CEMAL TUNÇDEMİR
28 Ağustos 2025
2025 yılı başında Davos Zirvesinin bir katılımcısı, insanlığın ulaştığı noktanın konuşulduğu zirvenin iki gündeminin ‘yapay zekâ (AI) teknolojisi’ ve ‘Trump’ olmasının ironisine dikkat çekmişti. Türümüzün ateşi evcilleştirmesinden beri gezegende sahip olduğu zekâ tekelini gönüllü olarak paylaşacak düzeyde ilerlemenin ve özgüvene erişmenin somut göstergesi ile, türümüzün toplu yaşamayı öğrenmesinden beri dönem dönem hep aynı uçuruma yuvarlanmasına yol açmış evrimsel paranoyanın, iptidai korkuların, asabiyyetin vücut bulmuş hali iki gündem.
Bu baş döndürücü ilerlemenin ve bu baş döndürücü irticanın yollarının kesişmesi, ironisine yakışır bir hamakat üretmekte gecikmedi. ABD Başkanı, yapay zekâ marifetiyle üretilmiş ve kendisini “Kral”, “Papa” veya “Süpermen” gibi gösteren fotoğraf ve videoları hem de Beyaz Saray resmî hesaplarından paylaşmaya başladı.
Trump’ın yeniden Beyaz Ev’e yerleşmesiyle Amerikan başkanlığında tuhaflıklarla karşılaşacağımızı herkes bekliyordu. Buna rağmen son sekiz ayda tanık olduklarımızın düzeyini çok az kişi tahmin edebilirdi.
ABD Başkanı, modern bir cumhuriyette olması gereken bir cumhurbaşkanı gibi değil. “Game of Thrones” dizisindeki Kral Joffrey gibi hareket ediyor. Canı ne isterse, şahsi çıkarına ne uygunsa onu çekinmeden yapıyor. Çocukça kaprisleri, anlık öfkesi, anlık neşesi, egosunu okşayacak bir fotoğraf karesi ülkenin en hayati kararlarına yön verebiliyor.
Ağzına geleni çekinmeden konuşabiliyor. Örneğin aralarında kadın ve çocukların da olduğu binlerce kişilik muhafazakâr dinleyici grubuna dakikalarca golf efsanesi Arnold Palmer’ın penisinin büyüklüğünü anlatabiliyor.
NY Times yorumcusu Ezra Klein’in tespitiyle, “ilk döneminde egosunu sergileyen” Trump, “ikinci döneminde artık tam bir pervasızlıkla bilinçaltını sergiliyor”.
İkinci Trump’ın zihin dünyası, “Unutma, ben istediğime istediğimi yapabilirim” diye konuşan Roma’nın gaddar imparatoru Caligula’nın zihin dünyasından da farklı işlemiyor. Onu bağlayabilecek hiçbir anayasa maddesi, yasa, ahlak ilkesi, mahkeme kararı, uluslararası hukuk veya diplomasi teamülü, protokol kuralı, centilmenlik gereği olamaz.
Trump’ın ağzından şu anda ağzından çıkan şey, dün söylediğinin tam tersi de olsa, herkesin kabul etmesi gereken yegâne gerçek. Fermanları (kararnameleri) yargı dahil herkesin uyması gereken ilahi kanun niteliğinde. Kabinesinde, önemli önemsiz herhangi bir sözüne, kararına, sosyal medya paylaşımına itiraz bir yana Kuzey Kore’yi anımsatacak bir coşkuyla alkışlamayanı bile tutmuyor.
Ona çelişkilerini hatırlatmak hadsizlik, politikalarını sorgulayacak soruları gündeme getirmek algı operasyonu, aldığı kararın veya politikalarının yanlış olduğu savunmak devlete, millete, ülkeye ve tabii ki Allah’a düşmanlık…
Bu ölçüde bir dizinhibisyona hiç tanık olmamış Amerikan Cumhuriyeti, tarihinin belki de en yaşamsal sınavı ile yüz yüze.
Dizinhibisyon, son yıllarda psikoloji sözlüğünden hızlıca Amerikan politik literatürüne transfer olmuş bir kavram.
Beynin düşünme, algılama, ortama uygun konuşma gibi fonksiyonların yönetildiği serebral korteksin icra ettiği kontrolün fark edilir düzeyde azalması veya tamamen yitirilmesi hastalığı. Hastalığın düzeyi oranında, sosyal, insani, kültürel, yasal normlar anlamını kaybeder. Hastanın utanma, ciddi görünme endişesi olmaz. Yaptığı şeyin, aldığı kararın, ettiği lafın doğurabileceği sonuçlarından kaygı duymaz.
Biyolojik dizinhibisyonun, ileri düzeyde yaşlanma, beyin travması, demans, tourette sendromu kaynaklı sebepleri olabilir. Alkollü içecekler de beyinsel fonksiyonda kısmi dizinhibisyona neden olarak kişiyi ayıkken yapamayacağı davranış ve konuşmaları yapabilir hale getirir. İnsanların fiziksel bir ortamda birisinin yüzüne asla söylemeyeceği şeyleri sosyal medyada rahatlıkla söyleyebilmesine “online dizinhibisyon” denmesi bu benzerlikten…
79 yaşındaki Trump aşırı ihtiyarlığın neden olduğu biyolojik bir ‘dizinhibisyon’ sorunu yaşıyor olabilir mi?
Neredeyse bütün önemli muhalif siyasi yorumcular ‘hayır’ diyor bu soruya.
Trump hep aynı Trump’tı. 2016’da başkan olduğunda da aynı karakterdi. Asıl dizinhibisyonu Amerikan sistemi ve toplumu yaşıyor. Kürenin çoğu demokrasisini de boğmakta olan bir sosyo-politik dizinhibisyonu, kürenin hala yaşayan en eski demokrasisi de yaşıyor.
Sosyo-politik dizinhibisyonun en üst örnekleri ‘taht’ yani ‘mutlak iktidar’ ile vasatını bulur. Padişahlar, krallar, sultanlar, tekfurlar, çarlar tarih boyunca bunun sayısız trajik örneğini oluşturmuşlar. Çünkü onların keyfi, ‘mülk’ün tek kanunudur.
Başka bir yerden olmasa bile ‘adalet mülkün temelidir’ sözünden dolayı çoğumuzun malumu ki eski zamanlarda devlet yerine ‘mülk’ terimi de kullanılırdı. Türkçe’de şahsi mülke ise ‘emlak’ diyoruz. Günlük dilde yüklediğimiz anlamlarını bir yana bırakırsak aslında ikisi de aynı sözcük. Sadece biri diğerinin çoğulu. İngilizce başta olmak üzere önemli Batı dillerinde de benzeri bir durum var. Latince ‘status’ sözcüğünden gelen‘state(devlet)’ sözcüğü ile ‘estate (emlak)’ sözcükleri, modern zaman hariç çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanıldılar.
Çünkü, son iki asra kadar “mülk”, üzerinde yaşayanlarla beraber her zaman bir adamın veya bir ailenin (hanedan) emlakıydı. ‘Statu’ sahibi olmak, mülk sahibi olmak demekti.
Tarihte iyi ‘melik’lerin olduğu anlar da oldu ama çoğunlukla bu güç bir dizinhibisyon kaynağı olageldi. İşte Aydınlanma Devrimi, milyonlarca yıllık evriminde edindiği iptidai savunma mekanizmalarını ketlemeyi öğrenmekle olgunlaşan ve uygarlaşan insanlığın, başka her şeyden çok bu kadim dizinhibisyona karşı haysiyet devrimiydi. İnsanlık on bin yıllık yerleşik yaşam uygarlığı macerasında nihayet meselenin ‘iyi melik – kötü melik’ meselesi olmadığını öğrenecek kemâlâta erişmişti.
Bir melikin, kralın, padişahın, sultanın, derebeyin, ağanın keyfinden, beyanından, düşüncesinden, inancından, din anlayışından, şahsi fermanından özgür olma hakkı arayışının başlattığı Aydınlanma düşüncesi, insanı ‘memluk’ olmaktan korumanın yolu olarak, modern devlet fikrinin doğmasına yol açtı.
“Tiranlık, kuvvetler ayrılığının ortadan kalkmasıdır”
Farklı kaygı ve çıkarlara sahip ABD Kurucu babalarının en ortak korkusu, tiranlık, yani böylesi bir dizinhibisyondu. İlk modern cumhuriyet olan ABD bu yüzden, ülkenin ikinci başkanı John Adams’ın ifadesi ile, “şahıs ve talimat (ferman) devleti değil, kanun ve hukuk devleti” olarak şekillendirildi. Bunu korumanın yolu da Aydınlanma düşünürü Montesquieu’nun ‘kuvvetler ayrılığı’ sisteminden geçiyordu.
Hepsi Aydınlanma Devriminin talebeleri olan kurucular, Aydınlanma Çağının en büyük politik belgesi olan Amerikan Anayasasını, yasayı yapanın, yasayı uygulayanın ve bu uygulamanın yasaya uygun olup olmadığını denetleyen üç gücün de aynı iradeye bağlı olmasını engelleyecek frenlerle donatmaya özen gösterecektiler.
ABD Anayasasının oluşumu ve şekillenmesindeki rolü nedeniyle “Anayasa’nın Babası” diye de anılan James Madison, Federalist Makaleler’in 47’ncisinde tiranlığı, “kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı düzen” şeklinde tanımlayacaktı.
Demokrasinin en büyük düşmanı demokrasinin kendisi
“Tiran” sözcüğü antik Yunancadaki ‘tiranos’tan geliyor. Yunancaya ise Lidya dilinde ‘efendi’ anlamına gelen ‘tûran’dan geçtiği tahmin ediliyor. Antik Yunan şehir demokrasilerinde, cumhuriyetin ve demokrasinin ilkeleri yerine keyfine ve çıkarına göre hareket ederek diktatörleşen demagogları tanımlamak için olumsuz anlamda kullanılmaya başlanmıştı.
Çoğunluğun uzun süre açıktan dile getiremediği bastırılmış hınçlarını, nefretini, ırkçılığını veya aşağılamaları açıktan dillendirerek halk desteği kazanıp iktidara geldikten sonra düzeni yıkıp, şahısları etrafına örgülenmiş yolsuz ve zalim bir düzen kuruyorlardı.
Yani, ‘tiran’ sözcüğünün, Roma Cumhuriyetinin ve Atina Demokrasisinin, demagog tiranların elinden yaşadığı trajedisine oldukça vakıf Amerikan kurucu babalarının literatürünün her yerinde karşımıza çıkması boşuna değil.
Hepsi iyi birer demokrasi tarihi öğrencisiydi ve tarih boyunca bütün demokrasi denemelerinin yeniden öğrettiği şu önemli gerçeğin farkındaydılar: Demokrasiye en büyük tehdit yine demokrasinin kendisidir.
Bİşte bu yüzden bir demokrasinin gerçek anlamıyla yaşaması, sadece kurum ve kurallarla dizginlenmesine bağlıdır. Güvensizlikleri o kadar üst düzeydeydi ki, tek başlarına kaldıklarında tiranlaşabileceği endişesiyle üç gücü, Montesquieu’nun öngördüğü gibi birbirinden ‘net’ şekilde ayırmak yerine, üç gücün birbirini denetleyebildiği, etkileyebildiği, franleyebildiği içiçe geçmiş bir devlet düzeni kurdular. Yani ‘denge-denetleme’ sistemi dediğimiz düzen.
Yüzyıl Fransız hukukçusu Alexis Tocqueville, 1831’de ABD’yi ziyaret ettiğinde, Amerika’nın demokrasi ile yönetilmesinden daha fazla, Amerika’nın dizginlenmiş bir demokrasi yaratabilmesine hayran kalacaktı. Ona göre Amerika’nın temel başarısı, “devlet gücünü parçalayıp birbirini dengeleyecek farklı odaklar arasına dağıtabilmesindeydi”.
Amerikan demokrasisi, böylece, Tocqueville’in deyimi ile “yetkisi büyük yetkili küçük bir düzen” kurmayı başarabildiği için, aynı anda hem asayişe hem de özgürlüğe güvence sağlayabiliyordu.
Tocqueville, demokrasinin, kurum ve kurallarla tedibi yerine, tamamen siyasi liderlerin veya toplum çoğunluğunun keyfine terk edilmesini, bir çocuğun, okul ve ebeveyn terbiyesi yerine sokağa terkedilip orada rastgele büyümesine benzetecekti:
“Demokrasi böylece en iptidai içgüdüleri ile baş başa bırakılmış olur. Sokağa terk edilmiş çocuk gibi, sadece toplumun en pespaye en sefil yönleri ile şekillenir”.
Tocqueville, seyahatinden 4 yıl sonra 1835’te ilk cildini yayınladığı ve günümüzde bir siyaset bilimi klasiğine dönüşmüş Amerika’da Demokrasi adlı kitabı ile, aslında, demokrasiden fazlasıyla ürken ülkesi Fransa’yı yeniden demokrasiye ikna etmeye amaçlıyordu. Çünkü, Krallığın despotluğuna karşı 1789’da başlayan Fransız Devriminin kurduğu ilk demokrasinin, krallık rejimini mumla aratacak bir despotluğa ve kanlı bir giyotin rejimine dönüşmesinden beri Fransız halkında demokrasiye karşı bir antipati gelişmişti.

Tocqueville halktaki bu demokrasi korkusunu ve antipatiyi hissetmeyecek durumda değildi. Kendi dedesi, nenesi, amcası ve halası da 1794 yılında Robespierre’in giyotininde kafalarını kaybedenler arasındaydı. Giyotin sırasını bekleyen anne ve babası ise, aynı yıl Robespierre’in bir iç darbeyle iktidardan düşüp kendi kurduğu giyotinde kafasını kaybetmesi ile hayatta kalabilmişti. 11 yıl sonra Tocqueville’in doğduğu ev hala giyotinin dehşet hikayelerinin canlı olduğu bir haneydi
Tocqueville’in 26 yaşında Amerika seyahatini çıkarken arkasında bıraktığı Fransa ise, bir yıl kadar önce gerçekleşen 1830 Temmuz Devrimi ile Bourbon Hanedanlığının bir kez daha tahtan indirilmesinden beri Orleans Dükü Louis-Philippe’in başında olduğu yeni bir meşruti monarşinin egemenliğindeydi. Her grup, ülkenin “kendi” diktatörleriyle düze çıkacağı yanılgısındaydı. Fransa’nın Bourbonistler, Orleanistler ve Bonapartistlerin taht mücadelesinden bunaldığı o yıllarda yeniden demokrasiye dönülmesi yanlılarından olan Tocqueville, Amerikan demokrasisi hakkındaki kitabıyla ülkesi Fransa’ya demokrasinin, en ideal rejim olduğunu hatırlatmaya, Amerikan deneyimini tanıtarak Fransa’nın nerede hata yaptığını açıklamaya çalışıyordu.
Tocqueville’e göre demokrasi, istikbalin dalgasıydı. Geleceğin dalgasına direnmek yerine bu dalgayı rafine etmek gerekirdi. Tocqueville’in kitabını, modern tarihin aynı anda hem en önemli demokrasi savunmalarından hem de en önemli demokrasi eleştirilerinden biri haline getiren de bu bütüncül bakışıydı.
“Demokrasi sadece form değil, muhtevası varsa demokrasidir”
Tocqueville’e göre, Fransa’nın en büyük hatası 1789 Devriminde olduğu gibi demokrasiyi, muhtevasından bağımsız olarak sadece bir form olarak görmesiydi. Muhtevadan kastı ise, dengeleyici güç (kuvvetler ayrılığı), hukukun üstünlüğüne inanan hesap sorucu bir toplum (vatandaşlık), böylesi bilinçli bir topluma ifşa olma olasılığı (özgür medya, protesto), hesap verme kaygısı (yasama ve yargı denetimi), sorumlu tutulma endişesi (muhalefet, sivil toplum ve özgür seçim) gibi dizginlerdi. Bunların tesisi öncelenmeden ve önemsenmeden demokrasinin sadece siyasi yönetim değişikliğine indirgenmesi, 1789 Fransız Devrimini, krallığın tiranlığını aratacak ölçüde zalim bir demokratik tiranlığa savurmuştu.
Tocqueville’e göre “bir tiranlığa karşı devrim yapıp özgürlük ilan etmek ile özgürlüğü gerçekleştirip koruma altına almak iki farklı şeydi”. Özgürlüğü gerçekleştirecek ve garanti altına alacak şey, tek başına yeni bir siyasi lider olamazdı. Bu yüzden de zihinsel, kültürel ve en önemlisi kurumsal değişimi önemsemeden sadece siyasi değişim, hiçbir zaman özgürlüğün ve adaletin güvencesi olamazdı. Yani devletin en yetkili ağzının “ülkemizde demokrasi var” ilanı veya “ülkemiz bir hukuk devletidir” ilanı bunların varlığının delili olamaz. Çünkü demokrasi söylem değil, uygulamadır.
Nitekim, 1789’da yürürlüğe giren ABD Anayasası ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesine göre bir devlet öngörse de ABD’nin kuvvetler ayrılığına gerçekten geçişi ancak Yüksek Mahkeme’nin 1803 tarihli Marbury vs. Madison davasında yargı denetimi kararını alması, dönemin ABD Başkanının da aleyhinde alınmış bu karara uymasıyla gerçekleşecekti.
Kitabından sonraki iki asırda dünyadaki birçok demokrasi deneyiminin veya ‘demokrasi baharının’ başına gelenler, Tocqueville’in ‘dizginlenmiş demokrasi’ gözlemlerini hep haklı çıkaracaktı.
Günümüzde bile, halkına özgürlük ve refah yaratan demokrasileri, halkına hep kriz ve sefalet üreten yoksul demokrasilerden ayıran en ortak özellikleri, bir ‘kurum ve kurallar demokrasisi’ olmalarıdır. Yoksul demokrasiler hep bir şahıstan kurtuluş beklerken, müreffeh ve eşitlikçi demokrasiler kurum ve kurallara güven üzerine kurulu.
Müreffeh ülkelerin tamamında önce mutlak ifade ve basın özgürlüğü, vatandaşlık bilinci, devletin başından en alttaki memura kadar herkesin uymak zorunda kaldığı anayasal kamu düzeni, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı oluştu. Hepsinde demokrasi sonradan geldi.
Amerikan Cumhuriyetinin de, kuruluşu ile demokratik dönüşümünü tamamlaması arasında neredeyse yarım yüzyıl vardı. Tocqueville, 1831 Mayıs ayında seyahatine başladığında bile ABD için demokrasi hala çiçeği burnunda bir deneyimdi. ABD, Tocqueville’in ziyaretinden iki buçuk yıl önce başkan seçilmiş Andrew Jackson’un önderliğinde ‘Jacksonian Demokrasisi’ diye anılacak süreci yeni yaşamaya başlamıştı. Bu pür demokrasinin geleceği de yol açacağı sonuçlar da hala müphemdi.
Tocqueville, Mayıs 1831’de başlayıp 9 ay süren ve 24 eyaleti kapsayan yolculuklarında ülkenin en büyük kentlerinden vahşi batının ücra kasabalarına kadar Amerikan toplumunu tepeden tırnağa gözlemleme fırsatı bulacaktı.
Bir hafta ABD Başkanı ile yemek yiyip sohbet ederken ertesi hafta aynı Başkanın tehcir yasalarıyla yurtlarından çıkarıp Mississippi’nin batısına sürmek istediği Cherokee’lerin uğradıkları mezalimi onların ağzından dinleme imkânı buluyordu.
Önemli muhataplarının kamusal alanda konuşmadıklarını onunla açıkça paylaşması Tocqueville’e demokrasinin büyük resmini görme şansı veriyordu.
Tocqueville, ‘misafir bir ecnebi’ olmanın avantajının, ABD seyahatinde tanıştığı insanlarla sohbetlerine olumlu yansımasından şu şekilde bahsedecekti:
“Yabancı misafir, ev sahibinin çoğu dostundan bile gizlediği önemli düşüncelerini öğrenme imkânı bulabilir. Bazı konulardaki mecburi suskunluğunuzun yükünü bir yabancı ile paylaşarak hafifletmek insana daha kolay gelir. Çünkü gelip geçici bir kişinin gerçek düşüncelerinizi öğrenmesinden korkmazsınız.”
O günlerde ülkenin son derece popüler Başkanı Andrew Jackson ile tanışıp sohbet ettiğinde Amerikan Başkanının entelektüel sığlığı karşısında büyük şaşkınlık yaşayacaktı. Tocqueville, sorun gördüğü şeyleri şiddetle çözme, kontrolüne alamadığı herkesi ezme fıtratına sahip bu dar düşünceli adamın, ülkede böylesine popülarite ve halk desteğine sahip olmasını demokrasi için bir tehdit olarak görecekti.
Nitekim, bu halk çoğunluğu desteğinin verdiği cüretle Başkan Jackson, devlet idaresinin kurumsal yapısını, ‘elitlerin düzenini yıkıyorum, milletin iradesini egemen hale getiriyorum’ iddiasıyla tahribe başlamıştı. İlk hedefi ise devletin memur kadrosuydu.
Andrew Jackson’a göre ‘kalıcı devlet memurluğu’, ‘elit bir sınıf’ yarattığı için demokrasiye aykırıydı.
‘Ganimet galiplerin hakkıdır’ diye özetlenen ve devleti bütünüyle seçimi kazanan siyasi lidere ve adamlarına kiraya verme diye özetleyebileceğimiz ganimet sistemini (spoils system), federal memur kadrosu için ilk uygulayan da Başkan Jackson olacaktı.
Ganimet sistemi, ‘kuvvetler ayrılığı’ ilkesinin iptidai ve lafzi yorumuna dayanıyordu. ABD’nin kurucu babalarını endişelendiren yoruma…
Kuvvetler ayrılığının amacını göz ardı eden bu yoruma göre yasama erki Kongre, yargı erki ise Yüksek Mahkeme’ydi. Devletin geri kalan tamamı yürütme erkiydi. Yani Başkan Jackson’a göre ABD Başkanı, yargı ve yasama dışındaki bütün devletin mutlak ve tek amiriydi. Bu mutlak otorite, başkana bütün devlet memurlarını istediği zaman işten çıkarma, istediğini memur yapma yetkisi veriyordu. Demokrasinin gereği olarak memurların halkın seçtiği Başkana sadakati esastı, uzmanlığı ve liyakati değil. Milletin seçimdeki iradesinin gerçekleşmesi ancak böyle mümkün olabilirdi.
Andrew Jackson’un, bu “pür demokrasi” anlayışı, kuvvetler ayrılığını savunuyor görünse de gerçekte uygulanamaz hale getiriyordu. Çünkü başkana sadık kamu memuru düzeni, devlet başkanının, memurlara, Kongre’nin çıkardığı yasaya uymama veya beğenmediği mahkeme kararlarını yerine getirmeme talimatı verme gücü sağlıyordu.
Nitekim Jackson, bu güçle beğenmediği bazı yargı kararlarına yürütmenin uymayacağını açıkça ilan edebilecekti. Örneğin, “Kızılderilileri kendi toprağında egemenlik hakkına sahip dahili ulus” olarak tanımlayarak bugüne kadar gelen yerli uluslar düzeninin (rezervasyon) kurulmasına yol açan Yüksek Mahkeme içtihadına tepki gösterirken, “Yüksek Mahkeme karar almış, buyursun bu kararını uygulasın bakalım, nasıl uygulayacak” şeklinde meydan okuyabilecek cüreti bulacaktı. Yüksek Mahkeme nihayetinde 9 yüksek hâkim, birkaç asistan ve birkaç yazıcıdan oluşuyordu.
Amerikan düzeni, ‘memurlar uygulamadığında’ ne mahkeme kararları ne de Kongre’nin çıkardığı yasaların bir anlamı olmadığı gerçeğiyle ilk kez o düzeyde yüzleşiyordu. Yani, devlet memurlarını sadece Başkanın talimatlarına tabi kıldığınızda kuvvetler ayrılığı uygulamada fiilen rafa kalkıyordu. Hangi yasanın ve hangi mahkeme kararının uygulanacağına hangilerinin uygulanmayacağına başkan karar verebilirdi.
Ganimet sistemi, demokratik siyaseti, politikaların, çözüm önerilerinin yarıştığı bir mecra olmaktan çıkararak, sosyal ve bölgesel grupların kamu kadrolarını ve ihalelerini ele geçirme savaşına dönüştürmek demekti. Bu da devlet başkanlığını kaybetmeyi, mevcut memur kadrosu başta olmak üzere taraftarları için tahammül edilebilir bir siyasi sonuç olmaktan çıkarırdı. Çıkar çatışmasının ölçüsüzce körüklediği kimlik kutuplaşmaları nedeniyle seçimlerde halk, “bir de bunu deneyelim” diyerek muhalefete oy verme lüksünü kaybederdi. Sadece seçilen için değil seçmen için de ‘seçim’, demokrasinin bütün muhtevasından daha değerli hale gelirdi.
Bunun ipuçları daha Jackson döneminde görülecekti. Nitekim Tocqueville, daha bir buçuk yıl varken ABD’nin tamamen ve çılgınca başkanlık seçimine kilitlenmiş olmasına şaşkınlığını da şöyle paylaşacaktı:
“Başkan devletin işleriyle değil, yeniden seçilme derdiyle meşgul. Çoğu zaman, görevinin gerektirdiği gibi çoğunluğun tutkularını gemlemek yerine, çoğunluğun kaprislerine sözcülük yapıyor. Ülkede bütün yaşam siyasi hararetin girdabında; seçim gazetelerin günlük haberi, bireysel konuşmaların ana mevzuu, her hamlenin yegâne gayesi, tüm düşüncelerin konusu, anın tek ilgi odağı”.
Bu Jacksonian düzenin Amerikan demokrasisinde kırılma yaratmaması iki nedenden oldu.
Birincisi Jakson’un, yorum farkına rağmen devleti kuran kadroya olan saygısıydı. Pekâlâ ölünceye kadar devlet başkanlığında kalıp bir despota dönüşme imkanına rağmen (o dönemde iki dönem sınırı yasal bir zorunluluk değildi) ikinci dönemi sonunda, Başkan Washington’un başlattığı geleneğe saygı göstererek emekli olarak Tennessee’deki çiftliğine dönmeyi tercih edecekti.
Ganimet sisteminin yıkıcı sonuçlarının görülmesini geciktiren asıl önemli neden ise Jakcsonian dönemde ABD’nin hala büyük ölçüde tarım ülkesi olması ve kamu kurum ve personelinin de oldukça az olmasıydı.
Sonraki 30 yılda ülke coğrafyasının güneye ve batıya doğru 10 kat genişlemesi, İç Savaş sonrası şehirleşme ve sanayileşmenin baş döndürücü bir hızla gelişmesi ile ganimet sistemine dayalı kamu düzeninin, Amerikan sisteminde yarattığı arıza da belirgin hale geldi.
Ülkenin genişlemesine ve bu sosyo-endüstriyel değişime paralel olarak kamunun amiral gemisi olan Posta İdaresi başta olmak üzere federal kurumlar ve kadrolar da hızla büyümek zorunda kalmıştı. Konumlarını siyasi torpille kazanmış, günlük çıkarının peşindeki kifayetsiz memurlar, ülkenin yüzleşmeye başladığı çok karmaşık ve devasa sorunlara uzun vadeli hiçbir çözüm üretemiyordu.
Kamuda kural, denetim ve regülasyondan yoksun talimat sistemi, parası olana siyasete ve ekonomiye hükmetme gücü verdi. Amerikan Demokrasisi, “Gilded Age (Çakma Altın Çağ)” diye anılacak siyasi ve ekonomik yolsuzluk sarmalına, yeni bir eşitsizlik ve ırkçılık girdabına sürüklendi.
Yani Jacksonian demokratik devrim, nihayetinde, Andrew Jackson’un öngördüğü gibi milletin elitlere karşı söz sahibi haline gelmediği aksine ultra zenginlerin çıkarlarının bütün ülkeye hükmettiği kısmen oligarşik bir devlet düzenine kapı aralamıştı.
İç Savaş’tan sonra 1896’da seçilen William McKinley’i saymazsak Gilded Age döneminde seçilen altı başkan da mevcut düzenden, yani bir avuç zenginin her şeye karar verdiği ve kifayetsiz kamu personelinden oluşan düzenden rahatsız başkanlardı. Ama 30 yıl boyunca A şahsı yerine B şahsının başkan seçilmesi de pek bir şey değiştirmeyecekti.
Bu karanlık tünelin ucunda ışığın görülmesini sağlayan ise, kamu düzeninde siyasetin para ile ensest ilişkisinin kesilmesine neden olacak iki dizginleyici kurumun kurulmasıydı. Tesadüfi şartların dayatmasıyla Kongreden geçme şansı bulan iki ayrı yasa ile kurulan bu kurumların çekişen demokratik sisteme olağanüstü pozitif etkisi demokrasinin kötü gidişatına çözüm arayanların dikkatlerinden kaçmayacaktı.
Bunların ilki 1873 yılında, kamuya memur alımları için gayri siyasi Kamu Hizmetleri Komisyonunun kurulmasıydı. Bu komisyon, ganimet sistemine önemli ölçüde son verdi. Memur istihdamının siyasi torpil egemenliğinden görece özgürleşmesi, sadece kamu görevlilerinin ve hizmetlerinin niteliğinde ani bir artışa yol açmakla kalmayacak, şahıslarına sadık memur kadrosundan beslenen ‘yolsuz siyasi ağalık’ düzeni de çökmeye başlayacaktı.
Bu reformdan beş yıl sonra 1878’de ülkenin en büyük endüstrisi olan demiryolu endüstrisine ilk kez federal standart ve regülasyon getiren Eyaletlerarası Ticaret Komisyonu (ICC) kuruldu. O günün algoritması ‘demiryolu ağlarıydı’. O güne kadar demiryolu hatlarının sahiplerinin yol vermediği ticaret büyüyemiyor, onların yol vermediği bilgi ve haber topluma yayılmıyor, onların desteklemediği politikacı kazanamıyordu. Bu paylaşımdan kazandıkları para ile siyaseti de ceplerine almışlardı. ICC’nin kurulması ile, demiryolu hattı sahibi süper zenginlerin siyaset ve ekonomi üzerindeki bu tekelci gücü hızla erimeye başladı.
Günlük siyasetten bağımsız iki denetim ve regülasyon kurumunun eşitlik yaratan etkisi, demokrasideki erozyona siyasi çözüm arayan bakışların odağını değiştirdi.
İşte bu ortamda New Jersey Üniversitesinde (sonradan okulun adı Princeton olarak değiştirilecekti) siyaset bilimi dersleri veren Profesör Woodrow Wilson’un, Political Science Quarterly adlı dergide 1887’de yayınlanan ‘Devlet İdaresi Üzerine İnceleme’ başlıklı makalesi, “kamu idaresinin” demokrasinin alacağı şekil üzerindeki belirleyici etkisine dikkat çeken ilk akademik çalışma oldu.
Sonradan en fazla atıf yapılan siyaset bilimi çalışmalarından birine dönüşecek bu makale, o güne kadar siyaset biliminin bir başlığı gibi görülen ‘kamu yönetimi’nin ayrı bir bilimsel disiplin olmasının başlangıcı kabul ediliyor.
Wilson, memurların kim olduğuna fazla odaklanmanın asıl sorunu gözden kaçırdığına dikkat çekiyordu. Devletin sorunu, ‘çürük personeli’ tasfiye ve yerlerine ‘bizim adamları doldurma’ ile düzeltilebilecek bir sorun değildi. Asıl incelenmesi gereken, kamu yönetiminin objektif amacı ve bu amaca uygun organizasyonuydu. Gerçek, tarafsız, adil, eşitlikçi bir devlet idaresi ancak kamu hizmetlerinin günlük siyasetle bağının koparıldığı, memurların işe alımında sadece niteliklerinin ve uzmanlıklarının belirleyici olduğu, memurların sözlü talimatlara değil önceden ilan edilmiş mevzuata sadık olduğu bir yapıda oluşurdu.
Wilson’un da belirttiği gibi kamu hizmeti ve personeli, sadece yürütme erki ve başkan ile ilişkili değildi ve “başkanın memurları” olmaktan çok daha fazla bir fonksiyona ve hayati öneme sahiptiler. Memurlar, hem başkanın hem Kongrenin hem de mahkemelerin memuruydu. Üçünün de alanlarına girecek fonksiyonları vardı. Amerikan düzeni konusunda en uzman siyasetbilimcilerden biri olan Richard Neustadt’ın sonradan, “kurumların kuvvet paylaşımı sistemi” diye özetleyeceği bir iç içelik sözkonusuydu.
Bu yönüyle Wilson’un kamu yönetimi teorisi, Jacksonian Devrimin, lafzi kuvvetler ayrılığı yorumunun yasama ve yargı erklerinin gücünde yarattığı gizli tahribatı da nihayet teşhis ediyordu.
Profesör Wilson’un, bu çığır açan makalesinden yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra ABD Başkanı seçileceği 1910’larda, modern sosyolojinin kurucu babalarından Alman sosyolog Max Weber de 20. yüzyılın kamu yönetimi anlayışını şekillendirecek görüşlerini geliştiriyordu
Weber, kamu yönetiminin, modern devletin başarısındaki hayati rolü konusunda Wilson ile benzer yaklaşıma sahipti. Çünkü her ikisinin de en önemli esin kaynağı Hegel’in ‘rasyonel devlet’ konseptiydi. Hegel’e göre, etik ve özgür bir yaşam için insanın kendisi hakkındaki kararları kendisinin vermesi gerek ve bu self determinasyonu en üst düzeyde gerçekleştirebileceği tek nizam ‘rasyonel ve gayrişahsi devlet’ düzenidir. Siyasi otoritenin aracı olmayan, muktedir veya muhalif, çoğunluk veya azınlık herkese aynı yaklaşan bir kamu idaresinde sadece, insan, kendisini tamamlama imkanına sahip olabilirdi. Diğer devlet düzenlerinde insanın kendine ‘yabancılaşması’ yani ‘nifak’ kaçınılmazdı.
‘Bürokrasi’nin doğuşu
Weber, kamu personeli ve kamu idaresi için, ilk kez 18. Yüzyıl Fransa’sında uydurulmuş ve sonradan unutulmuş ‘bürokrasi’ terimini canlandırıp kullanmayı tercih edecekti.
‘Bürokrasi’, Fransızcada ‘masa’ sözcüğünden türetilmiş bir terimdi. Fransa’da kralın temsilcilerinin ve vergi memurlarının kraliyet işlerini görüşmek veya vergi toplamak için ülke içinde seyahat ettikleri kasabalarda resmi işleri yapmak için hazırlanan makam masalarına ‘büro’ deniyordu. Fransız Devrimine giden yıllarda bu ‘masaları’ eleştiren Fransız ekonomist Vincent de Guray, bir arkadaşına gönderdiği mektupta ‘demokrasi’ sözcüğünden esinle ‘bürokrasi’ sözcüğünü oluşturacaktı. Yunanca demo(halkın)-krasi(yönetimi) nitelemesine atıfla, büro–krasi de ‘masaların yönetimi’ni kastediyordu.

Weber, 150 yıl boyunca bir kitabın dipnotunda kalıp fark edilmeyen bu ‘bürokrasi’ terimini, yeniden canlandırıp olumlu bir anlamla dünya literatüründe kullanıma sunuyordu. İsimlendirmeden çok daha önemlisi, bürokrasinin modern çağın ihtiyacı olan otorite anlayışındaki hayati rolüne de küresel farkındalık yaratıyordu.
Peki Weber’in “bürokratik sürece sahip rasyonel devletten” kastı neydi?
Weber’e göre genel olarak meşruluk iddiasına sahip iki otorite tipi vardı. (Konumuzla alakalı olmadığı için Weber’in üçüncü ayrımı olan ‘karizmatik otoriteyi’ bu yazıda görmezden geleceğim).
Birincisi ‘patrimonyal otorite’ydi. Patrimonyal yönetimde bütün devlet, hükümdarın şahsında vücut bulur. Bütün devlet hükümdarın uzantısıdır. Memurlar, halkın hizmetlisi değil majestelerinin hizmetlisidir. Weber bu mutlakiyetçiliğin en aşırı formunu ‘sultanism (padişahlık)’ diye de isimlendirir.
Patrimonyalizm, modern anlamda bir devlet idaresi şekli değil, aslında bir hükmetme tarzı. Bu yüzden bu otorite tarzına sadece devletlerde değil, feodal beylik, ağalık ve mafya örgütlerinde de rastlarız. Weber’in, ‘ezeli dünün otoritesi’ diye de bahsettiği bu kadim otorite tarzı, sosyal kimlik gruplaşmalarını, ekonomik eşitsizlikleri, sınıfsal hiyerarşiyi bilerek üretir ve korur. Bu gruplaşmalar üzerinden hükümdara sadık olacaklara yerel iktidar alanları (feodalite/ağalık) açar.
Patrimonyal otoritede dış politikadan ekonomiye, düşmandan dosta hemen her şey hükümdarın o günkü ihtiyacına, çıkarına ve hatta ruh haline göre değişebilir. Bu otorite düzeninde değişmez tek bir görev (lidere biat), değişmez tek bir suç (lese majeste yani krala hakaret suçu) vardır.
Weber’e göre ikinci otorite ise modern çağın gereği olan ‘rasyonel legal otorite’dir. Çerçevesini anayasa ve yasalardan alır. Patrimonyal otoritedeki gibi ‘fermanlardan (kararname)’ değil. Kamuda itaat makama ve yasal yetkiyedir, makam sahibinin şahsına ve sözlü talimatlarına değil. Kamu yetkilileri ‘anayasaya bağlılık’ yemini eder, bir şahsa bağlılık yemini değil.
İşte Weber’e göre yetkisini kurucu ilkelerden ve yasal çerçeveden alan gayri siyasi bürokrasi, rasyonel yasal otoriteyi ideale yakın şekilde yaşama geçirmenin tek yoludur. Yani Weber’e göre ancak rasyonel, tarafsız ve yetkin bürokrasi ile demokratik bir sistem ayakta tutulabilir. Çünkü, demokrasi, devamlılığa, istikrara, tarafsızlığa ve vatandaş eşitliğine ihtiyacı olan bir yönetimdir.
Yine vatandaş eşitliği, hükümdarın ve çoğunluğun kimliğinden düşüncesinden inancından kültüründen bağımsız olma hakkı nedeniyle çoğulculuğu açıktan yaşayacak modern toplumu bir arada ulus olarak tutabilecek tek şey de böylesi tarafsız bürokratik işleyişe sahip devlettir.
Weber’in legal rasyonel bir bürokrasiyi mümkün görmesinin nedeni, gözünün önünde somut bir örneği olmasıydı. Alman bürokrasisi…
Görece liyakate dayalı, kural ve ilkeler çerçevesinde hareket eden 19. Yüzyıl Prusya merkezi bürokrasisi, başarısı ve etkinliği ile 20. yüzyılda birçok modern bürokratik yapının da ilham kaynağı olacaktı.
Prusya bürokrasisinin amiral gemisi ise Posta İdaresi’ydi. O kadar başarılı bir organizasyondu ki hem Sovyet Bürokrasisinin oluşmasında Lenin’e hem de terakkiperver politika çağında (Progressive Era) kamu sektörünün oluşmasında Amerikan kapitalizmine ilham kaynağı olacaktı. Öyle ki Amerikan literatürü, terakkiperver dönemde, metro ve tren hatları gibi bazı büyük hizmetlerin şirketlerden alınarak kamu eliyle yapılması fikri başladığında bunu ‘kamulaştırma’ diye değil, Alman posta idaresine müsbet atıfla ‘postalizasyon’ diye isimlendirecekti. Bugün hala çoğu Amerikan şehrinde toplu taşımanın, Amerikan geleneğine aykırı olan özel sektör yerine ‘kamu kurumu’ tekelinde olması, erken 20. yüzyıl ‘postalizasyon’ sürecinin sonucudur.
Alman bürokrasisinin küresel etkisini, 20. Yüzyıl dünyasında “devletin” fiziksel görünümünde bile gözlemlememiz mümkün. ‘Saray’, ‘adliye sarayı’, ‘nazır köşkü’, ‘vali konağı’ türünden ihtişamdan itibar devşirme kompleksli süslü devlet binası anlayışına sahip patrimonyal otoritenin aksine; kurumun vereceği hizmeti en iyi, adil ve etkin şekilde verme amacına odaklı, fonksiyonel ve teknolojiye entegre tasarlanmış, basit, abartılı süslemeden kaçınan, minimalist bir mimariye sahip, inşasında çelik, cam, beton gibi endüstriyel materyal kullanılan, “yüksek modernizm” stiline uygun ‘kamu kurumu binası’ geleneğini de Alman bürokrasisi başlatacaktı.
Demokrasinin varlığı bağımsız bürokratik sürece bağlıdır
Sonuçta bütün otorite türlerinin memurlara ihtiyaç vardır. Yani demokrasinin, gerçek demokrasi olabilmesi için bir memur kadrosunun varlığı tek başına yeterli değildir. Bu yüzden Weberyan anlayışta “bürokrasi” sadece bir kurum ve personel sistemi değil, ondan daha fazla olarak bir değerler sistemidir.
Weber’e göre, vatandaşların özgürlük ve eşitlik güvencesine, ülkenin de geleceğin öngörülebilir olduğu bir istikrara kavuşabilmesi için bürokrasinin mutlaka sahip olması gereken karakter özellikleri vardı.
İlk olarak bürokrasi açık ve yasal bir hiyerarşiye sahip olmalıydı. Bu başarı veya başarısızlıktan kimin sorumlu olduğunun herkesçe hemen tespiti için çok önemlidir. Böylece örneğin bir kamusal ihmalin sonucu olarak bir kaza olduğunda kamuoyu da medya da anında sorumlusuna hesap sorabilir. Patrimonyal talimat düzeninde ise, alt düzeyde memurlar talimatı veren üst otoriteyi işaret edemeyeceği, talimatı veren de kendisine sadık memurları cezalandırmayacağı için genellikle hiçbir sorunda gerçek sorumlu tespit edilemez. Halkın galeyana geldiği kazalar ihmaller bile en fazla ‘inceleme veya soruşturma başlatılmıştır’ denilerek kolayca savsaklanabilir.
İkinci olarak bürokraside iş bölümü olur. Bu kamu hizmeti verilen alanda bilgi, deneyim ve çözüm potansiyeli birikimi oluşturur. Böylece sorunlara daha hızlı daha doğru çözüm bulma gücü, karmaşık sorunlarla baş edebilme yeteneği kazandırır. Yetkisi ve müdahalesi bütün kamu kurumlarına teşmil eden istihbarat, propaganda bakanlığı, danışman gibi tanımsız, keyfi, mistik odaklar olmaz.
Üçüncüsü her devlet işi mevzuata tabidir. Bürokraside sadece resmi olarak belirlenmiş yasa, tüzük ve yönetmelikler çerçevesinde hareket eder. Bu, bütün devlet işlerine standardizasyon, teklik ve adalet kazandırır. Memurlar örneğin, önceden ilan edilmiş genel şartları yerine getirmiş herkesin işini önceden ilan edilmiş süre, sıra ve usullerde yapmak zorundadır. Bu örneğin rüşvetçiliği zeminsiz bırakır. Böylece hem vatandaşlar hem de ekonomi devlet ile ilgili işlerinde gelece dair öngörülebilirliğe sahip olur. Bu da istikrara yol açar.
Dördüncüsü, kamu bürokrasisi özünde ve amelinde gayrişahsidir. Bu gayri şahsiliğin bürokrata/memura bakan yönü, “makam” ve “şahıs” ayırımıdır. Yani memurun yetkisi, makamında, koltuğunda oturduğunda ve fiziki olarak yetkilendirildiği bina veya sahada geçerlidir. Örneğin bir Osmanlı Paşası, askeri birliğinden çıkıp evine doğru giderken çarşı pazarda hala ‘paşa’dır. Hala ayrıcalıklı paşa muamelesi görür. Herkese uygulanan kurallar ona uygulanmaz. Ayrıcalığı ve önceliği vardır. Ama legal rasyonel otoritede, o paşa, yetkili olduğu kurum dışında herkes gibi vatandaştır. Trafikten sosyal ve hukuksal düzene kadar herkesin uymakla yükümlü olduğu kurallara o da tabidir.
Gayrişahsiliğin ikinci ve önemli yüzü ise kamusal hizmete dönüktür. Yani, devletteki bütün kurallar, hizmetler ve kararlar açıkça tanımlanmış objektif amaçlara tabidir. Bürokratın gayrişahsi doğası hepimize soğuk gelir ama bu “soğukluk” tasarım gereğidir. Hiçbir devlet işi herhangi bir dini inancın lehinde veya aleyhinde bir amaç taşımaz örneğin. Kamu hizmeti mutlak laik olmak zorundadır. Laikliğin olmadığı yerde ne hukuk ne eşitlik ne de demokrasi olur. Ayrıca, devlet işlerinde soy, etnik köken, ırk, renk, dil, kıyafet, sosyal grup gibi özellikler üzerinden mistifikasyon, kayırma veya ayrım yapılamaz. Bu anayasal kamu hizmetinin ve anayasal vatandaşlık kavramının açık ihlalidir. Yine, bürokrasi, siyasi olarak da kör olmak zorundadır. Devlet başkanını açıktan eleştiren bir muhalifin devlet dairesinde işleminin aksayacağı korkusu, devlet başkanı taraftarının ise öncelik ayrıcalık görme beklentisi olmaz.
Beşincisi kamu personel seçiminde ve kariyerinde liyakat esastır. Kamu hizmetinde görev alacak kişiler, söz konusu işi yapabilecek eğitim düzeyine sahip adaylar arasından, ekonomik, siyasi veya sosyal grup dayanışma etkilerine karşı korumalı şeffaf bir sınav organizasyonuyla objektif olarak seçilir. Kamu personeli seçiminde, soy, ırk, cinsiyet, din, mezhep, cemaat, tarikat gibi kimlik ve aidiyetlerin belirleyici olması, bürokrasiyi ‘legal devlet bürokrasisi’ olmaktan çıkarır. Devlet içi çeteleşmeler oluşur. Yine bu çerçevede kamu hizmet kariyerinde kıdem esastır. Yani kariyer hiyerarşisinde her göreve sadece bir alttaki görevde belli bir süre deneyim edinmişler atanabilir. Paraşütle torpille kimse müdür, genel müdür, daire başkanı yapılamaz.
Altıncısı ise kamu hizmetinde her türlü emir talimat ve iletişim mutlaka yazılı olarak ve yasal gerekçeli yapılmalıdır. Yazılı emir hem şeffaflık hem kurumsal hafıza yaratma ve hem de yasal sorumluluk için olmazsa olmazdır. Bir devlette sözlü telefonlu talimat telkin olmaz.
Weber’in çerçevesini çizdiği bu değerler, bürokrasiyi, rasyonel legal otoriteyi ayakta tutan güce dönüştürdü. Bürokrasi adeta devletin egosuydu. Ego’nun id ve süper ego arasında dengeleyici rolü oynaması gibi bürokrasi de siyasi irade (id) ile hukuk devleti (süper ego) arasında dengeyi sağlayan mekanizmaydı. Ego yok olduğunda süper ego’nun id üzerindeki yönlendirici gücü de yok olurdu.
Weber’e göre patrimonyal otorite toplumun çoğulculaştığı, ekonomilerin karmaşıklaştığı ve güvenliğin girift bir karakter kazandığı bir çağ için fazlasıyla kaprisli ve kifayetsiz bir yönetim tarzı olduğu için, bürokratik işleyişe dayalı legal devlet karşısında başarı şansı yoktu. Bu nedenle de patrimonyal otorite tarzını nesli tükenmekte olan bir yönetim tarzı olarak görüyordu. İlkinde haklıydı. İkincisinde, maatteessüf, yanılacaktı.
(NOT: Trump’ın Altın Çağı serisini son bir yazı ile bitireceğini söylemiştim. “Donald ne yapmak nereye varmak istemektedir?” sorusuna, tarihsel arka planı hatırlamadan yanıt aramanın eksik olacağı endişesiyle yazı uzadı. Devamını sonraki yazıya bırakmak zorunda kaldım. Hem dördüncü yazının gecikmesi hem de seriyi uzattığım için özür dilerim.)