
CEMAL TUNÇDEMİR
23 Ekim 2026
Avrupa’da erken Orta Çağ’ın “karanlık çağ” olarak anılmasının en önemli nedenlerinden biri resmi otorite dışında hiçbir haber ve bilgi kaynağının olmamasıydı.
Bilgilenme hakkı şiddetle bastırılıyor değildi. Tamamen gereksiz kılınmıştı. Bilgilenme hakkı, sadece bilgilenme isteğinin olduğu yerde söz konusu olabilir. Halk, bilmesi gereken her şeyin zaten resmî otorite (kilise ve kral) tarafından ona söylendiğine inanıyordu.
Haber ve bilgi üzerindeki resmi tekel, derebeylere ve din adamlarına, olağanüstü bir keyfilik, insanın en iptidai içgüdüleriyle hareket edebilme alanı açıyordu. Antik Yunancada ‘hane reisi’, ‘muhitin efendisi’ anlamına gelen ‘despot’ sözcüğünün, mülk sahibi olarak mülkleri üzerinde keyfince tasarrufta bulunma hakkı anlamında, feodal ağalar beyler lordlar için olumlu anlamda kullanıldığı bir dönemdi. İnsanlık, sonraki yüzyıllarda hane veya muhit reisinin, hane veya muhitteki insanların sahibi olmadığını kavrayacak olgunluğa erişince, despot sözcüğü, bizim ‘müstebit’in geçirdiği evrime benzer bir evrimle olumsuz bir tanıma dönüşecekti.
Bizdeki erken kaynaklarda da “istibdat”, Arapça kökeninde ‘müstakil hareket etmek’ anlamında özgürlük vurgusu yapan olumlu bir manada kullanılıyordu. Sonradan, istişaresiz başına buyruk keyfi hareket etme anlamında dini bir eleştiriye dönüştü. Tamamen negatif siyasi bir anlam kazanması ise Meşrutiyet döneminde olacaktı.
Erken Orta Çağ Avrupa’sında toplumun büyük çoğunluğu için yaşam 20’li yaşlarının sonunda diş iltihabından sona erebilen kısa ve zahmetli bir vetireydi. Gündüzleri kendilerinin bireysel varlığına dair en ufak bir bilgisi ve ilgisi olmayan feodal beye lahana yetiştirmekle meşgul olup, akşamları içeriyi ısıtmak için hayvanlarıyla paylaştıkları saman damlı, kerpiç evlerine dönüyorlardı. Bunun böyle olmaması gerektiğine dair hiçbir fikirleri yoktu. Bu sessiz sefalete tanrının murat ettiği ‘huzur’ ve ‘istikrar’ gözüyle bakıyorlardı.
Tek bir suç vardı o dünyada, efendiye hakaret suçu. Tek bir görev vardı o dünyada, efendiye sadakat. Tek bir dua vardı, Allah efendiyi başlarından eksik etmesin. Efendiyi üzmek, en büyük üzüntü kaynağıydı. Efendiyi mutlu etmek en büyük neşe kaynağıydı.
Tarlalarının ötesindeki dünyaya dair hiçbir bilgileri yoktu. Bilgiyi elinde tutan otoritenin izin verdiği kadarını biliyorlardı. Yerel otoritenin halkla herhangi bir bilgi paylaşmasının şeklinin ise, o dönemde köpeklerin besleniş şeklinden farkı yoktu. Yemekten arta kalan parçaları, yalvarması dayanılmaz raddeye gelince önüne atmak gibi…
Ta ki Akdeniz kıyılarındaki birkaç şehir devletinde yanan ışığa kadar sürdü bu karanlık. Denizci kentler, farklı uluslardan inançlardan insanlarla kentlerle ticaretten dolayı görece özgür, görece demokratik, görece çoğulcu, görece bilgili sosyopolitik iklime sahip olmaya başladılar.
Bu iklim, gemilerin ne getirdiğinde ne götürdüğüne meraklı, ticaret yollarındaki siyasi kulisleri öğrenmeye istekli bir orta sınıf oluşturdu.
Tarihte ilk kez haberdar olmak için para vermeye hazır bir normal vatandaş topluluğu oluşunca bu ihtiyaca cevap verecek bir meslek doğdu. 1556 yılında Venedik Cumhuriyetinde aylık yayınlanmaya başlanan bir yazılı bildirim, bu mesleğin ilk adımı oldu.
‘Notizie Scritte adlı bu el yazması bülten, gemilerin varışları, emtia fiyatları, ticaret yollarındaki askeri ve diplomatik hareketlilikler ile siyasi dedikodulardan ibaret bir mecmuaydı.
Roma Cumhuriyeti ve Atina demokrasisinden beri ilk kez haber, ruhban ve yönetici sınıfına mahsus bir sır olmaktan çıkıp kamusal bir meta haline geldi. O zamanlar Venediklilerin kullandığı metal paralardan birinin adı ‘gazetta’ydı. Söz konusu aylık resmi bültenin fiyatı ‘’1 gazetta’’ olduğu için Venedikliler sonraki yıllarda bu bülteni kısaca sadece fiyatıyla, ‘gazetta’ şeklinde anmaya başladı.
Venedik Cumhuriyeti, Akdeniz’in en büyük tedarik merkezi olduğu için buradaki haber bültenleri, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğunun içinde birçok yere de ulaşıyordu. Günümüzdeki Fransa’dan İspanya ve Almanya coğrafyalarına kadar geniş bir alanda insanlar, Venediklilerden öğrendikleri şekliyle bu haber bültenlerine ‘gazette’ demeye başladı.
Çok geçmeden Avrupa’nın farklı yerlerinde adının yanına ‘gazette’ eki ekleyen benzeri bültenler de yayınlanınca, Venedik parasının adı, insan uygarlığının gelişme sürecinde çok kritik rol oynayacak bir haberleşme aracının da adına dönüşecekti.
Başlangıçta el yazması olan ‘gazette’lere asıl gücünü kazandıracak şey ise, aynı yıllarda ortaya çıktığı matbaa ile buluşması oldu. Çoğu tarihçi, 1605 yılında Strasbourg’da yayına başlayacak ‘‘Relation aller Fürnemmen und gedenckwürdigen Historien (Bahsetmeye Değer ve Seçkin Bütün Hadiseler)’’ adlı haftalık yayını, matbu ilk gazete olarak görüyor.
Matbaanın icat yurdu olan Cermen toplumlar coğrafyası, doğal olarak matbaada basılan ilk gazetelerin de yurdu oldu. Daha 1650 yılında en az 30 Alman şehrinde özel gazeteler basılıyordu.
Protestan ve Katoliklerin cennetin gerçek sahibinin kim olduğu üzerine kanlı bir kavgayla Avrupa’yı cehenneme dönüştürdüğü 30 yıl savaşları, ‘propaganda’ amaçlı gazetelerin basımını teşvik edince gazete okurluğu daha da yaygınlaştı. Ancak gazetelerin, haberleri verirken maddi gerçeklerden toplumun haberdar olmasını sağlaması, Katolik ve Protestan savaşının ötesine geçerek yöneten yönetilen güç dengesini değiştirmeye başladı.
Bir gazetenin yayına başladığı her kasabada yerel zorba ile hazinesi arasındaki kadim ve müesses ilişki de geri dönülemez şekilde bozuluyor, toplumsal rızayı kaybeden örgütlü yağma, kendi ağırlığının altında çökmeye başlıyordu.
Yerel otoriteler, gazeteleri, rakip dini gruptan veya rakip prenslikten daha tehlikeli bir düşman olarak görmeye başladı. İnsanlar, muhitlerinde maruz kaldıkları kıtlığın tanrıya ve feodal beye karşı işledikleri günahlarından değil, lordların mahzenlerinde istif yapılmasından kaynaklandığını üç kuruşluk bir kâğıttan öğrendiklerinde, içlerinde dünyadaki hiçbir dini vaazın söndürmeye kâfi gelmeyeceği bir ışık yanıyordu.
Aynı dönemde, Kıta Avrupa’sının çoğunda ‘Katolik Kilisesinin bekası’, ‘Protestan kilisenin bekası’, ‘prensliğin bekası’ veya ‘krallığın bekası’ gibi kutsal maskeli gerekçelerle gazetelere yayın izni şartı getirmeye başladılar. Buradaki ‘izin’ kelimesi, lafzi anlamının aksine, topluma bir şeyleri saklamaya çalıştığını belli etmeden, beğenmedikleri haberleri yapan gazeteleri sansürlemek veya kapatmayı amaçlıyordu.
17’nci Yüzyıl ortasında başlayan bu sansür trendinin aksine matbaacıların ne basacağıyla ilgilenmeyen tek devlet olan Hollanda Cumhuriyeti, aykırı düşünen bütün Avrupalılar için matbuat sığınağı haline gelecekti.
Fakat Hollanda’nın bu parıltısı çok sürmeyecekti. Siyasal otoritenin laiklikten uzaklaşıp, çoğunluğun mezhebi olan Kalvinistler teokratik bir hükümranlık kurmaya başladıkça Hollanda’nın altın çağı duraklamaya ve nihayetinde çöküşe geçecekti.
Hollanda’nın yerini 1695 yılında matbuat ile alakalı her türlü yayın izni yasasını ve dolaylı sansürü kaldıran İngiltere aldı. Basım yayın özgürlüğü, kıtanın kuzey batı ucundaki bu izole ada ülkesini çok kısa sürede Avrupa matbuatının gelişim merkezi haline getirecekti. Dünyanın ilk günlük gazetesi Londra’da 1702 yılında yayına başlayan ‘Daily Courant’ adlı gazete olacaktı.
İngiltere’nin matbuat özgürlüğünün yol açtığı zengin içerik üretiminin, İngilizceyi dünyanın diline dönüştüreceğini, eğitimli İngilizlerin bile Fransızca veya Latince’yi tercih ettiği o günlerde kimse düşünemezdi.
Bugün uluslararası iletişimde ‘haber’ anlamında kullanılan ‘news’, İngilizce’de ‘yenilikler’, ‘yeni gelişmeler’ anlamına geliyor. Almanlar, belki de ilk gazetelerin tamamı sadece bir olay olduğunda yayımlandığından, gazete için, ‘vukuat’ anlamındaki ‘zitunge’den evrilmiş ‘zeitung’ sözcüğünü kullanmaya başladı. İspanyollar gazeteye düzenli yayına atıfla ‘periodico’ veya daha sonra günlük gazeteler başladığında ‘diario (günlük)’ terimlerini kullanmaya başladı. Fransızlar ise yine ‘günlük kayıt’ anlamında ‘journal’ sözcüğünü kullandı.
‘Newspaper’ sözcüğü İngilizce’de ilk kez 17’nci yüzyıl sonunda kullanıldı. Bu arada, “NEWSPAPER” sözcüğünün “North, East, West, South, Past, Present Every Report” ifadesinin baş harfleriyle oluşturulduğu iddiası modern zamanda ortaya çıkmış bir şehir efsanesi. Basitçe ‘yeni haberlerin basılı olduğu kâğıt’ anlamında kullanılıyordu.
Günümüzde uluslararası iletişimde gazeteciliğin genel adı olarak kullanılan ‘journalism’ isimlendirmesi ilk kez Fransa’da 1833 yılında literatüre girecekti.
Amerikan kültüründe ise gazeteciliğin genel adı olarak, 1700’lerin ikinci yarısından televizyonun üstünlüğünü kurduğu yıllara kadar, gazetelerin matbaada basımına atıfla ‘press (basın / matbuat)’ ifadesi kullanılacaktı.
20’nci yüzyılın ortalarından itibaren radyo ve televizyon gazeteciliğinin de etkin olmasıyla kullanımı yaygınlaşacak ‘medya’ nitelemesine kadar. ‘’İletişim ortamı’ anlamındaki ‘medyum’ sözcüğünün çoğul hali olan ‘medya’ nitelemesini popülerleştiren ise 1970’lerin başında ABD Başkanı Richard Nixon olacaktı. Amerikan kamuoyunda pozitif bir yeri olan ve anayasal korumaya sahip ‘press (basın)’ yerine negatif bir anlam yükleyerek ‘medya’ sözcüğü kullanıyordu Nixon. “Ben ‘press’e karşı değilim, medyaya karşıyım” izlenimi vermek için… Günümüzde Trump’ın, gazeteciliğin tamamını ‘fake news’ olarak isimlendirerek, aslında gazeteciliğin kendisine değil, yalan haberciliğe karşı olduğu algısı yaratmaya çalışması gibi. Trump’a göre, kendi sözleri dışındaki her söz, her açıklama, her bilgi yalan haber.
Gazeteler, farklı ve aykırı sesleri, düşünceleri sıradan halkın gündemine taşıyarak, aydınlanma devrimine önemli bir katkı yaptılar. “İfade özgürlüğü” ve “basın özgürlüğü” aydınlanmanın en ortak, en dönüştürücü iddiası haline geldi.
Başlangıçtaki ‘gazetta’ adlandırması ise 19’uncu yüzyıldan itibaren daha çok sadece devletlerin günlük mevzuat ve kararlarının yayımlandığı resmi bültenler için kullanılan bir terime evrildi ve özel gazetelerin adı olarak kullanmadaki yaygınlığı azaldı. Bugün sadece aralarında Türkçe’nin de olduğu birkaç dilde hala ‘habercilik’ eylem ve mesleğinin genel adı olarak kullanılmaya devam ediyor.
Periodico’nun Osmanlı Türkçesindeki karşılığı ‘mevkute’ ve ‘journal’ın karşılığı ise ‘ceride’ydi.
Nitekim 11 Kasım 1831’de yayınlanmaya başlayan ilk Türk gazetesi Takvîm-i Vekâyi, 10 yıl sonra yayıma başlayan ikincisi ise Ceride-i Havadis adını taşıyordu. Havadis, hadise (olay) kelimesinin çoğuludur.
Batı dünyasının neredeyse tamamında gazetecilik özel girişim olarak başlamıştı. Bizim tarihimizdeki ilk iki gazete de devlet gazetesiydi. Bundan dolayı da resmî açıklama neyse ona yegâne gerçek muamelesi yapıyordular. Örneğin Takvim-i Vekayi, Mısır Valisi Kavalalı Paşa’nın, Kütahya’ya kadar ilerleyişi sırasında Osmanlı ordusuna yaşattığı bozgunlara hiç yer vermemiş, okurlar, sadece Padişahın Mısır konusunda yaptığı açıklama nedeniyle Mısır ile bir anlaşmazlık yaşandığından, yine Padişahın resmî açıklamasında bahsedildiği kadarıyla haberdar olmuştu.
Osmanlı yönetimi, modern zamanda da insanların hala devlet tekeli ve baskısıyla resmi yalana inandırabileceği yanılgısını yaşayan ilk yönetim değildi, son da olmayacaktı. Tıpkı devlet yönetiminde gazeteciliğin mümkün olamayacağını tecrübe edecek ilk ve son yönetim olmadıkları gibi. Çünkü gazetecilik, sadece gerçek arayışının emrinde olduğunda var olabilen bir eylemdir.
Nitekim, gazetecilik tarihi boyunca hem hükümetin propaganda aracı olup hem de kendi gelirini gerçek satıştan kendisi temin edebilen tek bir gazete örneği bile yok. ABD’nin kurucu babalarından Thomas Jefferson’un Virginia eyaleti üzerine notlarında söylediği gibi, “Sadece yalanın ayakta kalmak için devlet desteğine ihtiyacı olur. Doğru kendi başına da yaşayabilir.”
Padişahlık rejiminde bile gazetecilik üzerindeki devlet tekeli daha fazla ayakta kalamadı ve ilk özel gazetemiz Tercüman-ı Ahval, 166 yıl önce bu hafta, 21 Ekim 1860 günü baskıya girdi. Her ikisi de bir süre Fransa’da yaşayan iki kalem erbabı Agâh Efendi ve İbrahim Şinasi tarafından kurulan gazete, halkın düşüncelerinin ve halinin muktedirlere tercümanı olmayı amaçladığı için bu ismi seçmişti. ‘Haber’ kelimesinin bugünkü teknik gazetecilik terimi halinde ilk kez kullanımının da devlet gazeteleri ile değil ilk bağımsız gazete ile yaşamamıza girmesi tesadüf değil.
İlk özel gazetemiz, gerçekten haber vermeye çalıştığı için, ilk devlet sansürün de kurbanı oldu. Gazete, daha bir yaşına girmeden eğitim sistemi ile ilgili bir eleştiri yazısı nedeniyle iki hafta kapatılacaktı.
Şinasi, 1862 yılında ayrılarak Tasvir-i Efkâr gazetesini kurdu. Adından da anlaşılacağı üzere sadece haber içermiyordu. Ahaliyi, kendi şartları üzerine düşünmeye ve tartışmaya da davet ediyordu. Namık Kemal ve Ebuzziya Tevfik gibi isimlerin de yazdığı bu gazetedeki kimi hiciv ve yazılar Saray’ı rahatsız edince, Şinasi, geçimini temin ettiği Meclis memuriyetinden kovuldu. 1864 yılında da basına birçok yeni kısıtlama getiren Matbuat Nizamnamesinden sonra 1865 yılında ülkeden ayrılarak Paris’e gitmek zorunda kaldı.
İlk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval, henüz 6 yaşında devlet baskısı ve maddi zorluklar nedeniyle 1866’da kapandı. Gazeteyi kuran iki kişiden biri olan Agah Efendi bir yıl sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Namık Kemal, Ziya Bey, Ali Suavi gibi kalem erbabının da kaçmasından sonra Avrupa’da ‘İttihat’, ‘Hürriyet’, ‘Muhbir’, Ulûm gibi adlarla birçok Türkçe gazete yayınlanmaya başladı. Bu ilk sansür döneminin mimarı Sadrazam Ali Paşa’nın 1871’de ölümünden sonra görece özgür bir basın ortamı oluşsa da birkaç yıl sonra çok daha ağır ve uzun bir sansür dönemi başlayacaktı.
Muhbirlik ve muhabirlik kavşağında gazeteciliğimiz
Osmanlılar, her ne kadar ‘ceride’ diye bir karşılık bulsalar da bir şekilde ‘journal’ kelimesi de dönemin uluslararası dili olan Fransızcanın etkisindeki Osmanlı elitlerinin sohbet ve metinlerde kullanıldıkça Türkçe’ye yerleşmişti.
Gazeteciliğimizin, doğasının aksine devlet eliyle başlamasının etkisiyle, ‘journal (gazete/günlük)’ kavramı, bizim dilimizde gazeteciliğin temel amacının tam zıddı bir eylemin adı da olacaktı. İkinci Abdulhamit’in kurduğu hafiye teşkilatının mensupları, saraya gönderdikleri günlük ihbar pusulalarına ‘jurnal’ ismi verince, ‘jurnalleme’ deyimi doğacaktı.
Devletin bütçesinin nerelere nasıl harcandığı, devlet yöneticilerinin niyetleri ve eylemleri hakkında vatandaşı haberdar etmesi için doğmuş bir mesleğin (jurnalizm) adı, bizim dilimize, vatandaşın devlet yöneticileri hakkındaki eleştirilerini saraya ihbar eden işin de (jurnalcılık) adı oldu.
Sosyopolitik kültürümüz, bu iki zıt amaçlı mesleğin işini ‘‘haber’’ ve ‘’ihbar’’ şeklinde aynı kökten gelen iki sözcükle, işçilerini ise yine aynı kökten doğan muhabir ve muhbir kelimeleriyle tercüme edecekti.
İstibdat dönemi boyunca toplum adına devlet işlerini denetlemekte ısrar eden bütün gazeteciler kapatma, sansür, sürgün veya hapis gibi bedeller ödemek zorunda bırakıldı. Toplumun gözü kulağı ağzı (muhabir) olmak yerine muktedirin gözü kulağı ve ağzı (muhbir) olmayı tercih eden gazetecilere ise devlet gücünün imkanlarından yolsuzca yararlanma olanağı tanındı. Hazine-i Hassa’dan ve Ceb-i Hümayundan muhbir gazetecilere maaşlar bağlandı, gazete ve dergilere para yardımı yapıldı.
Yasal olarak yayınlanan gazetelerin tamamı, sultanın sağlığı, işleri ve ülkenin durumu hakkında güzellemeler yapıp, sultanın düşmanlarını, sultana yönelik her eleştiriyi saraya ihbar eden haberler yapıyorlardı. Gazeteler baskıya girmeden önce içerikleri sansürcüler tarafından okunuyordu. Hiçbir şekilde kullanılamayacak kelimeler vardı. Hürriyet, müsavat (eşitlik), anayasa, cumhuriyet ve hatta Padişahın büyük burnunu akıllara getireceği iddiasıyla ‘burun’ bunlardan birkaçı.
Bu sansür çabası çok trajikomik müdahalelere yol açıyordu. Örneğin, kendilerinin de saraydan yardım aldıklarını itiraf eden Servet-i Fünûn dergisinin kurucusu Ahmet İhsan Tokgöz’ün anılarından öğrendiğimize göre, sarayın sansür başı Kara Kemal Bey (İttihatçı Kara kemal değil), Avrupa’nın teknik buluşlarına, keşiflerine ilişkin gazete yazılarının başına bile “padişahımızın inayet ve tensipleriyle” türünden sözler eklettiriyordu.
İki hafta sonra 11 Kasım 2026 günü 195’inci yaşına girecek olmasına rağmen ulusal gazeteciliğimizin bütün tarihi, işte bu çocukluk hastalığı yüzünden, mesleği, ‘jurnalist’e (muhabir) dönüştürmeye çalışan ruhla ‘jurnalcı’ya (muhbir) dönüştürmeye çalışan ruhun çatışma alanı olageldi.
Basın özgürlüğü, gazetecinin değil halkın ekmeğinin kavgası
Jurnalist (haberci), yazdığı her haber doğru olmasa bile, özgür şekilde yazabiliyorsa, demokrasiye, şeffaflığa, vatandaşın devletten hesap sorabildiği bir düzene, hukukun üstünlüğüne, halkın çıkarlarına, genel refah artışına ve özgürleşmeye neden olur. Jurnalci ise, yazdığı her haber yanlış olmasa bile, otoriterliğe, devletin vatandaştan hesap sorduğu düzene, muktedir olanın çıkarlarına, üstünlerin hukukuna, yolsuzluğa, genel yoksulluğa ve köleleşmeye yol açar.
Bugüne kadar dünyanın her yerinde yapılan sayısız ekonomik, akademik, sosyal ve politik araştırma da hep aynı gerçeği hatırlatıyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği’nin 2026 basın özgürlüğü endeksinin ilk 20 sırasında yer alan ülkelerin, dünyanın gelir eşitsizliği en az, yolsuzluğu en az ve toplumsal refahı en yüksek ülkeler arasında olması tesadüf değil. Basın özgürlüğü endeksinin en altındaki ülkelerin toplumsal refahı en düşük, gelir eşitsizliği ve yolsuzluğun en yüksek olduğu ülkeler olmasının tesadüf olmaması gibi…
Gazeteciliğin mümkün olduğu yerlerde kamu idaresi ve politik iktidar daha dikkatli olmaya mecbur oluyor bu da yolsuzluğu, israfı, kötü kararları azaltıyor. İskandinav ülkelerinde memurlar ve üst düzey devlet yetkilileri dünyanın geri kalanından daha etik insanlar olduğu için bu ülkelerde yolsuzluk daha az değil, gazeteciler nedeniyle, topluma ifşa olma riskleri çok yüksek olduğu için daha az yolsuzluk var.
Gazeteciliğin varlığı toplumun yaşam kalitesinde öyle bir fark yaratıyor ki, aynı ülkede bilgilenme hakkını kullananların yaşadığı yer ile bilgilenme hakkını kullanmayanların yaşadığı yer bile devletten farklı muamele görebilir.
Örneğin, 1930’larda Büyük Buhran’a karşı önlem kapsamında Federal Acil Yardım İdaresinin, radyosu olan şehirlere daha çok yardım yaptığı ortaya çıkacaktı. Çünkü daha haberdar, daha irtibatlı ve daha talepkâr insanlar yaşıyordu buralarda.
Nobel ödüllü Hindistanlı ekonomist Amartya Sen, 1981 yılında kaleme aldığı, Çin’in 1960’ların ortasında yaşadığı ve milyonların açlıktan ölümüne yol açan büyük kıtlığın benzerinin Hindistan’da neden yaşanmayacağını açıkladığı makalesinde, en önemli nedeni, Hindistan’da gazeteler varlığı olarak belirleyecekti. Amartya Sen, gazetelerin geniş yığınların haberdar olmasını, haberdar bir kitlenin varlığının ise Hint hükümetinin, Çin yönetimi gibi davranmaktan alıkoyduğunu savunuyordu.
London School of Economics ekonomistleri Timothy Besley ve Robin Burgess, 2000 yılında “Hükümetin sorunlara duyarlılığının politik ekonomisi” başlığıyla yayımladıkları araştırmada, bu görüşe destek verdiler. 1958’den 1992’ye kadar geçen sürede Hindistan’ın 16 eyaletinde meydana gelen kuraklık, kıtlık ve afetlere Hint hükümetinin nasıl yaklaştığını incelediklerinde, istisnasız her defasında, gazete okurluğunun yüksek olduğu yerlere daha hızlı ve daha fazla yardım götürüldüğünü tespit ettiler.
Besley ve Burgess’in araştırmasındaki bir diğer ilginç bulgu ise, yerel gazetelerin daha fazla okunduğu yerlere, Hindi veya İngilizce yayın yapan ulusal gazetelerin daha çok okunduğu yerlerden bile daha hızlı ve daha fazla yardım ulaştırılmış olduğuydu. Mahalli gazeteler doğaları gereği, ulusal partizan politik retoriklerden daha çok, gerçek isimler üzerinden gerçek sorunların gündeme geldiği mecralar olduğu için.
Benzeri bir tablo ABD’de karşımıza çıkıyor. Günümüzde ABD’de yerel medyası hala güçlü eyalet ve şehirlerin hepsi, ‘swing’ yani körü körüne partizan olmayan ekonomik olarak işine gelen partiyi seçen yerler olarak siyasetin gözde yerleri olmaya devam ediyor. Scientific American dergisinde 2019’da yayınlanan bir araştırma, Amerikan siyasi literatüründe ‘split tickets’ denen ve örneğin eyaletin valisi ve eyaletin başkanlık seçiminin farklı partilerden olduğu ya da meclisin bir partide senatonun diğer partide olduğu parçalı siyasi dengelerin, genelde yerel medyası güçlü yerlerde söz konusu olduğunu belirliyordu. Haberdar insanlar, bir parti için ‘çantada keklik’ olmayı daha çok reddediyordu.
Yerel medyasını kaybetmiş, sadece ulusal medyadaki ‘kültür savaşı’ ve soyut partizan kutuplaşma tartışmalarına odaklanan yerler ise, siyaset için ‘çantada keklik yığınlar olarak’, ekonomik paylaşımdan en az payı alan yerler. Ölümüne destekledikleri parti kazandığında bile durumlarında iyileşme olmuyor.
Oy verme ve seçime katılım oranının oldukça azaldığı ABD’de hala Hispanik toplumun en yüksek katılıma sahip sosyal kesim olmasının nedenlerini merak eden sosyal araştırmaların vardığı sonuç da “gazetecilik sayesinde”, olacaktı.
Hispanik toplumun çoğu hala yerel Hispanik medyayı takip ettikleri için şehirlerinin adayı kim, ne vaat ediyor konusunda, komşularından çok daha bilgili oluyorlar. Haberdar olma, daha aktif bir vatandaşlık katılımına yol açıyor.
Yine, son 40 yılda gelir eşitsizliğinin muazzam bir hızla büyümeye başlamasıyla medyanın ekonomik yapısının değişimi arasında bağ kuran çok sayıda araştırma da var.
1953 yılında ABD’deki 1785 günlük gazetenin 1300’ü gazeteci ailelerin sahip olduğu gazetelerdi. Gazetenin sahibi de gazetenin satıldığı aynı yerde yaşıyordu. Yaşadığı toplumun sorunlarına daha duyarlı oluyordu. 1970’lerin başında metropollerdeki bazı gazetecilik şirketleri holdingleşmeye başladılar. Büyük balıklar küçük balıkları yutmaya başladı. 1988’e gelindiğinde bütün Amerikan gazeteciliğinin çoğuna artık 12 şirket hükmediyordu.
Gazetelerin, gazeteci aileler veya sadece gazetecilik yapan şirketler yerine, piyasada işlem gören veya devletten kamu ihaleleri alan şirketlerin eline düşmesi, editoryal bağımsızlığı eritti.
2000’li yıllarda özel yatırım sermayeleri, habercilik şirketlerinin çoğunluk hisselerini satın almaya başladı. Artık günlük hisse işlemleri için gazetenin kârda görünmesi tek amaç haline geldi. Son 15 yılda Amerikan medyasında benzeri şirketlerin elindeki haber kurumlarında büyük bir editör ve muhabir tasfiyesi yaşandı. Bugün Amerikan medyasında, 2005’teki muhabir sayısından yüzde 65 daha az muhabir çalışıyor.
Gazeteciler işsiz kaldığında ekmeğinden olan gazeteci değil, halktır. Bugün ABD, tarihinin en büyük kamu yolsuzluklarına ve israflarına sahne oluyor. Bir avuç insan, haksız şekilde tarihin en büyük servetlerine sahip hale geliyor. Sağlık hizmeti, özel sigortası olmayan herkes için muazzam pahalı hale gelmiş durumda. Orta sınıf bile aylık temel faturalarını ödemekte güçlük çeker hale geliyor. Ama ülke bütün bunlar yerine, trans atletlerin kadın sporlarında mücadele etmesi türünden gerçekte neredeyse var olmayan “sorunları” tartışıyor. Ülke genelinde eyalet kongreleri ve belediye meclislerinde sadece 2025 yılında trans sporcuların kadın sporlarında yarışmasını engelleyen 745 yasa geçirildi. Ülke genelinde sadece birkaç profesyonel trans sporcu varken ve bu on yıllardır var olan bir şeyken, son birkaç yıldır yönetimin ve hükümet yanlısı medyanın gündemindeki en ana konulardan biri bu.
“Gazeteci halkın savcısıdır, hükümetin avukatı değil”
‘İfade ve haberleşme özgürlüğü’ kavramı 20nci yüzyılda o kadar entelektüalize edildi ki, sıradan insanlar, yoksullar bunun halkın en büyük gücü olduğunu, kendi ekmek kavgaları olduğunu unuttu. Geniş halk yığınları, ifade ve basın özgürlüğünü, sadece gazetecileri ilgilendiren entelektüel veya marjinal bir kapris sanıyor.
Oysaki basın özgürlüğü sadece gazetecileri ilgilendiren soyut bir erdem değil. Topluma ait, bir çekiç kadar somut bir savunma aracıdır. Yoksulun ve sıradan halkın, ceplerine ekmeklerine uzanan ellerin parmaklarını kırdığı bir savunma aracı. Jim Crow döneminin efsanevi siyahi gazetecilerinden Levi Jenkins Coppin, “gazeteci halkın savcısıdır, hükumetin avukatı değil” derken bu gerçeğe dikkat çekiyordu.
Çünkü insanların haberdar olup da bilgili hale geldiği yerde, yolsuzluk ve yoksullukla ilgili çok temel bir yanılgıya farkındalık yükselir.
Yolsuzluk, belli bir siyasi çizgideki veya kötü niyetli çıkarcı devlet yetkilileri olduğu için yaygınlaşan bir hastalık değil. Yolsuzluk, ifşa olma korkusunun ortadan kalkmasının yaygınlaştırdığı bir hastalıktır.
Yoksulluk, parasızlıktan veya et, ekmek, patates kıtlığından kaynaklanan bir şey de değildir. Yoksulluk, bilgi ve haber ambargosunun neden olduğu güç yoksunluğudur. Habersizliğin neden olduğu karanlık, bir avuç organize hırsıza milyonlarca insanı kolayca soyma imkânı verir.
Bir ülkede yolsuzluk ve yoksulluk devasa mucizelerle, görkemli yasalarla, büyük bir devlet adamının ortaya çıkıp bunları yasaklamasıyla kurutulamaz. Bir grup inatçı gazetecinin toplumu gerçeklerden, ona karşı işlenen suçlardan haberdar etme ısrarı ile adım adım kurutulur. Bu ilerleme, basın özgürlüğü nedeniyle her kafadan bir sesin çıktığı gürültülü, kaotik ve kavgacı bir ortama yol açabilir. Fakat her halükârda habersizliğin neden olduğu sessiz sefalet istikrarından iyidir.