kayıtlı Fleener ve California barosuna kayıtlı Kuebler için baroların meslek kurallarını ihlal anlamına geliyordu. Hukukun yüksek ilkelerini savundukları için hem subaylıklarını hem avukat lisanslarını kaybetme riskiyle yüzyüzeydiler. Bu noktanın, ‘’öncelikle emre itaat etmesi gereken birer asker miyiz yoksa yargılamanın hukukun üstünlüğü ilkesine göre gerçekleşip gerçekleşmediğini de denetlemekle de sorumlu savunma avukatları mıyız’’ kararına varmaları gereken bir nokta olduğunu görüyorlardı.

Teğmen Kuebler ve Binbaşı Fleener, hukuku ihlal etmeyi değil askeri üstlerini kzıdırmayı seçtiler. 2006 Haziranında, Guantanamo’daki müvekillikten müvekkilce azledilme haklarının tanınması için federal mahkemede ordu aleyhine dava açmak için hazırlığa başladılar. Yani, komuta hiyerarşisi ve en tepedeki başkomutan George W. Bush ile mahkemelik olmaya karar verdiler.

Fakat davayı açamadılar. Çünkü tam da o günlerde ABD Yüksek Mahkemesi Salim Hamdan adlı Guanatanamo tutuklusu terör zanlısının ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld aleyhine açtığı davayla ilgili hükmünü açıkladı ve terör zanlısı Hamdan’ı haklı buldu. Yüksek Mahkeme, ABD başkanının, Kongreden çıkmış bir yasa olmadan Amerikan yurttaşı olmasalar bile kimseyi ABD toprakları dışında, mahkeme karşısına çıkarmadan süresiz tutma emri vermeye yetkili olmadığına karar vermişti. Askeri komisyonlar bu kararla lağvedilmiş oluyordu. Bu karar iki avukatı da düştükleri ikilemden kurtardı.

Fakat Bush yönetimi, karardaki ‘Kongreden geçmiş bir yasa olmadan’’ kısmının sunduğu fırsatı görecek ve aynı yılın sonlarına doğru Cumhuriyetçi çoğunluğun oylarıyla Guantanamo’yu yeniden meşrulaştıran Askeri Komisyon Yasası Kongreden geçecekti. Ancak yeni yasada sanıklara kendilerini savunma hakkı verilmesi, Kuebler ve Fleener’ın tek tesellisi oldu.

Bununla beraber ‘Guantanamo hukuku’ ile mücadeleyi de bırakmadılar. Bazen beraber bazen de tek tek ABD’de ve Kanada’da üniversitelerin, baroların, hukuk organizasyonlarının etkinliğinde adil yargılanma haklarının neden bir toplum, bir devlet ve bir ülke için hayati derecede önemli olduğunu anlatmaya başladılar. Guantanamo’da olan biteni anlattılar.

‘’Entelektüel tartışmalar çok canlıydı’’ diye anlatıyor GQ dergisine binbaşı Fleener ve acı gerçeğin altını çiziyor:

‘’Ancak hukuk ilkeleri etrafındaki soyut tartışmalar, o sırada yaşanmakta olan gerçeği de gözlerden kaçırıyordu. Bizler, insanları mahkemeye başvurma hakları olmadan bir yere kapatmaya devam ediyor, ve hatta işkence yapıyorduk. Bir çok devlet avukatı işkence duruşmalarında rol alıyor ve bir tanesi bile, ‘hey, biz sadece bir yargı oyununda rol almıyoruz, bir işkence oyununda rol alıyoruz, bu doğru değil’ demiyor, hiçbir tanesi…’’

Gazeteci Sean Flynn, ‘’bunun yerine, Amerikan ideallerini koruyup yücelteceğine yemin eden ABD başkanı da dahil herkes, bu idealleri tahrip etme yarışında’’ tespiti yapıyor. Binbaşı Fleener çok daha sert bir tespitte bulunuyor:

‘’Tahminim, Guantanamo’da gözaltına alma, tutma ve sorgulamalarda ve sahte yargılamalarda işlenen savaş suçu sayısı, Guanatanamo’ya kapatılanların işlediği savaş suçlarından daha fazla’’.

Gazeteci Flynn’ın ‘’ikiliden daha soğukkanlı olanı’’ diye belirttiği Teğmen Kuebler ise, Guantanamo’da işkence var mı yok munun tartışılmasını bile gereksiz görüyor ve ‘’ Guantamoda insanlara yapılanlar, bu hükümetin darlaştırıcı yorumu dışındaki bütün hukuk yorumlarına göre işkencedir’’.

GQ dergisinin Teğmen Kuebler’ın hukuk mücadelesini yayınladığı 2007 Haziranında, Kuebler bu kez atandığı Kanada vatandaşı Omar Khadr için hukuk mücadelesi veriyordu. Kanada doğumlu Khadr, 2000 yılında babası tarafından götürüldüğü Afganistan’da 2002 yılında 15 yaşındayken bir çatışma bölgesinde yakalanmış ve Guantanamo’ya getirilmişti. Kuebler, 2007 Ağustos ayında Ottowa’da Kanada Barolar Birliğinin toplantısında birliği, Kanada hükümetine baskı yapmaya çağırdı. Kuebler, Khadr’ın bir çocuk savaşçı olarak El Kaide’nin kurbanları arasında olduğunu, kovuşturmaya değil rehabilite edilip korunmaya ihtiyacı olduğunu savunuyordu. Khadr, 8 yıl hapis cezası ve Kanada’ya transfer edilme karşılığında komisyonun yaptığı suçlamaları kabul etti. Ancak söz verilenin aksine 40 yıl hapis cezası verildi. Bununla beraber bir süre sonra Kuebler’ın tetiklediği kampanyanın Kanada’da hükümet üzerinde oluşturduğu baskıyla Kanada’ya transferi gerçekleştirildi. Khadr daha sonra Kanada’da kefaletle serbest bırakıldı. Guantanamo’dan kurtulmak için işlemediği suçları kabul ettiğini belirterek aklanmak için temyiz davası açtı. Bu arada Kanada hükümetine karşı da kendisinin vatandaşlık haklarına sahip çıkmadığı için tazminat davası açtı. 2017 yılında tarafların anlaşmasıyla sonuçlanan bu davada Kanada hükümeti Khadr’a, 10.5 milyon dolar tazminat ödemeyi kabul etti ve federal hükümet Khadr’dan vatandaşlık hakları korunmadığı için resmen özür diledi. Teğmen Kuebler ise, 2009 yılında Kanada Sivil Özgürlükler Ödülüne layık görülen, ilk Kanadalı olmayan kişi olmuştu.

Guantanamo, Amerikan hukuk tarihinin en büyük utançlarından biri olmaya devam ediyor. 11 Ocak 2002’den 14 Mart 2008’e kadar 6 yıl boyunca 780 zanlı buraya getirildi. Bunlardan 41’i hala hukuksuz olarak Guantanamo’da tutuluyor. Seton Hall Üniversitesi Hukuk Fakültesinin 2006 yılında yaptığı bir araştırma, Guantanamo’ya getirilenlerin sadece yüzde 8’inin El Kaide militanı olduğunu belirlemişti. Yani aralarında Khalid Sheikh Mohammed gibi çok tehlikeli İslamcı teröristler olsa da sıradan çiftçi, köylü, işadamı ve öğrenciler çoğunluktaydı. Yüzde 86’sını ya Pakistanlılar veya Amerikalılardan adam başına para alan Afganistan’daki Kuzey ittifakı yakalamıştı.

Teğmen Kuebler ve Binbaşı Fleener, Guantanamo’da olan bitenin Amerikan kamuoyuna yansımasında önemli rol oynadı. Kuebler, sonraki yıllarda gittiği her yerde birçok kez aynı soru ile karşılaşıyordu: ‘’Gerçekten suçlu olduğunu bildiğin birinin avukatlığını yapar mısın?’’ Sabırla, ‘’X’in avukatlığını nasıl yaparsın?’’ sorusunun, hukukun temel ilkeleri ve adil yargılama hakkındaki ciddi bir cehaletin ifadesi olduğunu anlattı durdu. Ülkenin kurucu babalarına dikkat çekti.

Örneğin aynı zamanda bir avukat olan John Adams‘a…

5 Mart 1770 günü İngiliz askerleri Boston’da protestoculara ateş açarak 5 Amerikalıyı öldürmüş bu da Boston’u ayağa kaldırmıştı. Halk, askerlerin hemen asılmasını istiyordu. ”Böyle alçakları kim savunabilirdi ki” diye soruyorlardı. Boston’daki bu katliama reaksiyonla başlayacak Amerikan bağımsızlık devriminin öncü liderlerinden ve daha sonra ülkenin ikinci başkanı olacak avukat John Adams, ortaya çıkacak ve ‘ben’ diyecekti. İngiliz askerlerin, hukukun emrettiği gibi, önyargılara göre değil delillere göre yargılanması gerektiğini savunarak avukatlıklarını üstlenecekti.

John Adams bu kararı ile toplumdaki bütün saygınlığını, avukatlık kariyerini riske etmiş ve üstelik kendisini fiziksel saldırılara hedef haline getirmişti. Fakat adil yargılama, öfkeli kalabalığın linç etmek istediği sekiz askerden altısının tamamen masum olduğunu ortaya çıkardı. Sadece ateş eden iki asker ceza alacaktı. İlkeler, coşmuş toplumsal önyargılara karşı kazanmıştı. Adams’ın da aralarında olduğu Kurucu Babalar ülkenin sistemini kurarken, mahkemede savunma hakkını, işte bunun için anayasaya da yazarak anayasal hüküm haline getirmişlerdi.

Shakespeare’in Altıncı Henry oyununun ikinci sahnesinde geçen, ”The first thing we do, let’s kill all the lawyers (İlk iş olarak bütün avukatları öldürelim)” cümlesi, bugün tişört yazılarından, graffitilere kadar her yerde karşımıza çıkan bir cümle. Kasap Dick’in oyun içinde gülümseten bu cümlesi popüler kültürde oyundaki bağlamından koparılarak tek başına alıntılandığı ve o dönemde avukat sözcüğüne yüklenen anlam pek bilinmediği için, Şekspir’in avukatları aşağılayan bir sözüymüş gibi yanlış anlaşılıyor.

Oysa ki, organize bir çetenin, ayak oyunlarıyla ülkenin kralı olmaya çalışan acımasız reisi Jack Cade’in adamlarına konuşması sırasında, destekçilerinden Kasap Dick, çetenin ülkedeki hakimiyeti için ilk yapması gereken iş olarak dile getiriyor bu teklifi. Avukatları, yani hukuku ortadan kaldırırlarsa, efendilerinin devletin tüm dizginlerine, kendilerinin de efendilerinin sunacağı nimetlere kavuşmasının önünde engel kalmayacak.

Hukuk konusundaki saplantısı ile bilinen Shakespeare, Altıncı Henry’den bir yıl sonra yazdığı Kral Üçüncü Richard oyununda ise, bize Jack Cade’ın başaramadığını başaran, yani ayak oyunlarıyla hukuku ortadan kaldırarak kral olmayı başaran Richard’ın öyküsünü anlatır. Paranoyak, acımasız ve hırslı Richard, aldatmalar, hileler ve rüşvetlerle kral olmayı başarır. Onu durdurabilecek hukuk mekanizmalarında görevli fırsatçıların da yardımıyla, -metaforik olarak- ‘bütün avukatları öldürür’. Sonuç, Kral Richard’ın zalim ve yolsuz krallığına mahkum bir ülkedir.

Devletin ve toplumun ister haklı bir nedenle isterse bir paranoyanın ürünü olsun histeriyle suçlu ilan ettiklerini savunma avukatlığı, bir devletin, devlet vasfını yitirmeden sonraki kuşaklara ulaşmasında hayati derecede önemli rol oynar. Bu mekanizma sadece bir masumun haksız yere mahkum olması riskini bertaraf etmek için yoktur. Art niyetli kifayetsiz bir muhterisin, ceza yargılamasını istismar ederek ülkede despotluğunu tesis etmesini engellemek için de vardır. Öfke veya hamasetle coşmuş bir çoğunluğun, azınlığı kolayca mahkum edememesi için de vardır.

Yargılama hukukun bu önemli dişlisi, yani avukatlık, bir tiyatral gösterinin parçasına dönüştürüldüğü zaman, yargı faaliyeti tespih tanesi gibi dağılır. Devletlerin çürümesi, bir anayasanın değil, bir kişi veya grubun keyfinin emrinde organize bir çeteye dönüşmeleri en kolayından böyle olur. Diktatörlüklerde bu nedenle ceza avukatlığı ya hiç yoktur veya gerçekten savunma yapacak avukatlara hayat zindan edilir.

Teğmen Bill Kuebler, Amerikan anayasasının ve federal yargı sisteminin ceza davalarında savunma avukatlığına neden bu kadar değer verdiğini anlayabilecek donanımda bir askerdi. Bir Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği (ACLU) avukatının deyişi ile, ‘’coşkun, sığ, cahil bir yıkıcılığın yönlendirdiği hamasetin tellalı değil, Amerika’yı ayakta tutan ideallere bağlı gerçek bir vatanseverdi’’.

Hukukun temel ilkelerinin hem de devlet görevlilerince tahrip edilmesini çaresizce izlemenin neden olduğu stresli yıllarda kendi bedeninde büyüyen tehlikeyi ise fark edemedi. Kanseri teşhis edildiğinde artık çok geçti. 17 Temmuz 2015 günü henüz 44 yaşındayken yaşamını yitirdi.

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login