
CEMAL TUNÇDEMİR
11 Ekim 2026
Fransa, dünya kamuoyunu yine ikiye bölmeyi başardı. Şimdi yarımız “Bu Fransızların derdi ne?” sorusuna yanıt arıyor, diğer yarımız ise, “Bu Fransızların derdinden dünyaya ne?” sorusuna…
Bir kısmımız niye her birkaç yılda bir sokaklara döküldüklerini anlamaya çalışıyor, bir kısmımız Dünyanın Paris sokaklarının haliyle niye bu kadar ilgilendiğini…
Mutfağı ve lezzetleri dünyaca ünlü. Dünya ortalamasının üstünde bir sağlıklı beslenme imkânı ve alışkanlığı yaygın. Fast food yerine yavaş ve kaliteli yemek yaygın. Dünyanın en güzel şarapları üretilip tüketiliyor.
Modanın merkez ülkelerinden biri.
Sağlık sistemi, diğer çoğu ülkenin yurttaşlarının imreneceği düzeyde. Dünya Sağlık Örgütüne göre dünyanın en iyileri arasında.
Eğitim büyük ölçüde bedava. Koşturmaca yerine aylak yaşam daha baskın. Çalışma süresi haftada maksimum 35 saat. Çalışanların yıllık izni 6 hafta. Ücretli doğum izni var.
İşsizler, yoksullar ve diğer ihtiyaç sahipleri için de dünyanın çoğundan başarılı bir sosyal güvenlik sistemi var. Günlük yaşam, Avrupa’nın geri kalanına göre daha pahalı değil. Ülkedeki ortalama yaşam maliyeti, örneğin İngiltere’dekinden yüzde 24 daha az.
Dünyanın en fazla turist çeken ülkesi. İklimi Avrupa’nın çoğu yerine göre ılıman.
Elbette, klişeyi de vurgulamazsak olmaz, yüzlerce peynir çeşidine sahip.
Ama Fransa, Fransızlar için sonu gelmez bir ‘Sefiller’ romanı gibi… Bitmeyen bir arayış… Giderilemeyen bir tatminsizlik… Sonu gelmez protestolar ve grevler… Son 20 yılda daha sıklaşan isyanlar, öğrenci ayaklanmaları, işçi grevleri, çiftçi barikatları…
Ülkenin havası sürekli, bir kıvılcıma bakan protesto gazıyla dolu bir tank gibi. Bugünlerde Fransa’yı saran öğrenci protestolarında olduğu gibi.
21 Eylül günü Paris’in güney banliyölerinden Creteil’deki bir lisede öğretmenlerin personel ve araç gereç eksikliğini protesto için başlattığı greve, ‘bizsiz olmaz’ diyerek öğrencileri de katıldı. Okulun ihtiyaçları karşılanınca da bu son derece lokal eylem sona erdi. Ama yangını başlatacak kıvılcım çakılmıştı bir kez. Ülkenin 45 şehrinde yüzlerce okula yayıldı, her gün yüz binlerce kişi sokaklara dökülüyor ve hala hız kesmiş değil.
Fransızların protesto ve isyan kültürünün kendisi de hayatın kendisi kadar karmaşık aslında. O yüzden herkes farklı açılardan farklı bir sebebe odaklanıyor.
Kimine göre ulusal psikolojinin bir yansıması kimine göre tarihsel deneyimin…
Trumpian zihne göre her yerde olduğu gibi burada da sorunun kaynağı göçmenler… Müslüman göçmenler tam söylemek gerekirse…
Politik bilimcilere göre ise, en önemli neden, bir kişinin egosu için oluşturulmuş tuhaf başkanlık sistemi…
Fransa’da olan biteni tek bir izaha bağlamak, görme engellilerin fili tarif çabasına benzeyebilir.
Ama bu varsayılan sebeplerin konuşmaya değer yönlerini bir araya getirebilirsek, Fransızların derdini anlama konusunda görece sağlıklı bir perspektif kazanmamız mümkün olabilir.
“Liberté, Égalité, Morosité”
Fransa, özellikle de bu yüzyılda Gallup’un küresel karamsarlık anketlerindeki yeri ile herkesin dikkatini çekiyor. Öyle ki Gallup’un bazı yıllardaki endeksinde, Fransızların, sonraki yıl için, Irak ve Afganistan halkından bile daha fazla karamsar olduğu ortaya çıkmıştı.
Mutluluk ve ekonomi ilişkisi üzerine uzmanlığıyla bilinen Sorbonne Üniversitesi ekonomi profesörü Claudia Senik, 2013 yılında yayımladığı “Fransızların Mutsuzluğu Bilmecesi” başlıklı ünlü makalesi ile bu konuya dikkat çekenlerin başında geliyor. Senik, makalesi hakkında verdiği bir röportajda şöyle diyor:
“Fransızların, yaşam standartlarına, hayat tarzlarına, ömür sürelerinin uzunluğuna ve refahlarına rağmen 1970’lerden beri Avrupa’nın diğer ülkelerinden daha az mutlu, tahmin edebileceğinizden çok daha az mutlu olduğunu keşfettiğimde çok şaşırmıştım. Bu, şartların ortaya çıkardığı bir sorun değil bir kültür sorunu. Duygu ve düşüncelerinin neden olduğu bir mutsuzluk.”
Makalesinde, “Fransızlar, yaşam kalitesi, özgürlükler ve Fransız Devrimine yön veren birçok değer konusunda yüksek beklentilere sahipler ve bu beklenti de tatmin eşiğini oldukça yükseltiyor.” diye yazan Profesör Senik’in, en ilginç tespitlerinden biri de Fransızların, bu mutsuzluklarını, Fransa dışında yaşamaya gittiklerinde de beraberlerinde götürmesi. Fransız göçmenler, dünyanın diyemesek de en azından Avrupa’nın en mutsuz göçmen grubunu oluşturuyor. “Fransa değil, Fransız olmak insanları mutsuz ediyor” diye yazıyor Senik.
Financial Times’ta yayınlanan bir makalesindeyse Senik, Fransa’ya yerleşen göçmenleri örnek gösteriyor:
“Eğer Fransa’daki şartlar ve ekonomi mutsuzluğun kaynağı olsaydı, Fransa’ya yerleşen göçmenlerin de Avrupa’nın diğer ülkelerine yerleşen göçmenlerden daha az mutsuz olması gerekirdi. Ama bu da söz konusu bile değil”.
Senik’in araştırmasının ortaya çıkardığı tablo Le Monde gazetesine, “Liberté, Égalité, Morosité (Özgürlük, Eşitlik, Kasvet)” başlığıyla üç sayfalık bir habere konu olmuştu.
“Hepsi Voltaire’in suçu”
Fransızların karamsarlığı ve tatminsizliğinin, Fransız aydınların toplumsal psikolojiyi şekillendirmesinin sonucu olduğunu düşünen de çok. Kökleri ise yüzlerce yıl öncesine kadar uzanıyor.
Hatta, “şüphe duyuyorum, öyleyse düşünüyorum, öyleyse varım” diyen Descartes’ın şüpheci rasyonalizmine veya Voltaire’in ‘her şeyin iyi tarafını görmeye çalışanları acımasızca aşağıladığı’ Candide’ine kadar götüren bile var. Fransız düşünce adamı Monique Canto-Sperber, Ekonomist dergisine verdiği demeçte, “çok fazla umutlu olanları nayif görüyoruz” diyor. Ekonomist’in aktardığına göre bir Fransız dergisi, karamsar ve kötümser bakışın tarihsel izini sürdüğü dosyasında, “Hepsi Voltaire’in suçu” sonucuna varmıştı.
Halen devam eden Beşinci Cumhuriyetin kurucu devlet başkanı Charles de Gaulle’e göre ise Fransızlar, iki büyük hezimetin, 1815’te Waterloo’da İngilizlere, 1870’teki Sedan Savaşında ise Prusya’ya yenilmenin, aşağılanmışlık duygusundan bir türlü kurtulamadığı için böyleler. Bazıları ise buna İkinci Dünya Savaşında Nazilere kolayca teslim olmanın aşağılanmışlığını da ekliyor.
Ekonomi Profesörü Senik’e göre de kendilerini, diğer uluslardan farklı ve ayrıcalıklı gören Fransızlar, öncü değil de sıradan bir Avrupa ülkesi olmayı hazmedemiyor bir türlü. Bu da sahip oldukları yaşam nimetlerinden bile mutlu olmalarını engelliyor.
Devrim rüyasının 1814’te Waterloo’da sona ermesinden sonra, neşeyi aşağılayan mısralarıyla Baudelaire’den Chopin’e uzanan Romantik akım, ülkenin yüksek düşüncesine nostaljik ve mütereddit bir melankoliyi aşılayacaktı. Dönemin önde gelen romantiklerinden Chateaubriand, zamane gençlerine musallat olan derin melankoli, can sıkıntısı ve hayal kırıklığını, “mal du siècle (zamane hastalığı)” veya “dünya yorgunluğu” şeklinde ifade edecekti.
Romantik sefalet zamanla bir tür derin zevk gibi görüldü. Victor Hugo’nun Sefiller romanındaki ifadesiyle “melankoli, hüznün verdiği mutluluk”tu.
20’nci Yüzyılın ortalarında, Camus, Sartre gibi isimlerdeki can sıkıntısı ise nostaljiden çok varoluş hakkındaki bulantıyla ilgiliydi. Bu döneme ruhunu veren kavram ise ‘ennui’ydi. İngilizce’de ‘annoy’a evrilmiş Latince kaynaktan gelen ‘ennui’, insanın yeknesak varoluşunda veya sosyal çevresinde heyecan, ilgi veya anlam eksikliğinden kaynaklanan halsizlik, yorgunluk ve tatminsizlik hissini ifade ediyordu.
Günümüzde bu Fransız sefaletinin verildiği yeni formun en güçlü temsilcisi ise Michel Houellebecq. Derinden hayalkırıklığı yaşamış, mütemadiyen sefil ve anlamsız hayatların sahibi karakterler yaratıyor hayal dünyasında. Bu karakterler onun Batı dünyasının bittiğine ikna ediyor. Hayatta, nihayetinde ölüme varan soğuk, yalnızlık ve sessizlikten başka bir şey yok. Bu bakış, bu usta edebiyatçıyı, İslamifobia’dan çoğulculuk korkusuna kadar Fransa’yı kasvete ve karamsarlığa boğan bütün siyasi korkuların, nihayetinde Fransa’yı Fransa yapan her şeyden vazgeçip bireysel ve ırksal bir izolasyona koşmaya çalışan iptidai bir refleksin sözcülüğüne indirgemiş durumda. Fransa’da her sorunu göçmenlerden kaynaklanıyor gören ırkçı ve gerici bir kültür savaşının neferi konumunda.
Camus, hayatı ve varoluşu absürt bulsa bile iyilik için mücadelede ve dayanışmada saygınlık gören biriydi. Houellebecq’ten farklı olarak insanın haysiyetli, müşfik ve etik olabileceğine inanıyordu. Bu yüzden de 20’nci Yüzyıldaki anti-otoriter mücadelelere, direnişlere katılmaktan çekinmiyordu.
Houellebecq ise durmadan karamsar korkutucu teşhisler yapmaktan öteye geçmiyor.
İşte, Houellebecq’i ve Fransız sağını, son 20 yılda defalarca sokağa dökülen Fransızlardan farklı kılan da bu.
Ulusal karamsarlığın ve memnuniyetsizliğin sonuçlarından biri gibi görülse de sokak protestosu umudun, bir şeyleri değiştirme umudunun, gelecekten umutlu olmanın ifadesi. Sadece sosyal adaletsizliğe değil nihilizme de, böyle gelmiş böyle gider yılgınlığına da bir başkaldırı. Fransa’nın kötümserlikten, karamsarlıktan kurtulmasının yolunu açabilecek, ona yaşam neşesi üfleyecek, eski Başbakan Dominique de Villepin’in deyişi ile, “Fransa’yı kendisi yapabilecek” şey bu.
“Atmosferin fırtınalara, politikanın isyanlara ihtiyacı var”
Fransa bir devrimler ülkesi. Modern Fransa, 1789’da başlayan ve tarihin en önemli devrimlerinden birine dönüşen bir isyanla doğdu. Paris’te barikat tarihi olmayan sokak yok gibi. Özellikle de şehirlerde yaşayan Fransız çocuklar daha ilkokula başlamadan çok sayıda greve ve protestoya tanık oluyorlar. Cumhuriyetin ve eşitliğin bir protesto dalgasından doğduğu daha küçük yaşlarda okullarda onlara öğretiliyor. Protesto, sokak gösterisi vatandaşlığın doğal bir ifadesine dönüşüyor.
Fransız Devriminden önce krallık uzmanları bu sosyal eğilimi, “émotions populaires” yani “avami duygular” diye nitelendiriyordu. Bu, şehirlerdeki isyanları, kırsal kesimdeki ayaklanmaları ve her türlü huzursuzluğu, halkın iptidai duygusallığına indirgeyen, yapısal politik sebeplerini gözden kaçıran bir yaklaşımdı. Dolayısıyla kanlı şekilde bastırmak tek çözümdü. Ta ki kanlı bir şekilde bastırmanın imkânsız olacağı zamana kadar.
Tarihçilere göre ise bu isyancı duygular ilkel, mantıksız patlamalar değil, güçlü bir sosyal adalet arayışı ve hayatta kalma dürtüsünün yönlendirdiği tepkilerdi.
İşte bazılarına göre bu fırtınalı sosyal psikoloji, kaos ve anarşi değil bir sağlık alameti. Dünyanın doğası en güzel coğrafyaları da sık sık fırtına, volkanik patlama veya deprem yaşayan yerler sonuçta…
Amerikan literatüründe Fransa’nın, ABD’nin aksine dört erkli bir devlet olduğu sıkça söylenegelir: Yasama, yürütme, yargı ve sokak. Amerikan devriminden Fransız devrimine uzanan 13 yılda Paris’te yaşayan iki büyük Amerikan kurucusu da buna inanıyordu.
ABD’nin ikinci Başkanı John Adams, halkın protesto ve hatta gerektiğinde isyan gibi araçlarla iktidar üzerinde denetim gücü kurmasını, bir ülkenin bekası açısından oy verme kadar yaşamsal önemde bir vatandaşlık görevi olarak görüyordu.
Karısı Abigail Adams’a yazdığı bir mektupta, 13 kolonide bağımsızlığın kazanılmasından beri geçen 11 yılda tek bir halk isyanı bile olmasının pek de hayra alamet olmadığını savunarak şöyle soracaktı:
“Halkın, devlet baskısına karşı direnme ruhunu canlı tuttuğunu devlet yöneticilerine zaman zaman hatırlatmadığı hangi ülke özgürlüklerini koruyabilir ki?”
Fransız Devrimi yazında Paris’te ABD elçisi olarak bulunan Üçüncü Başkan Thomas Jefferson da siyasi hasmı ve selefi John Adams ile bu konuda hemfikirdi. Nitekim Jefferson, başkanlık seçimi kampanyasında Devlete Muhalefet ve Kışkırtma Suçları Yasasından mahkûm herkese af çıkaracağını ilan ederken gerekçesini şöyle açıklayacaktı:
“Bir ülkede arada bir halk isyanının gerekli olduğunu düşünüyorum. Atmosferin varlığını sürdürmesi için fırtınalar ne kadar gerekli ise ülkenin politik düzeninin bekası için de halk isyanları aynı ölçüde gereklidir”.
Jefferson kendisinden sonra ABD’nin dördüncü başkanı olacak James Madison’a 1787’de yazdığı mektupta da “Toplumda devletin zorlayıcı gücüne karşı direniş ruhu o kadar önemli bir ruh ki keşke her zaman canlı tutulabilse. Bu ruh çoğu zaman yanlış şeyler için kullanılabilir ama bunların hiçbiri, hiç olmaması kadar da ülkeye büyük zarar vermez. Ben arada bir halk isyanlarını yararlı görüyorum. Atmosferdeki fırtınalar gibi…” diye yazmıştı.
Açık ki Fransızlar, bugünlerde ABD’yi etkisi altına alan ve sadece sosyal medyada var olabilen ‘sanal vatandaşlık’ kültürüne biraz mesafeli. Duygusal veya öfkeli tepki tweetleri atarak, online kampanyalarla yaşamlarını değiştirebilecekleri gibi bir fanteziye sahip değiller. Polisin çoğu zaman oldukça sert müdahaleleri, kitlesel tutuklamalar bile Fransızların her defasında kitlesel olarak yeniden sokağa dökülmesini engellemiyor. Yaşam standartlarını yükselten birçok reform, bu kitlesel sokak protestolarının ürünü…
Yasaklamak yasaktır!
Modern protesto geleneğini başlatan da bir öğrenci eylemiydi. Sorbonne Üniversitesinde 1968 Mayıs ayında başlayan öğrenci protestoları, “yasaklamak yasaktır” veya “gerçekçi ol imkansızı iste!” gibi sloganlarıyla önce Fransa’ya sonra bütün dünyaya yayılacak, bir kuşağın ‘68’ler’ diye anılmasına neden olacaktı.
Polisin Sorbonne Üniversitesinde başlayan öğrenci protestolarını acımasızca bastırmasına sendikaların ve toplumun tepkisi ise daha büyük olacaktı. Ülke tarihin en büyük genel grevi başladığında milyonlarca Fransız sokaklara dökülecekti. Öyle ki Beşinci Cumhuriyetin popüler kurucusu devlet başkanı Charles de Gaulle bile birkaç günlüğüne Almanya’ya kaçmak zorunda kalacaktı.
1936, 1968 ve 1995 genel grevleri, çalışanların, emeklilerin, kadınların, gençlerin birçok kazanımlarının önünü açan zorlayıcı “fırtınalar” oldu.
İşte bazı yorumcular, “bu Fransızlara rahat batıyor, biraz diğer ülkelere de baksınlar, kendilerinin hepsinden iyi olduğunu görecekler” diye eleştirirken, Fransızlar ise, tam da bu bitmez protesto dalgası nedeniyle, başka herkesten daha iyi durumda olduklarını savunuyor.
Peki neden diğer Avrupa ülkelerinde aynı ölçüde bir sokak gösterisi fırtınası yok?
Sonuçta başta İskandinav ülkeleri olmak üzere birçok Avrupa ülkesi de eşitsizliği azaltmada, refah devletinde oldukça başarılı standartlara sahipler.
Bu sorunun yanıtı ise Fransa’nın, Meclis’i devlet başkanı için dikensiz gül bahçesine dönüştüren nevi şahsına münhasır devlet başkanlığı sisteminde yatıyor.
Konuya bu yönden yaklaşanlar 1968 protesto dalgasından beri modern protesto ve isyan dalgasının en önemli sebeplerinden birinin bu yönetim sistemi olduğu görüşünde.
“Fransız usulü başkanlık sistemi”
Fransız devriminden beri dört kez cumhuriyet kurup, dört kez yıkan Fransa bugün ‘Beşinci Cumhuriyet’ dönemini yaşıyor.
1789 Fransız Devrimi yıllarında kurulan birinci cumhuriyetin, kurduğu giyotinde can verişinin trajik öyküsünü daha önce bir yazı dizisi içinde paylaşmıştım. Krallığa dönüşü engellesin ve devrimi kurtarsın diye sarıldıkları Napolyon ise iktidara oturduktan sonra kendisini imparator ilan edip Birinci Fransız İmparatorluğunu başlatacak ve Avrupa’yı birbirine katacaktı. Ta ki Waterloo’da yenilip Fransa üzerindeki büyüsünü kaybedinceye kadar.
Viyana’da yaşayan oğlunun birkaç haftalığına ‘İkinci Napolyon’ adıyla onun yerine imparator olması ise kâğıt üstünde bir unvan olmaktan öteye gidemedi. Fransa yeniden devrim öncesi hükümran olan Bourbon Hanedanlığının krallığına döndü.
Avrupa’yı kavuran 1848 devrimi sırasında Fransa’da da halk ayaklanmasıyla krallık bir kez daha yıkıldı ve yerine ikinci cumhuriyet kuruldu. İkinci Cumhuriyeti kuran radikal ruh, sırf müesses nizam karşıtı söylemlerini beğendiği için ilk devlet başkanı olarak Napolyon’un yeğeni Lui Napolyon Bonapart’ı seçecekti.
Yeğen Lui Napolyon, İkinci Cumhuriyetin devlet başkanlığına dört yıllık tek dönem sınırlaması getirmesi nedeniyle 1852’de bir daha aday olamayacağını görünce adına ve soyadına yakışır bir şekilde fiili darbe ile anayasayı lağvedecek ve kendisini Üçüncü Napolyon adıyla imparator ilan edecekti.
18 yıl sürecek bu ikinci imparatorluk, Üçüncü Napolyon’un Bismarck’ın Alman Birliğini kurmasını engellemek için gittiği savaşta Almanya’da esir düşmesini fırsat bilen Cumhuriyetçilerin üçüncü cumhuriyeti ilanı ile 1870’te sona erecekti.
İkk yıllarında art arda yaşadığı kaos ve krizler sonucu krallığa geri dönmeyi bile düşünen üçüncü cumhuriyet, sonraki yıllarda istikrar kazandı ve Fransa’nın Nazi Almanyası tarafından işgal edileceği 1940 yılında kadar tam 70 yıl sürdü. Yani 1789 Devriminden beri bugün devam edegelen beşinci cumhuriyet de dahil en uzun sürmüş yönetim sistemi üçüncü cumhuriyet.
İlk cumhurbaşkanı da olan tarihçi Adolphe Thiers’ın deyimi ile, üçüncü cumhuriyet, ‘Fransa toplumunu en az bölen yönetim sistemiydi’. Birinci Dünya Savaşı da dahil birçok badireyi atlatacaktı. 1930’larda, sık sık başbakan değişiminden yakınmalar artmış (1940 yılında halen hayatta olan 15 eski başbakan vardı örneğin), Yirminci yüzyılın ikinci yarısına rengini verecek ‘güçlü lider’i çözüm gören bakış oluşmaya başlamıştı.
General Charles de Gaulle’ün öncülüğünde ‘Özgür Fransa’ ve işgalci Nazilerle iş birliği yanlısı General Petain’ın öncülüğündeki Fransa Devleti (yönetildiği Vichy kentinden dolayı Vichy Fransası diye de anılıyor) diye iki ayrı bölgesel yönetimle geçen savaş yıllarından sonra 1946 yılında Dördüncü Cumhuriyet ilan edildi.
Ülkenin kurtarıcısı General de Gaulle, dördüncü cumhuriyetin de selefi üçüncü cumhuriyet gibi, devlet başkanlığını sembolik hale getirmesinden, yürütme gücünü başbakanlığa vermesinden son derece rahatsız oldu. Yeterli çoğunluğa sahip olamadığı Parlamento’ya kendi kabinesini dayatamayınca, bazılarınca kariyerinin en öngörüsüz kararı ile, istifa etti ve kenara çekildi.
De Gaulle, kendisini böylesine zayıf bir liderlik için fazlasıyla büyük ve hatta ‘Fransa’nın kendisi’ olarak görüyordu. Kısa süre içinde ülkenin politik krizlerde boğulacağını ve Fransa’nın en geç bir yıl içinde, güçlendirilmiş devlet başkanlığı sistemini ona hediye ederek geri çağıracağını düşünüyordu. Öyle olmadı. Bekleyişi tam 11 yıl sürdü.
Ta ki, Dördüncü Cumhuriyetin, sömürgecilikten mümkün olduğunca uzaklaşma politikasının ülkeyi, en gözde sömürgesi Cezayir’den de çekilmeye mecbur edecek savaşın yarattığı kaosa kadar. Vietnam’dan çekilmekle yaralanan Dördüncü Cumhuriyet, Cezayir sorununu çözmekte de yetersiz kaldı.
Cezayir’de savaşan ordu, Paris’teki politik çekişmelere tepki olarak darbe başlattı, Korsika’yı işgal etti ve “De Gaulle derhal başbakan yapılmazsa Paris’e girme” tehdidinde bulundu.
De Gaulle, her ne kadar otoriter eğilimi ve egosu çok güçlü olsa da şahsını ülkeye zorla dayatmış bir lidere dönüşmeyi de kendisine yediremiyordu. Anayasal devlet yanlısıydı. Bu yüzden askerlerin önüne geçmeyi reddetti. Komünist Parti hariç politik yelpazenin tamamı De Gaulle’i, Fransa’yı iç savaşa düşmekten kurtarması için göreve çağırıncaya kadar.
De Gaulle, yeni bir anayasa ve en az 7 yıl süreli, oldukça güçlendirilmiş devlet başkanlığı şartlarıyla dönmüştü. Ona göre bütün sorunların tek sebebi parlamenter sistemdi. Dördüncü cumhuriyette, koalisyon pazarlıklarının yarattığı kaos da halkta parlamentarizme karşı tepkiyi besliyordu. De Gaulle, bu sistemi aşağılamak için “partiler rejimi” deyimini kullanıyordu. Dördüncü Cumhuriyetin sürdüğü 12 yılda 21 hükümet oluşmasını örnek gösteriyordu. Parlamentarizme nefreti o kadar büyüktü ki kendi partisi Fransız Halkının Yürüyüşü Partisinden bile hazzetmiyordu. De Gaulle’ün o günlerde “Peynirin bile 246 çeşidini üreten bir ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz?” şeklindeki soruyla bu bölünmeden yakınması çok ünlenecekti.
“Kalıcı darbe rejimi”
De Gaulle’a göre, güçlendirilmiş bir başkanlık makamı, tüm politik kaosu ve siyasi istikrarsızlığı çözecek yegâne şeydi. De Gaulle’ün en büyük muhalifi olan sosyalist lider François Mitterand ve birkaç arkadaşı dışında kimse itiraz edemedi. Mitterand’ın gücü ise onu durdurmaya yetmedi.
1958 yılındaki referandumla onun şahsi ihtiyaçlarına göre güçlendirilmiş devlet başkanlığı sistemini de içeren Beşinci Cumhuriyete geçildi. Mitterand’ın “Kalıcı Darbe Rejimi” şeklinde nitelediği sisteme…
Jean Paul Sartre, 1958 yılında yazdığı “Kibrin Anayasası” başlıklı yazısında, “Tanrıya inanmıyorum ama bu referandumda tanrı ile diğer aday arasında (De Gaulle, CT) tercih yapmak zorunda olsam tanrıya oy vermeyi tercih ederim, çünkü tanrı daha mütevazı” şeklinde eleştirecekti.
De Gaulle’un egosu sadece Fransa’ya değil, Avrupa’ya da hükmetme peşindeydi.
Avrupa’ya yoğunlaşmak için de onu iktidara getiren asıl soruna Cezayir Savaşına bir çare bulması gerekiyordu. Cezayir’in bağımsızlığının yarattığı travma ile devlet başkanı olmasına rağmen Cezayir’in bağımsızlığını kabul eden devlet başkanı da kendisi olacaktı. Bu kararına tepki olarak suikast girişimine bile maruz kalacaktı.
De Gaulle, Beşinci Cumhuriyetin başındaki 11 yılının büyük bölümünü yeniden Fransa etrafında kenetlenmiş bir Avrupa saplantısına ayırdı. Fransa’ya yeniden ihtişamlı günlerini geri getirecekti. İngiltere’yi “Avrupa materyali bir ülke” olarak görmediği için Avrupa Ekonomik Topluluğuna üye olmasına onay vermiyordu. Ordusunu NATO’nun komuta zincirinden çıkardı (Fransa 2009’da Sarkozy döneminde geri dönecekti). NATO’nun Avrupa merkezi, Brüksel’e taşınmak zorunda kalacaktı. O günlerde hala savaşın sefaletini yaşayan Fransa’yı nükleer silah yarışına sokacaktı. Ve bütün bunlar, halkta bir unutulmuşluk duygusu yaratacaktı.
1968 öğrenci olaylarının aniden milyonların katıldığı bir protestoya dönüşmesinde De Gaulle’ün bu umursamazlığı büyük rol oynamıştı. Bu toplumsal katarsise otoriter bir karşılık vermesi ise toplumla olan bağını iyice zayıflattı.
İşte bu iklimde 1969’da yönetimi daha merkezileştiren ve kendisini güçlendiren anayasa teklifini referanduma sundu.
1969 referandumuna iki gün kala, “anayasa değişikliği önerim kabul edilmezse istifa ederim” resti çekti. Fransa’nın ondan vazgeçemeyeceğine, onsuzluğu düşünemeyeceğine kendini inandırmıştı. Generalin bu kaprislerinden artık yorulmuş halk bu resti görmezden geldi ve referandumda kaybeden De Gaulle, yaptığı resti yutacak kadar haysiyetsiz olmadığı için aynı gün istifa etti. Bir yıl sonra da öldü.
De Gaulle’ün istifasından sonra Fransa Devlet Başkanlığına, yardımcısı Georges Pompidou geldi. Pompidou’nun ilk işlerinden biri İngiltere’ye uygulanan Fransız vetosunu kaldırarak İngiltere’yi AET üyesi yapması oldu.
Her ne kadar bir Gaullist olsa da otoriterlikten ve egoizmden uzak uzlaşmacı kişiliği ile Pompidou’yu çok daha etkili ve ilerici bir lider gören tarihçiler var. Ama Fransa’nın en az hatırlanan devlet başkanlarından biri kalmaya devam ediyor.
“Tarihçiler mutlu zamanlar ile pek ilgilenmiyor. Umarım benim devlet başkanlığı dönemim tarihte pek anılmaz” diye bilgece bir temennide bulunacaktı bir keresinde. Temennisi yerine gelmiş olmalı ki Fransa’da bile pek kimse De Gaulle’den sonraki devlet başkanı kimdi diye sorulduğunda biraz düşünüyor.
Pompidou’nun başkanlığının beşinci yılında kan kanserinden ölmesinden sonra yine Gaullist kadrodan gelen ve muhafazakâr liberallerin kurucu liderine dönüşecek Valéry Giscard d’Estaing devlet başkanı oldu.
De Gaulle’in sosyalist rakibi ve amansız hasmı Mitterand, Beşinci Cumhuriyet kurulduktan ancak 22 yıl sonra nihayet 1980’de devlet başkanı seçildiğinde, belli bazı solcu ekonomik politikalar dışında çoğunlukla Gaullist politikaları sahiplenecek ve ‘Gaulle’cü Mitterandizm” diye anılan merkezci bir yol benimseyecekti. 1995’e kadar 14 yıl görev yaparak bütün Fransız Cumhuriyetlerinin en uzun süreli devlet başkanı unvanını kazanacaktı.
Bütün başkanlık sistemlerinde olduğu gibi Fransız başkanlık sistemi de sadece uzlaşmacı, geniş bir yelpazede topluma hitap edebilen ve hepsinden önemlisi sadece anayasal hukuk düzenine gönülden bağlı bir başkan ile başarılı olabilir. Parlamentarizmin aksine sistemin kendi başına başarılı olması mümkün değil. Eninde sonunda ekonomik çöküntü, yozlaşma, kutuplaşma, yolsuzluk sarmalına girmesi kaçınılmaz.
Mitterand’ın halefi Jacques Chirac’ın 12 yıl süren başkanlığı sonrası gelen devlet başkanlarının vasatlığı, dahası aşırı sağın bu muazzam iktidar gücünü tek başına ele geçirme potansiyeli Fransa’nın da bu gerçekle tanışmasını sağladı.
60 yıllık Beşinci Cumhuriyet deneyiminden geriye dönülüp De Gaulle’ün partiler rejimi dediği ‘Dördüncü Cumhuriyet’e bakıldığında, De Gaulle’ün parlamentarizm ile ilgili aşıladığı birçok korkunun da aslında yersiz olduğu daha rahat görülebiliyor.
Kısa sürede çok sayıda hükümet değiştirmesine rağmen Dördüncü Cumhuriyet, aslında savaştan, Nazi işgalinden ve yıkımdan çıkmış harap bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmayı başarmıştı. 12 yılda muazzam bir ekonomik ve sanayi atılımı yaşamıştı ülke. Bugün Fransız halkının yaşam kalitesini yükselten birçok sosyal reform yasası da o dönemin eseri.
Dahası Dördüncü Cumhuriyetin kurulmasından 10 yıl önce ülkeyi işgal eden eski düşman Almanya ile, 1950 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Birliği kurulmuştu ki bu iş birliği sonradan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve nihayet Avrupa Birliği’ne dönüşecekti.
Fransa’nın Afrika’daki kolonilerden çekilmesi ve sömürgeciliğe son vermesi de bu dönemde başlayacaktı. Ne var ki, kolonyal Fransa’nın baş tacı olan Cezayir’in bağımsızlık savaşının neden olduğu sosyopolitik travma dördüncü Cumhuriyetin sonunu getiren şey olacaktı. General de Gaulle’un beşinci cumhuriyeti kurmasına psikolojik bir zemin hazırlayacaktı.
Peki bu başkanlık sistemi ile ‘protesto yoğunluğu’ arasındaki ilişki ne?
Fransa başkan değil kral seçiyor
Fransız devlet başkanlığı sisteminin ‘yarı başkanlık’ diye anılması yanlış bir algıya neden oluyor. Fransız başkanlığı, ‘tam başkanlık’ sistemi olan Amerikan sistemindeki başkanlık makamından çok daha daha güçlü. Parlamento başkanı azledemiyor. Amerikan başkanlarından daha uzun süreli görev yapıyorlar. Dahası, hükümete, istediği düzenlemeyi milletvekillerinin oyuna sunmadan yasalaştırma imkânı veren “49.3” gibi, demokratik açıdan son derece tartışmalı bir madde bile var.
Yani aslında De Gaulle, Fransa’nın bilinçaltı müktesebatından bir türlü çıkaramadığı ‘krallığı’, ‘devlet başkanlığı’ görünümü altında geri getirmişti. Fransa, İngiltere’nin aksine monarşik sistemi sonlandırmış ama ironik olarak İngiltere’den çok daha monarşik görünen bir düzen kurmuştu.
Fransızlar 21’inci yüzyıla girerken yüzleştikleri aşırı sağın bu başkanlık gücünü ele geçirme tehlikesi belirince bazı frenler kurmaya çalışacaktı. 2000 yılında yapılan değişiklikle başkanlık süresi beş yıla indirildi örneğin. 2008 Anayasa değişikliği ile de iki dönem sınırı getirildi.
Mevcut tuhaf sistemin doğal sonucu olarak da Fransız Parlamentosu, 60 yılı aşkın süredir demokrasi üç ayağında oynaması gereken rolü oynayamıyor. Bu da Fransız politikasını, ‘başkanlığı kazanan her şeyi alır, kaybeden her şeyi kaybeder’ mantalitesine mahkûm ediyor.
İşte diğer Batı ülkelerinin aksine Parlamentonun çözüm yeri olmaktan çıkması, uzlaşma ve orta yol bulmanın imkansızlığı insanları sokakta çözüm arayışına yönlendiriyor.
Peki bütün bunlardan dünyaya ne? Neden dünya Fransa sokaklarına bu kadar duyarlı?
Paris’te bir kelebek kanat çırparsa…
Hemen her gün dünyanın bir yerlerinde bir protesto gösterisi var ama hepimiz biliyoruz ki Paris başka… Paris sokaklarında bir hayalet sokağa çıktığında bu hayalet aniden sınırları aşıp bütün dünyayı dolaşabilir.
1789’da bütün ekonomik yükün, maaşlı çalışanlara, ücretli profesyonellere, çiftçilere ve işçilere yıkılması karşısında sokaklara dökülerek, krallığı, aristokrasiyi ve ikisinin fetvacısı haline gelmiş kiliseyi devirdiler.
Sonraki iki asırda da kadın haklarından, işçi haklarına, emeklilik hakkından, sosyal sigortalara, daha insani çalışma sürelerine kadar birçok evrensel hakkın kazanımında Fransız halkının protestoları ve isyanları dönemeç oldu hep.
İşte 21’inci yüzyılda Fransa’da sokak hareketliliğinin artmasında yine bütün ekonomik yükü, çalışanlara, emeklilere, işçilere, çiftçilere, profesyonellere yıkmaya çalışan bir eğilimin de rolü var. Milyarderlerin ve şirketlerin, örneğin bir öğretmenin geliri ile aynı oranda vergi verebileceği bir düzene hiçbir hükümet yanaşmıyor. Tek bir kişinin, vergi vermeden trilyoner olmasına yol verilirken, bütçenin açığı, milyonlarca yoksulun toplam birkaç yüz milyon dolarlık sosyal yardımları kesilerek kapatılmaya çalışılıyor.
Maaşların alım gücü zayıflıyor. Ev sahipliği oranında muazzam bir düşüş var. Zengin fakir uçurumu büyüyor. Banliyölerdeki bir okuldaki çocuk ile elit bir semtteki bir çocuk, aynı şartlarda ve kalitede eğitim görmemelerine rağmen aynı üniversite sınavlarında yarışıyor. Yani ayrıcalık, üstünlük, başarı, elde edilebilir bir şey olmaktan çıkıp, feodal zamanlardaki gibi doğumla kazanılan bir şeye dönüşüyor.
O yüzden Paris’te ne sebeple olursa olsun protesto ve isyan alevleri, barikatlar ve polis gazı dumanları her yükseldiğinde, yeryüzünün her köşesinde birikmiş benzeri öfkenin tansiyonu da, yeryüzünü saran bütün kibirli iktidar ve zenginlik hırsının kaygısı da yükseliyor.