Frasier’ın salonundaki boş koltuk

John Mahoney'nin ardından;

Soldan sağa: Peri Gilpin (Roz Doyle), John Mahoney (Martin Crane), Kelsey Grammer (Dr. Frasier Crane), David Hyde Pierce (Dr. Niles Crane), Jane Leeves (Daphne Moon)

CEMAL TUNÇDEMİR
6 Şubat 2018

Önce kişisel bir beyanda bulunayım; Televizyon komedisinde bir zirve varsa, bence o zirveyi tutan dizilerden biri kesinlikle ‘Frasier’dır. 2003 yılına kadar 10 sezon süren Frasier’ı ilk kez severek izlemeye başladığımda dizi 8’nci sezonundaydı. Ve 18 yıldır, her denk geldiğimde, her fırsatta bir veya birkaç bölümünü tekrar seyretmekten kendimi alamıyorum. Henüz internetten izlenemediği yıllarda seyahatlerimde, çantama zor zamanlar için bir iki Frasier DVD’si de mutlaka atardım.

İtiraf edeyim ilk kez izlediğimde ise sevmemiştim. Birbirinin klonu gibi duran iki snob karakterin dikkat veremediğim diyalogları, biraz itici bile gelmişti. Ancak bir vesile ile birden fazla bölümünü seyretmek zorunda kalınca Dr. Frasier Crane ile 20 yıla yaklaşan ahbaplığım da başlamış oldu.

Her şeyden önce ‘Frasier’, 1980’li yıllarda TRT’de yayınlanan ve Boston’da aynı adlı barda geçen Cheers adlı komedi dizisinin meyvesi. Cheers de yayınlandığı ilk yıllarda farkedilememiş bir diziyken zamanla efsaneye dönüşecekti. Öyle ki ünlü yazar Kurt Vonnegut bir keresinde, ‘’Televizyon bir komedi şaheseri üretmiştir o da Cheers’dir. Yazdığım her şey yerine bu diziyi yazmış olmayı çok isterdim. Bu dizide birisinin konuşup da kayda değer bir şey söylemediği vaki değil’’ diye oldukça cömert bir övgüde bulunacaktı.

Frasier karakteri, işte 1993 yılında son bölümü yayınlanan Cheers dizisinde barın müdavimlerinden biridir. 1993 yılında başlayan Frasier dizisinde ise aynı karakterin, karısı Lilith’ten boşanıp da, ülkenin doğu yakasındaki Boston’dan batı yakasındaki memleketi Seattle’a taşınması ve burada radyo psikiyatristi olarak kendine yeni bir hayat kurmasına tanıklık ediyoruz.

Öykümüzde, görev sırasında yediği bir kurşundan dolayı sakat kalarak polislikten malulen emekli olan aksi huylu dul babası Martin Crane var. Yalnız yaşayamadığı için Frasier onu istemeye istemeye evine almak zorunda kalır. En az Frasier kadar şekilci ve elitist kardeşi Dr Niles Crane, babasının ağır Manchester şivesiyle konuşan İngiliz asıllı fizyoterapisti Daphne Moon ve Frasier’ın radyodaki programının oldukça işveli yapımcısı Roz Doyle diğer ana karakterler.

Dizinin temelinde ise iki kardeşin, Frasier ve Niles’ın rekabet-kardeş-en iyi arkadaş git-gelindeki ilişkileri var. Her ikisi de psikiyatrist, her ikisi de snob, her ikisi de operaya, antika eşyalara, el yapımı zengin giysilere, şarap ve entelektüel bilgiye düşkün ve dahası fiziksel olarak birbirine benzeyen iki kardeş. Ama bazı zıtlıkları da var; Biri Harvard mezunu diğeri Yale. Frasier Freudian’dır, Niles ise Jungian. Bu farklılıkları, psikolojik analizlerine, 10 sezon boyunca aksatılmaksızın çok güzel işlenir.

Peki bu dizi neden bir efsane haline geldi? Buna bir yönüyle, rekor sayıda Emmy ödülü kazanması (37 kez), rekor sayıda Emmy ödülü adaylığı (108 kez), Frasier’ın aynı karakterle üç kez Emmy kazanan tek TV oyuncusu olması ve diğer sayısız ödül ile yanıt verilebilir. Ancak, bence Frasier’ı değerli kılan, bir kere izlemeye başlayanı bırakmayan gücünün sebebi bunlar değil.

Öncelikle müthiş zengin bir öyküsü var.

Bu dizi içimizdeki yalın insana dair bir dizi. İnsanı, en büyük düşmanı ile yani kendisiyle yüzleştirme huzursuzluğunu, hem de bolca güldürerek, müthiş bir rahatlık içinde sağlıyor. İnsan olarak eksikliklerimizi, zaaflarımızı, egomuzu, duygularımızı keşfetme, kabullenme olgunluğu ilham eden bir yanı var.

İnsan ruhunun gizemlerine komik ama kafa açıcı turlar yaptırır. Örneğin, Frasier’ın dizideki en büyük düşmanı olan ‘Cam Winston’, kendisinin kopyası bir karaktere sahip üst komşusudur. Hayatta bazen en nefret ettiğimiz kişilerin bize en çok benzeyen kişiler olması ilginçtir… Bize, bilinçaltında farkında olduğumuz, bilincimizin ise görmezden geldiği kendi gerçekliğimizi hatırlatırlar.

Başka gizemleri de vardır hayatın. Daphne sorar bir defasında, ‘’Dr. Crane, ailemizin üyelerini sevmek bu kadar kolayken, onları beğenmek neden bu kadar zor?’’ diye. ‘’Daphne hayatı zenginleştiren sorulardan biri bu’’ diye yanıtlar Frasier ve devam eder, ‘’Psikiyatristleri ise daha da zenginleştiren sorulardan biridir…’’.

Örneğin, ailemizde, iş ortamımızda, ilişkilerimizde en unutmamız gereken gerçeğe dikkat çeker; Bazen orta yerde gelişen bir durumu her birimizi, sadece kendi perspektifimizden ve daha da önemlisi o andaki ruh halimizin penceresinden görürüz. Haleti ruhiyemizin, belli insanlar ve belli olayları algılamamızdaki müthiş etkisinin altını çizer.

Aşk diziye rengini veren güçlerden biridir. Hele de Niles’ın Daphne’ye 7 sezon boyunca süren ve Niles dışında herkese umutsuz gibi görünen büyük aşkı…. ‘’Biz aşkımızı seçmeyiz, aşk bizi seçer’’ der Frasier, ‘’Bir kere de seçti mi de, hayatta asla yapmam diye düşündüğümüz şeyleri yaptırır’’. Bununla beraber çokça da yanlış alarm verir kalbimiz. Yanlış kişilerin peşinden koşturur. Beşinci Sezon’daki ‘The Ski Lodge’ bölümünde zirveye çıkar bu durum; Herkes, kendisi için en yanlış kişinin peşinden gider. Kimse kendi peşindekine bakmaz.

Örneğin insanın kendisini geliştirebileceğini öğreten, uygar davranışı telkin eden müthiş terbiye edici bir yanı var… Frasier ve kardeşi Niles, hem insanları hem de kendilerini anlamaya, verilen her tepkiyi, açığa çıkan her duyguyu, sergilenen her hırs ve arzuyu sürekli analiz ederek, sürekli kendilerini daha iyi bir insan yapmaya çalışır. Martin ve Roz ise, ‘’Hayat bu, takma kafana. İnsanlar değişmez. Böyle gelmiş böyle gider. Düşünme çok, yaşa gitsin…’’ modunda gelenekseli temsil eden iki karakter. Dizide iki taraf da hiçbir zaman nihai haklı çıkmaz. İki tarzın çekişmesi ise diziye ve Frasier evrenindeki yaşama zenginlik katan şeydir.

Elitist snobluklara, avami kabalıklara, duygusuz bencilliklere, farklı sosyal sınıflar arası ilişkilerin getiri ve götürülerine yığınla gönderme var ancak dizinin özü, insanın kendi sınırlarını keşfetmesi ve kendi kendisiyle hesaplaşmasıdır.

Bütün bu zor konuların anlatımındaki metinsel ustalık da müthiş. Dizide malum-ilam da israf-ı kelam da çok az. Yazı kadrosu muazzam bir iş çıkarmış. 16’ncı yüzyıl sanatı, antik Yunan filozofları, derin opera, kadim tiyatro veya klasik edebiyata zekice ve komik atıflarla bezeli dizi metinlerinin, sadece sosyolojik gözlemin değil yoğun bir okumanın da ürünü olduğu açık. ‘Sitcom’larda sıkça yapıldığı gibi seyircinin zekasını da, bilgisini de küçümsemiyor. Örneğin bir operaya, bir psikolojik teşhise, bir kitaba, bir sanat eserine, bir tarihsel olaya atıf da bulunduğunda referansını, ‘cahile anlatır gibi’ açıklamıyor. Bu yönüyle zengin bir maden gibi. Defalarca izlediğim bölümlerinde bile hala yeni şeyler, yeni sözler, yeni keyifler, yeni ayrıntılar, yeni şakalar keşfetmenin şaşkınlığını yaşıyorum. Yazarların diziye katkısını, dizinin asıl yaratıcılarından biri olan David Angell’ın 11 Eylül saldırılarında ikiz kulelere çarpan ilk uçağın içinde ölümünden sonra çekilmiş bölümlerdeki aksamalarda belirgin şekilde gözlemlemek mümkün.

Ve tabii ki karakterlere tam oturan müthiş oyuncu kadrosu. Fiziksel komedi de sözel komedi kadar başarılı. Frasier rolünde Kelsey Graham müthiş bir oyunculuk sergiliyor. Tiyatro ve özellikle de Shakespeare sevenler Frasier karakterini ayrıca severler. Çünkü, diyaloglarından, tiradlarına kadar Frasier’daki Şekspiryan etki çok açık. Frasier’ı canlandıran Kelsey Graham’ın, New York Julliard School’daki öğrencilik günlerinden beri sahip olduğu koyu Shakespeare hayranlığı da Frasier karakterinin içindeki öfkeli ‘Macbeth’in, prens ‘Hamlet’in veya aşık ‘Romeo’nun, sıkça dışavurumundaki başarısında rol oynuyor.

Niles rolünde David Hyde Pierce ise olağanüstü bir performans sergiliyor. Öyle ki dizinin orijinalinde çok fazla yeri olmadığı halde performansı onu dizinin ana karakterlerinden birine dönüştürür. Frasier ve Niles arasında bir çok bölümdeki ‘didişme ve kardeşlik’, meraklısına modern bir Laurel & Hardy izleme zevki de yaşatıyor. İki kardeş absürt düzeylere çıkan rekabetleri nedeniyle sürekli gülünç durumlara düşüyor ama her defasında da bu aptallıklarını çok iyi analiz edip kabullenebiliyor.

Yine Peri Gilpin oynadığı Roz’u ve Jane Leeves oynadığı Daphne‘yi, Frasier severler için olmazsa olmaz karakterler haline getirmeyi başarıyor. Bir de köpek Eddie var ki, oyunculuğu ile bir çok aktöre taş çıkartıyor. Eddie, bir iki havlama dışında diyalogsuz karakteri ile diziye, sessiz sinemanın bütün güzelliğini taşıyor… ‘Eddie’yi oynayan köpek Moose, 8’nci sezonda ölünce, aynı karakteri yavrusu Enzo aynı başarıyla sürdürecektir. Yine, sıradışı bir karakter daha var ki 10 sezon boyunca 1 kez bile görmediğimiz halde, herkes bu karakterin kişiliğini, davranışlarını fiziksel özelliklerini bilir. Niles’ın karısı Maris’in sadece diyaloglardaki anlatımlardan bildiğimiz hayali karakterini kafamızda kendimiz canlandırmamız, diziye roman okuma tadı veren şeylerden biri.

Ve elbette bu yazıyı bugün yazmama neden olan, baba ‘Martin Crane’ karakterini canlandıran John Mahoney. Bu sabah, 77 yaşındaki kaybettiğimiz İngiliz kökenli Amerikalı usta aktör, dizideki günlük yaşam bilgesi ‘baba’ rolüyle, insanın ruhunun bütün sırlarını bilecek kadar entelektüel ama sosyal hayatın en basit sorunlarını çözmekte son derece acemi iki psikiyatrist oğlunu müthiş dengeliyor.

Martin Crane, dizinin birinci bölümünde Frasier’ın evine küf yeşili, çizgili kadife koltuğu ve Eddie ile gelir. Frasier’ın her biri özel bir koleksiyondan seçilmiş ‘eklektik’ pahalı salonun başköşesine bu eski ve ucuz koltuk kurulur. Helen Lewis’in, İngiliz NewStatesman dergisindeki bir yazısında aktardığına göre dekorasyon ekibi, bu koltuğu, 1970’lerin eskimiş dekorasyon kumaşlarını keserek imal etmişler.

Babasının, yırtık yerleri bantlanmış, bu eski püskü koltuğu, ilk bölümden son bölüme kadar Frasier’ı müthiş rahatsız eder. Frasier’ın deyişi ile, ‘’Coco Chanel’in Paris stüdyosundakinin aynısı olan’’ canım sofası başta olmak üzere şahane salonunun bütün elit karizmasını çizmektedir. Ancak bir gerçeği de her izleyici 10 sezon boyunca hisseder: Onca pahalı mobilyanın olduğu salondaki en rahat, en sıcak şey bu koltuktur.

Birinci bölümde, Baba Martin’e bakması için tutulacak hasta bakıcı için çokça mülakat yapılır ama baba hiçbirini beğenmez. Babanın, Daphne Moon’u beğenme nedeni Daphne’nin içeri girer girmez koltuğu görünce gülünç Manchester şivesiyle, ‘’Hey şuna da bakın! Ne rahat bir koltuk… Her zaman dediğim gibi, evi döşemeye çok iyi bir parça ile başla, gerisini gücün yettikçe tamamlarsın’’ der. Frasier bu tespitten dehşete düşerken, Martin’in yüzüne o sevimli gülümsemesi yayılır ve Frasier’ın itirazına rağmen Daphne’yi işe başlatır.

O koltuk, 10 sezon boyunca ‘Frasier’ evrenindeki kutuplaşmanın, kültür çatışmasının sembolüne dönüşür. Niles, elbette ki ağabeyi gibi düşünmektedir. Bu eski koltuk, rafine zevke ve estetiğe korkunç bir saldırıdır. Daphne’nin babaya katılmasıyla karşı kampta da artık iki kişi vardır. Denge kurulmuştur. Roz karakteri ise,  koltuk konusunda Helen Lewis’in deyimi ile ‘agnostiktir’. Koltuk hakkında gerçekte ne düşündüğünü hiç bir zaman öğrenmeyiz.

Frasier ve Niles’ın en derin korkuları, günün birinde babalarına benzemektir. Şöyle tarif ediyor Lewis:

‘’Bira içen, mangal seven, futbol maçı izleyen, sıkıcı derecede mutlu bir evliliğe hapsolmuş kişi olmak istemezler. Bu kaçışın maliyetini öderler. Babaları da onların değer yargılarını, yaşam tarzlarını anlayamaz. İki taraf da birbirlerinden aynı anda hem sevgi hem de yargılama elektriği verir. Frasier, babasının kendisinin bir snob olduğunu düşünmesinden endişe eder, babası ise oğlunun onun kültürsüz biri olduğunu düşünmesinden… Bu endişeden kurtulmak için ikisi de bu yönlerini abartılı şekilde birbirlerinin gözüne sokar. Tabii ki komik nedenlerle ama karşılıklı örtülü bir isyandır bu aynı zamanda.’’

Frasier, babasının bu eski püskü koltuğa neden bu kadar düşkün olduğunu bir türlü anlamaz. Ve nihayet bir gün, babasına iyilik yapmak için daha lüks bir koltuk alıp da bunu depoya kaldırttığında, Martin Crane, çok kırılmış şekilde oğluna şu tepkiyi verinceye kadar:

‘’Sana hangi koltuğu istediğimi söyleyeyim. Neil Armstrong’un Ay’a ayak basışını televizyondan seyrettiğim koltuğu istiyorum. ABD olimpiyat takımının Sovyet takımını yendiği maçı seyrettiğim koltuğu istiyorum. Sen bana bir torunum olacağını haber verdiğin akşam oturduğum koltuğumu istiyorum. Her gece, televizyon izlerken uyduğum ve annenin beni öperek uyandırdığı koltuğu istiyorum. Hala bu koltukta uyuyakalıyorum. Arada bir uyandığımda, hala annen belki etraftadır ve beni yatağıma gönderecek duygusuna kapılıp beklediğim oluyor. Ama boş ver… Senin için sonuçta bir koltuk…’’

Dokuzuncu sezonda Frasier, parçalanan koltuğun parçalarından aynısını babasına hediye olarak özel siparişle yaptırır.

Daphne bu yeni koltuğu görünce, ‘’Dr. Crane! Bu size bir servete mal olmuş olmalı…’’ der. Frasier, ‘’Evet ironik olarak şu salondaki en pahalı mobilya artık bu…’’ diye onaylar.

Dizinin final bölümünün sonunda Alfred Lord Tennyson’ın “Ulysses” şiirini okur Frasier. ‘’Son zamanlarda sıkça bu şiir dolanıyor dilime’’ der ve ekler:

‘’Bence bu şiir diyor ki, konforunu bozmamak ne kadar çekici gelse de, risk alabildiğimiz ölçüde canlıyız. Uzunca bir ömrün nihayetinde en çok pişman olacaklarımız, zamanında kullanmadığımız şanslarımız olacak’’.

Dizinin final bölümünde, Baba Martin’in yeni eşine taşınması nedeniyle, 10 yıl önce dizinin ilk bölümünde koltuğu eve getiren aynı işçi, yine salona girer ve bu kez koltuğu alarak çıkar.

Frasier, babası ile 10 yıl beraber yaşama riskini göze alarak, öncekinden bile güçlü bir bağ kurmuştur. Babası olmasaydı atlatamayacağı bir 10 yıl olduğunun farkındadır artık. Geç de olsa nihayet yetişkin bir insan olmayı başarmıştır. Hem baba hem de oğul hayatlarında yeni bir sayfa açacak, yeni bir düzen kuracak cesareti nihayet gösterirler ve o kapıdan çıkıp yeni yaşamlarına giderler.

Güle güle ‘Martin Crane’…Doldurması zor bir koltuk bıraktın geride…

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’da takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login