Bir Amerikan fenomeni: Motelin öyküsü

New Mexico eyaletinde Route 66 üzerinde 1941 yılında açılan Blue Swallow, motellerin altın çağının en anıtsal sembollerinden birine dönüştü.

 

CEMAL TUNÇDEMİR

1925 yılının serin bir Aralık sabahı, California eyaletinin San Luis Obispo kenti yakınlarında bir hotelin açılış heyecanı yaşanıyordu. Arthur Heinaman adlı bir mimar ve kardeşi Alfred, Pasifik karayolunda her geçen gün artan araba trafiğinin doğurduğu ihtiyacı farketmiş ve bu hoteli inşa etmişlerdi. Sıra dışı bir hotel konsepti geliştirdiklerini biliyorlardı ama Amerikan karayolu seyahat kültürünü yeniden şekillendirecek bir yenilik başlatmak üzere olduklarının onlar da henüz farkında değildi.

Heinaman kardeşlerin hotelinden sadece 17 yıl önce 1908’de Henry Ford, T-model otomobilini piyasaya sürmüştü. Bu yeni modelin 825 dolarlık fiyatı, orta sınıf Amerikalının da bir araba sahibi olabilmesini kolaylaştırmıştı. Tarihin o güne kadar gördüğü en mobilize toplum olan Amerikalıların ‘motor car’ dedikleri bu yeni araçlara tutkuyla bağlanmaları çok sürmedi. Ülke içi göç ve seyahat, dünya ortalamasının çok üstündeydi. Ta antik çağlara uzanan bir tarihi olduğu halde modern hotel kültürüne daha çok Amerikalıların şekil vermesinde da ülkedeki bu sosyal dinamizmin etkisi büyük oldu.

Daha 13 eyaletli olduğu 1790’larda büyük Amerikan şehirleri, o dönemde kendisini ‘tavern (taverna)’ veya ‘inn (barınak)’ diye adlandıran, Ortaçağ’ın han ve kervansaray geleneğini sürdüren konaklama mekanlarıyla doluydu. Ülkenin ilk başkanı George Washington, başkan olarak ilk ülke içi yolculuğa çıktığında, gittiği kentlerde, birilerini kayırıyor görünmemek için şehirlerin eşrafının konforlu konakları yerine bu ‘tavern’larda kalmayı tercih ederek bir geleneği de başlatmıştı.

Bu ‘tavern’ ve ‘inn’lerin sayısı az olan odalarında birden fazla kişi ağırlanıyordu. İçki, yemek ve barınma olanağı sunan bu mekanlara İngilizler ‘public house (genel ev)’ derken, Amerikalılar ise aynı anlamda ‘common house (umumhane)’ diyordu. ‘Public house’ ifadesi de daha sonra kısalarak ‘pub’ halini alacaktı. ‘Genel evler’ herkesin konaklamasına açık olmaları, temizlik sorunları, bir kısmında fuhuş hizmeti de sunulması gibi nedenlerle, sayısı her geçen gün artan paralı tüccarlar için cazibesini kaybetmeye başladı. Modern hotelcilik de zenginlerin bu arayışı sırasında doğmuştu. 1792 yılında New York City Hotel, Yeni Dünyanın ilk hoteli olarak açıldı. Bu çok katlı bina, kısa sürede şehrin sosyal yaşamının merkezine yerleşti.

1829’da Boston’da açılacak Tremont Hotel, resepsiyon salonu, hotel binasının içinde tuvalet ve banyosu olması, içerden kilitlenebilen özel odalar, bedava sabun gibi o güne kadar görülmemiş lüks hizmetler sağlamasıyla ülkenin ilk beş yıldızlı hoteli oldu.

Hotelcilik, demiryolu taşımacılığının yaygınlaşmasıyla paralel arttı. Her istasyonun yanı başında bir veya birkaç hotel bulunuyordu. Şehir merkezlerinde emlak değerlendikçe hotellerin de katları arttı. Hotellerin, 19. yüzyılın ortalarından itibaren üst katlara da tuvalet banyo olanağı taşımasıyla, bir ev olarak da kullanılabileceği fikri gelişti. New York’ta ev alacak veya kiralayacak parası olmayan bir çok göçmen aile hotellerde yaşamaya başladı. Günümüz kentlerinin temel barınma mekanı olan apartman dairesi konsepti de işte New York gibi şehirlerindeki bazı çok katlı hotellerin, dairelerini, 19’ncu yüzyılda bu tür uzun süreli konut olarak kiraya vermesi sonucunda doğdu.

Oteller, yerleşim yerlerinin kalabalıklaşmasında önemli rol oynadı. Sadece San Diego veya Colorado Springs gibi kentler değil, Florida gibi bazı eyaletler de öncü hoteller sayesinde insan çekerek kalabalıklaşacaktı. 19’ncu yüzyıl boyunca çok küçük bir yerli nüfusu dışında ücra ve ıssız bir yer olan Florida’nın kaderi, Standard Oil’in kurucusu Henry Flagler’ın yarım adanın Atlantik kıyısına bir dizi otel inşa etmesiyle değişecekti. Flagler’in otellerine ulaşımı kolaylaştırmak için yol inşa etmesi ile otellerinin etrafında Miami ve Palm Beach gibi kentler oluştu.

T Model ile birlikte sayısı hızla artan orta sınıf sürücüler ise, o güne kadarki geleneksel ‘hotel’ müşterileri gibi zengin değillerdi. Sürücü ve yolcular, özellikle de Mississippi’nin batısındaki coğrafyada, çoğunlukla atlı arabalar için yapılmış bozuk yollarda yol kenarlarında her hangi bir özel mülkte çadır kurarak konaklıyorlardı. 1920’lerin başında bazı belediyeler şehir dışlarında arabalı uzak mesafe yolcularının kalabileceği ‘auto-camp’lar kurmaya başladılar. Zengin belediyeler kendi oto kamplarına, içme suyu veya özellikle yoksulluktan yollara düşerek California’ya gelmiş Güneyli yoksul göçmenlerin hayatlarında hiç görmedikleri sifonlu tuvalet gibi hizmetler de getirmişti. Ancak oto-kamplar kısa sürede kendi popülerliklerinin kurbanı oldu. İzdiham, kamp kurup aylarca gitmeyenler, başa çıkılamaz temizlik gibi sorunlar bu kamplara olan ilgiyi azaltmaya başlamıştı.

Günümüzde otoyoldan yaklaşık 5 saatlik mesafesi olan Los Angeles – San Francisco güzergahı, 1920’li yıllarda otomobille ancak iki günde kat edilebiliyordu. İşte Heinaman kardeşlerin projeleri için, iki şehrin tam ortasına denk gelen San Luis Obispo kentini seçmeleri bundandı. Burası, kardeşlerin iki şehir arasındaki bir yolculukları sırasında çok yorulup ‘keşke bu noktada dinlenebileceğimiz bir yer olsaydı’ diye düşündükleri yerdi.

12 Aralık 1925 günü ‘’Milestone’’ adını verdikleri otellerini açtılar. Oto kamplardan farklı olarak  her odanın kendi duşu ve tuvaleti vardı. Hotellerden farklı olarak da, odalara ulaşım dışarıdandı. Gecelik 1,25 dolarlık fiyatı ile ucuzdu. En önemlisi ise araba dostuydu. Tek katlı, girişleri dışarıdan yan yana kabin odalardan oluşuyordu. Her sürücü, arabasını kalacağı odanın önüne park edebiliyordu. 1926’da konsepti tanıtacak Los Angeles Times’ın anlatışıyla “M-otel planı, yabancısı olduğunuz şehirde araba garajı ile hotel arasındaki karanlık ve yabancı sokaklarda yürüme güçlüğünü elimine ediyor. Sürücünün arabası kendisinin olduğu yerde, sabah uyanır uyanmaz yola düşmeye hazır şekilde kalıyordu“.

Arthur Heinaman, bu konsepte ‘motor hotel (araba hoteli)’ adını koydu. Sonradan ‘motor hotel’ deyimini de ‘mo-tel’ şeklinde kısaltarak otelinin adına ekledi. Ve böylece ‘Milestone Motel’ resmen de dünyadaki ilk motel oldu.

Aslında Heinaman kardeşlerin ‘motor hotel’i, San Diego’dan Seattle’a uzanacak 18 motellik bir zincirin ilk halkası olarak planlanmıştı. Fakat Büyük Buhran nedeniyle daha ileriye geçemediler. Fikirleri ise, arabanın gittiği her yere gitti. Heinaman kardeşlerin ismin patentini almamaları nedeniyle de ‘motel’, bu yeni hotel konseptinin genel adına dönüştü.

İlk motel zinciri 1929 yılında Batı Texas’ta kurulan Alamo Plaza oldu. 1933’te ilk şubesini açacak United Motor Court, 1947’de ilk şubesini açacak Best Western Motelleri ve 1952’de Memphis’te ilk şubesini açacak Holiday Inn sonraki yıllarda rekabete katılacak diğer önemli motel zincirleri oldu. İlk dönem motelleri genelde ‘kabin konaklar’ şeklinde inşa ediliyordu. Ev veya çadır şeklinde bir dizi küçük kabinin yan yana dizili olduğu bir yapıydı. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda yollara, çoğunlukla bir ailenin işlettiği ve bu nedenle de ‘mom and pop motels (ana-baba moteli)’ diye anılan bu moteller hakimdi.

Motellerin altın çağı ise İkinci Dünya Savaşı yılları ile başladı. Yüzyılın ortalarında Amerikan ailelerinin yüzde 80’inin araba sahibi haline gelmesinin, eyaletlerarası karayol ağlarının oluşmasının, savaştan çıkan Amerikan orta sınıfının tatil kavramını benimseyerek kendini yollara vurmasının bunda etkisi oldu. Günümüzde bile 15 bin civarında motelin olduğu ABD’de 20’nci yüzyılın ortasında 60 binden fazla motel misafirlerini ağırlıyordu.

‘Motel’ sözcüğü ilk kez bir tabelaya yazıldıktan 25 yıl sonra 1950’de sözlüklere girdi. ‘Turist kabini’ veya ‘motor-court’ gibi isimlendirmeler yerine artık herkes ‘motel’ adını kullanmaya başladı. Motellere yüzme havuzu, yemek salonu gibi üniteler eklendi.

1930’ların ayrı ayrı kabinlerden oluşan sistemi yerine çoğunlukla park yeri veya havuz etrafında U şeklinde dizilmiş odalardan oluşan tek veya iki katlı bir bina olarak inşa ediliyorlardı artık.  Yoldan geçenlerin dikkatini çekme amaçlı neon ışıklı motel yazısı görüntüsü, 20’nci yüzyılda Amerikan yol manzarası ile özdeşleşti. Moteller, şarkılara, filmlere, romanlara konu olmaya başladı. Sinema filmlerinde tren ve hotelin yerinde artık motel ve araba vardı. ABD içindeki turnesini ‘200 Motels’ adıyla yarı belgesel bir filme dönüştüren Frank Zappa motel tarihinde iz bıraktı. Yaşamının önemli bir kısmı yollarda geçen şair ve oyun yazarı Sam Shepard ise şiirleri, denemeleri ve öykülerini içeren ‘Motel Günlükleri’ kitabıyla motel dünyasının edebiyattaki sözcüsü oldu.

Motel fenomeni, başka her her şeyden, başka her yoldan fazla Route 66 ile özdeşleşti. Cihacago’dan California’ya uzanan ‘yolların anası’ lakaplı Route 66 karayolunun ve ‘motel’ konseptinin aynı yıl içinde doğması da adeta bunu vurgulayan bir tesadüf. Motel konsepti ve Route 66 beraber yükseldiler ve Amerikan popüler kültüründe seyahatin, keşfin, yeni ufukların ve özgürlüğün sembolü haline geldiler. Kızılderili çadırı görünümündeki odalarıyla Arizona Wigwam Moteli, New Mexico’daki Blue Swallow Moteli ve Mojave Çölündeki Roy’s Motel Café gibi sayısız Route 66 moteli, bugün bile hatıralarıyla popüler kültürdeki yerlerini koruyor.

Moteller, 1960’larda sosyal değişim, dönüşüm ve çalkantıların da merkez sahnesi oldu. 1960’lara kadar moteller genelde orta sınıf beyaz Amerikalıya hitap ediyordu. Motellerin çoğunun sahibi de aynı sosyal kesimdendi. Siyah Amerikalılar dışlanıyordu. Siyahların motel müşterisi ve motel işletmecisi olma imkanı kazanmaları 1960’lardaki sivil haklar mücadelesi ile birlikte gelişti. Sivil haklar hareketinin ülkeye yayılmasında ve gelişmesinde Amerikalı siyah liderlerin ülkede seyahat etmelerini kolaylaştıran motellerin rolüne dikkat çeken çok sayıda tarihçi var. Bununla beraber, haklar mücadelesinin en kara sayfasında da mekan bir motel oldu. Sivil haklar hareketinin efsane lideri Martin Luther King Jr, işçi grevine destek için gittiği Memphis’teki Lorraine Motel’de 4 Nisan 1968 sabahı öldürüldü.

Yine 1960’lar, Asya kökenli Amerikalıların da motel işletmeciliği işine ilk girdikleri yıllar oldu. Özellikle de Hindistanlıların… Günümüz Amerikasında mevcut motellerin ve orta ölçek otellerin yarısının sahipleri veya işletmecilerinin Hindistan kökenli olmasının temeli de bu dönem…  İlginç bir şekilde bu motel sahibi Hintlilerin neredeyse tamamı Hindistan’ın Gujarat bölgesinden geliyor. Daha da çarpıcı olanı ise çoğunluğu akraba olmamakla beraber hotel sektöründeki Hintlilerin önemli bir çoğunluğunun soyadının Patel olmasıydı. Bu durumsa, Amerikan popüler kültürünün, konaklama endüstrisindeki Hintli fenomenini ‘patel motel’ şeklinde adlandırmasına yol açtı.

Motellerin düşüşü de yükselişi kadar ani oldu. İkinci Dünya Savaşın kudretli generali Dwight Eisenhower 1952’de başkan olduğunda, yolların durumu nedeniyle savaş yıllarında tankları ülke içinde sevk etmenin zorluğuna çözüm aramaya başladı. Nazi Almanyasının ‘autobahn’ sisteminin taklidi olan Federal Eyaletlerarası Otoyol Sistemini kurmak için harekete geçti. Sistemin ilk otoyolunun hizmete girmesi ise 10 yılı buldu.

1960’ların sonlarına doğru dört şeritli izole otoyollar hizmete girdikçe, motellerin 20 yıldır süren altın çağı da sona erdi. Genelde her birini bir ailenin yönettiği moteller unutuldu. Yerlerini, otoyol çıkış kavşaklarına kurulan Holiday Inn, Best Western gibi şirket hotel zincirleri aldı.

Otoyollar nedeniyle ıssızlaşan yan yollarda, terk edilmiş harabe motel mezarlıkları oluştu. Her şeye rağmen açık kalanların önemli bir kısmı ise, seks sektörünün, firarilerin, haydutların mekanları oldu. Romantik kahramanların konakladığı motel filmlerinin yerini, psikopatların cinayetlerini planladığı veya her yerde aranan kaçakların saklandığı motel filmleri aldı. Korku filmlerinin mekanı oldu. Doğu yakasında Howard Johnson ve batı yakasında Ramada gibi ‘nezih’ motel zincirleri yaşamaya devam etse de, yan odada olan biteni dinleyebileceğiniz ince duvarları sigara ve seks kokan, ucuz döşenmiş kirli odaları, kokmaya yüz tutmuş bir yüzme havuzu olan moteller çoğunluktaydı. Motellere ilgisiyle bilinen ünlü romancı Vladimir Nabokov’un da dediği gibi ‘tövbe etmiş suçlular, emekli öğretmenler ve müflis tüccarlar dışında artık pek kimse motelcilik yapmaya heves etmiyordu.”

Bu kötü şöhret yüzünden ‘Motel’in isim babası Milestone Motel bile adını ‘Milestone Inn’ olarak değiştirecekti. Milestone Motel, altın yıllarında Marilyn Monroe’dan Ronald Reagan’a, Clint Eastwood’tan Bob Hope’a kadar birçok ünlü ismi ağırlamıştı. Motellerin çöküş döneminde 15 yıl kadar başarılı restoranıyla ayakta kalmaya çalışsa da 1991 yılında pes ederek o da kapılarını kapatacaktı. 2006’da orijinal binadan kalan birçok bölüm yıkıldı. Geriye kalan giriş bölümü ve kule, yanı başındaki Apple Farm butik hotelin ofisi olarak kullanılmaya başlandı.

Neredeyse tamamı bir şirket zincirinin parçası olan otoyol hotelleri, hiçbir sürprize izin vermeyen tektip mimarileri ve işleyişi ile yolculara, aşinalık, güvenlik ve konfor sağladılar ama özgürlük ve keşif duygusunu tatmin etmekten de uzak kaldılar. Motellerin, en kara dönemi olan 1980’li yıllarda bile birçok filme, şarkıya, kitaba nostaljiyle konu olmaya devam etmesi bundandı.

Her şeye rağmen Amerika, motellerini bir türlü unutamadı. Ve motellerin talihi 2000’lerin başından itibaren bir kez daha değişmeye başladı. Küçük ve yerel olana ilginin artması, standart olandan kaçış, yerel yönetimlerce yan yolların yeniden rahabilitasyonu ve canlandırılması gibi faktörler motellerin de ikinci kez doğmasını hızlandırdı. İnternetin, eğitim ve gelir düzeyi yüksek insanlar için taşrada yaşamayı ve dolaşmayı kolaylaştırması ile ücra moteller insanları kendine çekmeye başladı.

20’nci yüzyılın ilk yarısında açıldıktan sonra 1970’lerden itibaren kaybolmaya yüz tutan bir çok motel, 2000’lerin ikinci on yılında, hevesli ve yaratıcı yeni sahiplerinin elinde adeta yeniden doğuyor. Örneğin, Colorado’nun ücra kenti Salida’da 1950’lerde kurulan Amigo Moteli, Dallas’tan taşınan tasarımcı bir çiftin elinde yeniden şekillenip açılırken 2017 yazında kutladığı birinci yeniden doğum yılında dergilere konu olacak kadar dikkat çekmeyi başarmıştı.

10 yıl boyunca çektiği fotoğraflarla New Jersey motellerinin yeniden canlanmasına tanıklık yapan endüstriyel tasarım profesörü Mark Havens’a göre motelleri yeniden çekici yapan şey, müşterilerin hotellerde asla bulamadıkları sahicilikleri. Ona göre bir diğer neden ise, yeni kuşak motel sahiplerinin, motelleri, konseptin tarihi ve fonksiyonel doğasını bozmadan yeni kuşakların ihtiyaçlarına, beklentilerine göre de adapte etme yetenekleri. Web siteleri, online rezervasyon sistemleri, California Alamo Motel’deki gibi artistik dekorasyonları veya Maine’de yeniden canlandırılan Lincolnville Motel’deki gibi hipster elementler, bu motelleri yeni kuşak yolcular ve tatilcileri için çekici bir alternatife dönüştürüyor.

Miami’de 1953’te kurulup, 2015’te tamamen yenilenen Vegabond Motel’den, Wyoming’de Mountain Motel’e, Pennsylvania’da eski vagonlardan yapılmış Red Caboose Motel’den, California’daki Route 66 Motel’e, New Jersey’deki Caribbean Motel’den New Mexico’daki El Rancho Motel’e kadar çok sayıda klasik çağ moteli, 1950’li yıllardaki dekoratif tarzlarını çok da yitirmeden yenilenmiş versiyonları ile eski günlerdeki gibi ilgi görmenin coşkusunu yaşıyor bugünlerde…  Bir kez daha filmlerde, şarkılarda, haberlerde daha pozitif bir imajla yer buluyor moteller.

Ve bu yeniden dirilişin en dramatik sembolü ise tüm motellerin anasının dönüşü olacak gibi… Milestone Motel’den geriye kalan arsayı satın alan iki müteahhit, 2015 yılında Motel Inn’i yeniden inşa edeceklerini açıkladılar. 50 odalı olacak yeni Motel Inn, 92 yıl sonra bu yıl sonunda bir kez daha kapılarını misafirlerine avlusunu arabalara açacak… 

NOT: Bu yazı ilk olarak Tempo Travel dergisinin Kış 2018 sayısında yayınlanmıştır

CEMAL TUNÇDEMİR‘i Twitter’dan takip edebilirsiniz

You must be logged in to post a comment Login