CEMAL TUNÇDEMİR
23 Eylül 2026
Ne olacak bu Kanada’nın hali – 2
Ülkenin kuruluşunda kürk ticareti çok önemli bir faktör olduğu için Kanada devleti resmi hayvan amblemi olarak kunduzu seçmiş olsa da Kanadalılar kendilerini daha çok ‘mus (moose)’ ile özdeşleştirir. Geyik ailesinin en büyük türü olan mus, Kanadalı zihninde hem ülke coğrafyasının hem de ulusal psikolojinin canlı bir metaforu gibi adeta.
Omuz hizasında 2 metre yüksekliğe kadar ulaşabilen cüssesi ve görkemli boynuzlarının uyandırdığı azamet etkisi Kanada coğrafyasının büyüklüğünün ve vahşiliğinin sembolüdür adeta. İstese kıtaya hükmedecekmiş gibi duran haşmetine rağmen mus, sürüleşmekten hazzetmeyen, yalnız dolaşmayı yalnız otlamayı tercih eden içe dönüklüğüyle Kanada’nın kendi halinde huzurunu temsil eder. Bu ağırbaşlılığı ile mus, histerik kahramanlık şovları ve yaygaracılığı ödüllendirmek yerine sükuneti ve tevazuyu erdem gören bir kültürün harcı gibi görünür.
Yine Kanadalılara göre bu nazik devler, tehdit edilmedikçe hiçbir tehdit oluşturmayan ürkeklikleriyle Kanada’nın asla test edilmemesi gereken barışçıl mizacının da sembolüdür. Bütün şaşkın ve uysal görünümüne rağmen öfkelendirilmiş bir ‘mus’un nasıl tehlikeli olabileceğini Kanada ormanlarında çekilmiş sayısız doğa yürüyüşü veya turist videosundan izlemeniz mümkün. Bunun metaforunu merak ediyorsanız bugünlerde Kanada – Amerika ticaret savaşı haberlerine bakabilirsiniz.
Donald Trump, herkesin önünden kaçıverdiği ‘tariff’ adlı sopasının verdiği özgüvenle bu ‘mus’u dürtükleyerek kolayca evcilleştireceğini hesaplıyordu. Ona göre Kanada ekonomisi, ABD ile ticaret olmazsa ayakta kalamazdı. Ne var ki Kanada, masayı devirip, “konuşma bitmiştir, savaşsa savaş!” narası atarak kalktı masadan.
2025 yılından beri Kanada Başbakanına “Kanada Valisi” diye hitap ederek, Kanada’dan “51’inci eyalet” “diye bahsederek aşağılayan Trump’ın kabadayılığı, Kanada’nın “savaşsa savaş” çıkışına karşı, Ontario Gölüne ‘Amerika Gölü’ adını vermekten öteye geçemeyen temkinli bir şüpheye gerilemiş durumda.
Trump hala Kanada’nın blöf yaptığını ve yalvararak masaya döneceğini savunuyor.
Aslında sadece rakamlara baktığımızda Trump’ın, ‘ekonomileri bizimle ticaret sayesinde ayakta kalıyor’ sözü, iki ülke ticaretinin mevcut tablosu açısından çok da yanlış değil. Zaten Kanadalılar da en azından kısa vadede bu savaşta ağır yara alacak avantajsız taraf olduklarının farkındalar.
Buna rağmen Trump’ın “ticaretleri bize bağlı” sözü Kanadalılara, “evet ticaretimiz ABD’ye bağlı, öyleyse Trump ne derse susalım” dedirtmek yerine, “niye bağlı?” sorusunu sordurmuş görünüyor.
Kanada, ekonomisinin ABD’ye aşırı bağımlı hale geldiği son 50 yıla dönüp baktığında biri yapısal diğer tercihsel iki önemli sorunun bu bağımlılıkta rol oynadığını tespit edecekti.
Yapısal sorun, Kanada’nın kendi içinde ticareti olağanüstü zorlaştıran bariyerleriydi.
Kanada Birleşik Devletleri mi?
Kanada, ‘province’ diye adlandırılan 10 alt devletten oluşan bir federal devlet. ABD’yi oluşturan 50 devlete “eyalet” demek Türkçe’ye yerleştiği için Kanada’nın ‘province’lerini de yazının geri kalanında eyalet diye anacağım.
Bu 10 eyalet, Kanada Anayasa teorisine göre “ortak egemen” statüsündeler. Her eyaletin kendi ekonomik çıkarlarını korumak için oluşturduğu yasalar veya kendine göre belirlediği hizmet, mal ve ürün standartları var. Bu da Kanada’nın komşu eyaletlerinin birbirleri ile ticaretini, çoğu zaman komşu ülkeye (ABD) ticaretten çok daha zor hale getiriyor.
Aslında vergilendirme çabasından doğmuş bir sistem bu. Örneğin, votkadan vergi almak için her eyaletin ‘hangi içki votkadır’ tarifi var. Her tarif birbirinden farklı olunca bir eyalette üretilen votkayı diğer eyalette votka olarak satmaya çalışmak oldukça masraflı ve yorucu bir lisans işlemi peşinde koşmak demek. Quebec’li bir üreticinin ürettiği tavuk eti, yumurta veya sütü, Ontario eyaletinde satması, ABD’nin Maine eyaletinde satmasından daha zahmetli ve maliyetli olabiliyor. Vergi ve evrak engellerinin ötesinde, her eyaletin farklı gıda nizamnamelerine uygun muhteviyat, paketleme ve etiketleme yapmaları da gerek.
Bunun dışında çok sayıda detay gibi görünen ama eyaletler arası ticareti oldukça zorlaştıran teknik problem de var. Örneğin iki komşu eyaletten British Columbia’da belli tipte nakliye kamyon ve tırları sadece akşam belli bir saatten sonra trafiğe çıkabiliyor. Alberta’da ise aynı nitelikteki kamyon ve tırlar sadece gündüz saatlerinde trafiğe çıkabiliyor. Bu da iki eyalet arası mal taşıyan kamyon ve tırlar için oldukça küçük bir zaman aralığı bırakıyor.
2022’deki bir rapora göre bazı federal standartlar belirleyerek bu dahili ticaret engellerini bertaraf etmenin Kanada’ya yıllık karı 250 milyar dolar civarında olacak. Bu Kanada’nın ABD ile ticareti tamamen durmasının neden olacağı zararı büyük ölçüde bertaraf edebilecek büyüklükte bir kaynak.
Aslında Trump’ın Kanada’ya yönelik eleştirel söylemlerinin başladığı 2017 yılında Trudeau Hükümeti, Kanada İçi Serbest Ticaret Antlaşması için eyaletleri bir araya getirmeyi başarmıştı. Ama her eyaletin kendi yerel üreticilerini korumaktan taviz vermemesi yüzünden toplantılarda sonuç alıcı bir çözüme ulaşamayacaktılar. Ta ki Amerikalıların, Trump’ın ikinci kez seçerek, ilk başkanlığının ‘kazara’ olmadığını göstermesine kadar.
Kanada Eyalet Başbakanları ve federal yönetim yeniden bir araya geldi ve 2025 yılında Kanada İçi Serbest Ticaret Sözleşmesi için mutabakat metni imzaladı. Çalışmalar yıllar alacak ama uzun vadede ülkeyi adeta Kanada Birleşik Devletlerine dönüştürecek ve kuzeyin ekonomisini yeniden şekillendirecek dev bir yapısal reform bu.
Büyük ağacın gölgesinde oturanın gölgesi olmaz
Kanada’nın tercihsel sorunu ise özellikle de 1988 serbest ticaret anlaşmalarından sonra kürenin en büyük ekonomisine komşu olmanın neden olduğu kolay paranın cazibesine kapılmasıydı. Nasıl olsa komşumuz, nasıl olsa istikrarlı bir ekonomi düşüncesi, ABD’ye aşırı entegre olmanın neden olacağı sorunları görmelerini engelleyecek büyük bir körlük ve tembellik yaratacaktı.
Kanada nüfusunun yüzde 80’inden fazlası ABD sınırı civarında yoğunlaşmış durumda. Kanada eyaletlerinin birbirine ticareti zorlaştıran eyalet mevzuatları, her eyaletin hemen güneydeki ABD eyaletleri ile ticaretini geliştirdi. Son yarım yüzyılda petrol ve doğal gaz boru hatlarının bile çoğu kuzey-güney istikametinde inşa edildi.
Aslında Kanada son 20 yıldır ağır ağır da olsa bu bağımlılığı azaltacak yollar arıyordu. 2025’e gelirken ABD’nin ihracattaki payını yüzde 64’e kadar indirmeyi de başarmıştı. Ama bu oran bile hala egemen bir ülke için ekonomisinin kaderini başka bir ülkeye teslim etmesi demek.
Kanada, son 40 yılda olağanüstü yükselen küresel ticarette ABD dışında alternatiflere daha yoğun yönelse bugünkü bağımlılığın neden olduğu kırılganlığı yaşamayabilirdi.
Fransa’nın Belçika’sı mı İngiltere’nin İskoçya’sı mı?
20’nci yüzyılda Kanada- Amerika yakınlaşması derinleştikçe Kanada için, Amerika ile ilişkilerinde Fransa’nın Belçika’sı gibi mi İngiltere’nin İskoçya’sı mı gibi olacak iddiaları da yarışıyordu. Bu yıl başında, bu yarışa yeni bir iddia daha katıldı: Amerika’nın Ukrayna’sı…
Trump’ın Kanada’ya yönelik söylemleri ile, Putin’in iktidarını oturtmaya başladıktan sonra Ukrayna’ya karşı yükselttiği söylemlerin benzerliği bu savı gündeme taşıdı.
Putin’e göre Belarus, Ukrayna, Kazakistan gibi yerler birer ülke değil, Bolşeviklerin neden olduğu tarihsel sapmalar. Bu “sözde ülkelerin” ekonomilerini, güvenlik politikalarını, ticaretlerini Rusya dışında bir yere dayandırmaları kabul edilemez.
Bloomberg yazarı Marc Champion, “Trump, Kanada’da Putin’in kaybettiği yoldan ilerliyor” başlıklı yazısında, büyük güçlerin küçük ülkeleri güç kullanarak hizaya sokma stratejilerinin genellikle küçük ülkeyi kendinden uzaklaştıran tam tersi bir etkiye yol açtığını hatırlatıyor. Küçük ülke, büyük ülkenin tehdidine boyun eğmek yerine bu tehditler karşısında savunma ve ticaret alternatiflerine yöneliyor.
Putin iktidara geldiğinde Ukrayna, Rusya ile iç içe bir ülkeydi. İhracatının yüzde 24’ünü ve ithalatının yüzde 42’sini bu ülke ile yapıyordu. Ancak Putin’in 2005’ten itibaren gaz fiyatlarına müdahalesiyle başlayıp, sonraki yıllarda kimin Ukrayna devlet başkanı olacağına sadece kendisinin karar verebileceği vehmine, bunu beceremeyince de ambargolara ve hatta Ukrayna dili ve kültürünü yok etme politikalarına başvurunca, iki ülke arasında ihracat ve ithalat 2020’de yüzde 5’lere kadar geriledi.
20 yıllık zorbalık Ukrayna’yı hizaya sokmak yerine kopmayı derinleştirince de askeri işgale başvurdu. Ama onda da Putin hem Ukrayna içinde hem de Batı dünyasında hesaplamadığı bir direnişle karşılaştı.
On yıllardır küresel entegrasyonu sağlama zemini olan Davos Dünya Ekonomik Forumu’nun ocak ayındaki 2026 zirvesi, işte böylesi dramatik bir jeopolitik kopuş ilanına sahne olacaktı.
King in the North!
Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos’ta mikrofona geldiğinde, Kanada liderlerinden pek beklenmeyecek şekilde kasti olarak ortamı huzursuz etmeye matuf bir konuşma yapacaktı.
Carney konuşmasında, küreselleşmenin kazan-kazan iş birliği vaadi döneminin aslında bir kurgu olduğunu ve artık hep görmezden geldikleri bu gerçekle yüzleşmek zorunda kaldıklarını itiraf edecekti:
“Büyük güçler ekonomik entegrasyonu silah, gümrük tarifelerini kaldıraç, finansal sistemi zorbalık ve tedarik zincirlerini sömürülecek güvenlik açıkları olarak kullanıyor”.
“Bu bir geçiş dönemi değil, kopuş dönemi” diye konuşan Carney, solcu, devrimci bir politikacı değil, bir banker. Goldman Sachs ve Kanada Merkez Bankası yöneticiliklerinden sonra 2013 yılında, İngiliz Merkez Bankasının tarihindeki ilk İngiliz vatandaşı olmayan başkanı olmuştu. Trump’ın 2025’te göreve başlamasından sadece iki ay sonra Kanada Başbakanı seçilmişti.
Son derece diplomatik ve özenli bir üsluba sahip Kanada Başbakanı, Davos konuşmasında adeta ‘Kuzeyin Kralı’na dönüşmüştü. ‘Mad King’e (Çılgın Kral) bulaşmazsak, ölü taklidi yaparsak, suyuna gidersek bizi rahat bırakır düşüncesinin en büyük yanlış olacağını savunuyordu.
Konuşmasında, sonradan Sovyetler yıkılınca Çekoslovakya’nın ilk devlet başkanı da olacak Vaclav Havel’in 1978’de muhalif bir aydın olarak kaleme aldığı ‘Güçsüzlerin Gücü’ makalesindeki isyancı manavı hatırlatacaktı. “Dünyanın bütün işçileri birleşin” sloganı herkes gibi manavın da dükkanında asılıydı. Sovyet devletinin bu sloganı koca bir yalandı. Devletin resmi toplantıları dışında 10 işçi hakları için birleşse en fazla Sovyet rejimi rahatsız olurdu. Herkes bunun yalan olduğunun farkındaydı. Ama yine herkes bu resmi yalana gerçekmiş muamelesi yaptığı için sistem güç kazanıyordu. Manav bir sabah bu resmi sloganı vitrininden indirdi. Tek bir kişinin resmi yalana doğru muamelesi yapmayı bırakması düzeni sarsan şey olacaktı. Çünkü, sistemin bütün gücü herkesin resmi yalanlara gerçek muamelesi yapmasına dayanıyordu.
“Entegrasyon, boyun eğmenizin kaynağı haline geldiğinde, entegrasyon yoluyla karşılıklı yarar yalanı içinde yaşayamazsınız.” diyen Carney’e göre, büyük birkaç ülkenin bu hegemonik eğilimleri, diğer herkese kendini savunma için bir araya gelmekten başka bir seçenek bırakmıyordu. Yoksul ülkelerin yapabileceği fazla bir şey yoktu ama orta halli ülkeler ve özellikle de demokrasiler bir araya gelerek bu gidişata dur diyebilirdi.
Carney, isyanını sözde bırakmadı. Son 20 yılda ABD’nin istekleri doğrultusunda elçilerini geri çekecek kadar ilişkilerini bozduğu Çin ve Hindistan’ı ziyaret ederek bu ülkeler ile ticari anlaşmalar imzaladı. Avrupa Birliği ile ilişkilerini, “Kanada Avrupa Birliğine mi giriyor” sorusunu akıllara getirecek bir rotaya soktu. Norveç’ten Endonezya’ya 20 ayrı ticaret anlaşması imzaladı. Ekim ayında yapılacak AB – Kanada zirvesinden geniş çaplı kararlar çıkma olasılığı oldukça yüksek.
Carney’nin Kanada ekonomisini dünyaya entegre etme politikası Mad King’i kızdırdı. Haziran ayında, USMCA anlaşmasını uzatmayacağını açıkladı. Kanada yine hizaya gelmeyince de temmuz ayında Çılgın Kral, ‘tariff’ ejderhasına “dracarys!” komutu verdi. Kanada’dan ithal edilen oto, alkol ve süt ürünlerine yüzde 50 gümrük vergisi koydu.
ABD, ağustos ayında iki ülke arasındaki yeni bir ticaret anlaşması müzakerelerine de gümrük vergisini daha da artırma tehdidi ile oturdu. Kanada heyetinin 21 Ağustos günü görüşmelerden herkesi şok eden bir haberle çekilerek ülkesine dönmesinden sonra kameraların karşısına geçen Mark Carney, Çin dışında kimsenin cesaret edemediği bir çıkışla, ABD ile ticaret savaşını kendilerini dayatılan anlaşmaya tercih ettiklerini ilan şu sözlerle ilan ediyordu.
“Teklif ettikleri şeyi asla kabul etmiyoruz, bizden istediklerini asla vermeyeceğiz”.
Ticaretin büyüklüğü değil işlevi önemli
Kanada’nın ekonomisinin büyüklüğüyle ile ABD ekonomisinin büyüklüğünü kıyaslamak mümkün değil. 2025 yılında 880 milyar doların biraz üzerinde olan karşılıklı ticaret, Kanada ekonomisinin üçte birini oluştururken, ABD ekonomisinin sadece yüzde 3’üne denk geliyor. İşte bu fark, ABD yönetiminin, “Kanada bizim ekonomimize zarar veremez, asıl kaybeden Kanada olur” söyleminin temelini oluşturuyor.
Nitekim sadece bu perspektiften bakan ABD Hazine Bakanı, Kanada’nın ABD mallarına aynen gümrük vergisi koyması hakkında, -köpek cinslerini Türkçeleştirerek söyleyecek olursam- “küçük bir fino kocaman bir çoban köpeğine havlıyor, umurunda olmaz” diyerek küçümseyecekti.
Ancak rakamların ötesine geçip detaylara bakan herkes çoban köpeğinin karşısındakinin küçük bir süs köpeği değil, bir kirpi olduğunu görebilir. İnternette sessiz ve ürkmüş bir kirpiye kendi büyüklüğüne ve gürültüsüne güvenerek aptalca saldıran köpeklerin akıbetini gösteren binlerce video var.
Cumhuriyetçi Partiye yakın WSJ gazetesi bile başyazısında, Trump’ın Kanada’ya gümrük vergisi politikasını, ‘ticaret tarihinin en ahmakça ticaret savaşı’ nitelemesi yapmaktan kendini alamayacaktı
Öncelikle Trump her defasında bu savaşın gerekçesi olarak, “Kanada lehine ticaret fazlası var, bizim üzerimizden haksız kazanç elde ediyorlar” iddiasını tekrarlıyor. Ancak Trump bunun gerçek nedenini hiç konuşmuyor. Kanada’nın ABD’den aldığından daha çok satıyor görünmesinin tek nedeni, enerji.
ABD doğal gaz ithalatının yüzde 99’unu elektrik ithalatının ise yüzde 80’ini Kanada’dan karşılıyor. Daha da önemlisi, ABD’nin, petrol ithalatının yüzde 60’ı Kanada’dan gerçekleşiyor. 70’ten fazla boru hattı her gün 4 milyon varil petrolü ABD rafinerilerine pompalıyor. Hem de oldukça ucuz bir fiyata. Kanada’nın en büyük petrol üreticisi şirketlerinden birinin CEO’su Financial Times gazetesine, ABD’ye sattıkları ham petrolün ucuzluğunu, “ABD likit altını, gümüş fiyatına alıyor” diye özetliyor. Sadece petrolü çıkardığınızda bile ticaret fazlası ABD lehine hale geliyor.
Trump’ın ticaretin aslan payının enerji olduğunu konuşmaktan kaçınmasının asıl nedeni ise “Kanada’nın hiçbir şeyine ihtiyacımız yok” iddiasını boşa düşüreceğini bilmesinden.
Kaldı ki enerji çıkarıldığında bile Kanada’nın ‘küçük’ ticaretini ABD ekonomisi açısında çok kritik hale getiren birçok kalem var. Örneğin nadir ve kritik mineraller. Teknolojik üretim için son derece hayati bu minerallerin en büyük üreticisi olan Çin, sadece bu silahını kullanarak, Trump’ın Çin ile ticaret savaşında geri atmasını ve gümrük vergilerini indirmesini sağlamıştı. Çin’in bu mineraller üzerinde tekel olmasına karşın ABD’nin en büyük güvencesi Kanada’nın kritik mineral üretimi ve stoklarıydı. Örneğin ABD, sanayisinde kullandığı alüminyumun yüzde 60’ını Kanada’dan ithal ediyor.
Yine örneğin, Kanada, Amerikan tarımının gübre ihtiyacı için kritik ‘potas’ın dünyadaki en büyük ihracatçısı. ABD potas ihtiyacının yüzde 79’unu Kanada’dan temin ediyor. Kanada kapıyı kapatırsa ABD, diğer büyük üretici Rusya’nın kapısını çalmak zorunda.
İşte böylesi nedenlerle, sadece Kanada değil ABD ekonomisinde de ağustos ayındaki ticaret müzakere masasından yeni bir ticaret anlaşması dışında bir sonuç beklenmiyordu. Ta ki, 21 Ağustos günü Kanada Başbakanı Mark Carney, “savaşsa savaş” diyerek artık müzakere edilecek bir şey kalmadığını açıklayarak herkesi şok edene kadar.
Peki ne olmuştu da Kanada, herkesin bir uzlaşma çıkacağından emin olduğu masayı öfkeyle devirmişti?
Özetle, Trump olmuştu.
Kanada’yı fiilen 51nci eyalet haline getirecek talepler
Kanada tarafına göre, müzakerelerin başından itibaren gündemdeki her konuda uzlaşma sağlanmasından sonra tam imzalar atılacağı aşamada Trump’ın ekibi masaya ‘asla kabul edilemez’ yeni talepler getirdiler.
Peki neydi bu istekler?
Birincisi ABD, Kanada’dan başka hiçbir ülke ile ABD’den bağımsız ticaret anlaşması yapmamasını istiyordu. Yani, Trump hangi ülkeye ne gümrük vergisi uyguluyorsa Kanada da aynısını uygulayacaktı. Bu kapitülasyon, British Columbia eyalet başbakanının ifadesiyle “Kanada’yı fiilen 51’inci eyalet olmaya indirgiyordu”.
İkincisi, ABD, Kanada’nın satacağı her ürüne ve hammaddeye kendisi için rüçhan hakkı tesis edilmesini istiyordu. Yani Kanada, örneğin nadir bulunan mineralini satmak istediğinde önce ABD’ye teklif etmeliydi. Sadece ABD’nin almak istemediklerini satabilirdi. Bu satışı da ilk talepteki gibi sadece ABD’nin ticaret kurallarına göre yapabilirdi.
Kanadalıların kabul edilemez bulduğu üçüncü talep ise ABD’nin, Kanada’nın kamu kuruluşlarına ‘Kanada malı kullan’ zorunluluğu getiren yasasının kaldırılmasını istemesiydi. Örneğin bu yasa nedeniyle Kanada’da bir köprü yapılacaksa Kanada’da üretilmiş çelikle yapılması zorunlu. Aslında ABD dahil birçok ülkenin benzeri yasaları var. Ama ABD, gümrük vergilerinin kalkmasına bağlı olmaksızın bunun derhal kaldırılmasını istiyordu. Bu açıkça Kanada sanayinin ölümü demekti. Kanadalılar haklı olarak, “oto parçası üreten sanayimizi öldürdükten sonra Trump’ın oto parçalarına gümrük vergisini yüzde 15’e indirmesinin bize ne faydası olacak” diye sormaktan kendilerini alamadılar.
Bu üç talebin ‘kolonyal ekonomi’ mantığına sahip olduğu açık. Ama Kanada’yı bunlardan bile daha fazla rahatsız eden bir talep daha vardı.
Trump yönetimi, Kanada’nın iki resmi dilli sistemini sona erdirmesini ve Fransız dilini koruyan yasalarını değiştirmesini istiyordu.
Talep ilk bakışta ekonomik bir gerekçeye sahipti. Buna göre ABD, Kanada’ya içerik, mal ve hizmet satan ABD şirketlerine, İngilizce dışında bir dili zorunlu kılan yasalarını iptal etmesi istiyordu. Kanada yasaları, ülkede satılacak mal ve hizmetlerde İngilizcenin yanı sıra Fransızca kullanım kılavuzu içerik veya dil seçeneğini de zorunlu kılıyor. Örneğin Amerikan şirketleri içerik etiketlerini Fransızca da yazmak zorunda. Daha da önemlisi aynı yasa, Netflix, Prime, Hulu gibi yayın ağlarına, sadece yerel içerikleri değil Kanada’nın Fransızca konuşulan bölgelerinde, Fransız dilinde içerikleri öne çıkaran algoritmayı da zorunlu kılıyor. Aslında AB’nin de Avrupa seyirci kitlesine ulaşmak isteyen ABD yayın kuruluşlarına benzeri yerel dil ve içerik algoritması zorunlulukları getiren mevzuatı var.
ABD’de içeriğine müdahale etmedikleri medya kurumu bırakmayan Trump yönetimi, AB ve Kanada’nın bu yasal zorunluluklarını, ‘şirketlerin ifade özgürlüğü haklarının ihlali’ ve ‘ticaret bariyeri’ olarak niteliyor.
Böl ve yut politikası
‘İki dillilik’ konusu Kanada için birliğin temeli olan ‘kutsal kâse’ mesabesinde bir konu. Nitekim Carney, savaş ilan basın toplantısını hem İngilizce hem de Fransızca dillerinde konuşarak yapıp, bunun kendileri için müzakere edilemez bir konu olduğunu bizzat gösterdi.
ABD’nin tarihsel ‘melting pot’ politikasına karşı Kanada başından beri mozaik entegrasyon stratejisi izledi. Ülkenin kültürel, dilsel farklılıklarını asimile etmek yerine yasalarla koruma altına aldı.
Bunun en önemli nedeni, ülkenin İngilizce konuşan çoğunlukla Protestan ve Fransızca konuşan çoğunlukla Katolik iki ana halk tarafından kurulmasıydı. İki halk da Eski Dünyadaki köklerine bir aidiyet hissetmiyor.
Kanada Fransızları, yakınlık duysalar da Fransa’yı ‘anavatan olarak görmüyor. Fransızca konuşan başka bir ülke gibi görüyorlar. Ünlenmiş bir internet tespitinin de dediği gibi, onlar Kuzey Amerika’da yaşayan Fransızlar değiller, Fransızca konuşan Kuzey Amerikalılar. Amerikalıları bu saatten sonra ne kadar İngiliz yapmak mümkünse Quebec halkını da o derece Fransız yapmak mümkün.
Bununla beraber, 20’nci yüzyılın ortasında Katolik toplumun sekülerleşmesiyle milliyetçi bir ayrılıkçı eğilim de güç kazandı. 1960’lı yıllardaki ayrılıkçı terörü, biri 1980’de diğeri 1995’te ‘hayır’ oyu çıkan iki bağımsızlık referandumu takip etti. Quebec’li Pierre Trudeau (Justin’in babası) gibi Fransız kökenli Kanada liderleri ayrılıkçı siyasetin bastırılmasında ve entegrasyonda önemli rol oynadılar.
Son yarım yüzyılda bu sorunları yaşasa da Kanada, nüfusunun hem Fransızlardan hem de İngilizlerden oluşmasını zafiyet değil, ülkenin en büyük gücü olarak görüyor. Kendisi de Quebec kökenli bir önceki başbakan Justin Trudeau, Kanada hakkında, ” farklılıklarına rağmen değil, farklılıkları nedeniyle güçlenen belki de tek ülke” şeklinde gururlanacaktı.
Donald Trump, Amerikan aşırı sağında yeri olan bir bakış açısıyla, Kanada’dan ayrılacak parçaları yutmanın, Kanada’nın tamamını yutmaktan kolay olacağı savına inanıyor. Nitekim, petrol eyaleti Alberta’da da ABD aşırı sağıyla dirsek temasında olan ve Kanada’dan ayrılıp ABD’ye katılma yanlısı bir ayrılıkçı hareket var. Hatta eyalette Ekim ayında bağımsızlık referandumu için çalışmalarını hızlandırdılar.
İşte Kanada, Trump’ın iki dilliliği koruyan yasaları kaldırın isteğini, Quebec’i tahrik edip ülkede yeniden ayrılıkçılık rüzgarını yükseltme artniyeti olarak okuduğu için büyük rahatsızlık duydu.
Ağustos ortasındaki müzakerelerde getirdikleri bu taleplerden sonra Amerikalılar Kanadalılara, “bu dünyadaki en iyi ticaret anlaşması kabul etmeniz de yetmiyor, üstüne teşekkür de etmeniz lazım” deyince, Başbakan Carney, Kanada heyetine derhal Ottowa’ya dönme talimatı verdi. Ertesi gün bir gazetecinin ‘Neden savaşa giriyormuş gibi konuşuyorsun?’ sorusuna Carney, “Çünkü saldırıya uğradık. Saldırıya uğradığınızda savaştasınızdır artık” diye yanıtlayacaktı.
“ABD kurşun kalemle imza atan bir ülke”
Kanada – ABD Ticaret Savaşında ABD’nin telafisi oldukça zor en büyük kaybı ise ‘güvenilir ticaret ortağı’ görünümünü kaybetmesi. Kanada’nın artık ABD ile herhangi bir ticaret anlaşmasına güvenemeyeceği açık.
Kanada ve ABD, 1988’de serbest ticaret anlaşması imzalamış, 1990’larda bu anlaşma Meksika’yı da içine alarak NAFTA’ya dönüşmüştü. Trump, birinci başkanlığı döneminde “tarihin en berbat ticaret anlaşması” dediği NAFTA yerine ABD-Meksika-Kanada Anlaşması (USMCA) adını verdiği yeni bir ticaret düzeni önermişti. Kanada, 2018 yılında Trump’ın “ABD tarihinin en iyi ticaret anlaşması” dediği USMCA anlaşmasını imzalamıştı.
Trump 2024’te ikinci kez başkan seçildiğinde ise kendi icadı olan USMCA’yı da “çok berbat bir anlaşma” olarak niteleyecek ve tek taraflı olarak ihlal ederek Kanada’ya gümrük vergisi koyacaktı. ABD, geçtiğimiz haziran ayında da tek taraflı olarak USMCA anlaşmasının uzatılmayacağını açıklayacaktı.
Trump’ın lehindeki ve aleyhindeki bütün biyografiler, onun her iki tarafa da kazandıracak bir sözleşmenin olabileceğine inanmadığının sayısız örneğini sergiliyor. Sadece bir taraf kazanabilir. Bunun için de diğer tarafın kaybetmesi şart. Trump, hayatı boyunca attığı imzaların hiçbirinin sorumluluğunu yerine getirmediği için binlerce kez mahkemelik olmuş biri. Müteahhitler, marangozlar, hatta restoranlarındaki bulaşıkçıları dahil ona iş yapan hiç kimseye vaat ettiği hiçbir şeyi vermiyor. Avukatlarına bile bunu yapıyor. Neredeyse bütün eski avukatlarının onun aleyhinde olmasının nedeni bu. Buna ‘sözleşme sanatı’ diyor Trump.
Nitekim ağustos ayındaki müzakere masasına oturduklarında Kanada tarafının en büyük kaygısı da buydu. Herhangi bir Kanadalının sosyal medya hesabında kendisiyle ilgili bir şakaya denk gelecek Trump’ın o dakika bütün ticaret anlaşmasını çöpe atmayacağından emin olmak istiyorlardı. Bu yüzden ABD tarafına “bir ticaret anlaşması kabul edip imzalarsak bunun uygulamada sürekli kalacağı konusunda bize güvence verin” talebinde bulundular. Ancak Amerikan tarafı, anlaşmayı istediği anda istedikleri şekilde değiştirme haklarını mahfuz tutacaklarını söylediler. Trump döneminde ABD’nin attığı hiçbir imzaya sadakat duygusu yaşamamasını Kanada Başbakanı Carney, “Şu gerçeği gördük, ABD değişti. ABD artık anlaşmalarını mürekkep kalem değil kurşun kalemle imzalayan bir ülke” diyerek eleştirecekti.
Kanada – ABD ilişkisi geri dönülemez şekilde değişti. Kanada, doğu batı istikametinde boru hatları inşa ediyor. ABD sınırında yoğunlaşmış nüfusunu Atlantik ve Pasifik sahillerine yayacak devasa yatırımlar için düğmeye basıldı. Birçok ülke ile bağlayıcı anlaşmalar imzalanıyor. Bunlar, ABD ile Kanada arasında yeni bir ticaret anlaşması olsa da asla hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının göstergeleri.
Peki ABD Kanada’yı hizaya getirmek için ekonomi dışında güç kullanabilir mi? Bu sorunun yanıtının detaylarına inildiğinde de bir kez daha köpek ve kirpi örneğini hatırlatacak bir manzara var.
Çılgın senaryo: ABD ordusu Kanada’ya girerse…
Dünyanın iki ülke arasındaki en uzun sınırını, 1812 Savaşı hariç barış içinde paylaşan ABD ve Kanada arasında bir askeri çatışma olasılığı, yakın zamana kadar zırva muamelesi görürdü. Ancak, bu akıl dışı olasılık, akademide, medyada ve politikada ve hatta Kanada ordusunda -çok ihtimal verilmese de- bir senaryo olarak konuşulur hale geldi.
Nitekim Kanada’nın ticaret müzakeresinden çekilmesinden sonra Trump’ın Ulaştırma Bakanı, “bir ordusu bile olmayan Kanada, ABD ile ticaret savaşına girip kazanacağını sanma aptallığı sergiliyor” diye konuşarak, askeri seçenek imasında bulunabildi. Bakan “yok” dese de Kanada’nın bir ordusu var. ABD ordusunun büyüklüğüyle tabii ki kıyaslanamaz ama eğitimli ve donanımlı bir ordu.
Kanada tarafı açıktan konuşmasa da son 200 yıldır bir gün ABD’den askeri bir tehdit de söz konusu olabileceğine dönük bir reflekse sahip olageldi. Hatta ABD’ye karşı saldırı planlaması yaptıkları dönemler bile oldu.
Örneğin Birinci Cihan Harbinde İngiltere’nin ABD’ye 22 milyar dolar borçlanması ve ABD’nin süper güç haline gelmesinin Kanada’yı, İngilizler ile Amerikalılar arasında yeni bir savaş alanına çevirme olasılığını yükselttiğini gördüklerinde hazırlığa girişecektiler. 1921 yılında, Kanada’nın Askeri İstihbaratı, ‘Defence Scheme 1’ adıyla ABD şehirlerini işgal planı hazırlayacaktı.
Amerikalı yazar Kevin Lippert’in ‘Kırmızı Plan Savaşı’ kitabından öğrendiğimize göre, bu aslında, ABD’nin kuzeye dönük herhangi bir askeri hareketlenmesinde, Kanada birliklerinin sınırdaki beş büyük Amerikan şehrine sürpriz saldırı ve karşı işgal planıydı. İngilizler yardıma gelinceye kadar Amerika’yı oyalama stratejisine dayanıyordu.
Kanada’nın önde gelen gazetesi Globe and Mail, 2026 başında askeri kaynaklara dayandırdığı bir haberinde, Kanada ordusunun yüzyıl aradan sonra ilk kez olası bir ABD işgaline karşı direniş modelleri üzerinde çalışmalar yaptığını yazdı. Senaryo ABD’nin iki gün ile bir hafta içinde Kanada’nın bütün merkezlerini ele geçireceği kabulüne dayanıyor. Kanada ordusunun hazırladığı direniş modeli, Afganistan’daki gibi bir gerilla mücadelesi öngörüyor. Gazeteye konuşan askeri kaynaklar bunun bir askerî harekât planı olmadığını sadece bir oyun planı olduğunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissediyor.
Aslında ABD’nin de 1930 yılında ‘War Plan Red’ adını verdiği bir Kanada’yı işgal planı vardı. Kırmızı kelimesi, Amerikan bağımsızlık savaşında İngiliz askerlerin kırmızı ceketli olmasına atıftı. Plan, 1935 yılında 57 milyon dolar harcanarak güncellendi. Sınıra yakın sivil havacılık görünümlü üç hava üssü inşa edildi. On binlerce askerin katıldığı tatbikatlarla Toronto, Montreal ve Quebec’in işgali prova edildi. Planın can damarı ise Boston’dan hareket edecek Amerikan donanmasının, Kanada’ya Avrupa yardımının gelebileceği Halifax’ı kapatmasıydı.
ABD’nin olası bir askeri müdahalesinde benzeri bir planın güncel versiyonu kullanması öngörülüyor. Dünyanın en büyük ve en güçlü ordusunun kısa sürede Kanada’nın önemli merkezlerini kontrol altına alabileceğini Kanadalı askeri senaryolar bile kabulleniyor.
İşte Kanada’nın hazırlığı bundan sonrasına dönük.
Toronto Üniversitesinde son 20 yılda dünyadaki çatışma alanlarında çalışmalar gerçekleştiren Dr. Aisha Ahmad, Toronto National Post’a yaptığı açıklamada, birçok insanın ABD’nin askeri gücüne bakarak kolay bir zafer yanılgısı yaşadıklarını belirtiyor. Ona göre ABD’nin Kanada’yı işgali on yıllar sürebilecek ve nihayetinde ABD’ye yıkım yaşatacak bir gerilla savaşının başlangıcı olur.
Ahmad’a göre Kanada hükümeti teslim olsa da bu kaçınılmaz. Kanada, tamamen kontrol altına alınması imkânsız devasa bir coğrafya. ABD ne kadar asker gönderirse göndersin bu vahşi, dağlık veya ormanlık coğrafyayı tamamen kontrolüne alması mümkün değil.
Kanada’nın kendisi çökerken ABD’yi de yanında götürebilecek bir potansiyele sahip olması, askeri işgal senaryolarını, olasılığı oldukça düşük senaryolara dönüştürüyor. Trump çılgınlığında bir lider bile bunun farkında.
Devasa gücüne rağmen çok fazla seçeneğinin olmamasının sancısını yaşıyor Trump. İnsan gururunun sınırlarını araştıranlar için, kifayetsiz bir muktedirin kendisini istemeyen bir şeye sahip olma takıntısı kadar az şey öğreticidir.
Emlakçı Trump Kanada’ya baktığında dev bir inşaat arazisi görüyor
Aslında 20. Yüzyılın ortalarına kadar Kanada, hiçbir emperyal gücün fethetmek isteyeceği bir coğrafya değildi. Tek stratejik değeri ABD’ye yakınlığıydı. Ama 21. Yüzyılda kendi başına stratejik bir değer kazanmaya başladı.
Küresel iklim değişikliğinin tarım alanlarını daraltması, yüzölçümü bakımında dünyanın en büyük iki ülkesi de olan iki kuzey ülkesini, Kanada ve Rusya’yı gelecek 50 yılın bütün tarım projeksiyonlarının merkezine yerleştiriyor. Yüzyıl İnisiyatifi adlı Kanadalı grubun hazırladığı rapora göre günümüzde 40 milyon olan Kanada nüfusu yarım yüzyıl içinde 100 milyona yükselecek.
İkincisi, yine küresel ısınmanın bir cilvesi olarak eriyen Arktik Okyanusu, küresel gemi ticaretine çok daha kısa çok daha masrafı az bir kestirme yol kazandırıyor. Yani Kanada, küresel ticaret güzergahının en kritik ülkelerinden biri olma yolunda.
Ancak şu an ve kendisi için yaşayan Trump’ın Kanada takıntısını bu ‘uzun vadeli ‘stratejik’ filtrelerden gördüğünü düşünmek yanıltıcı olur.
Tarihin en güçlü imparatorluğunun bütün dış politikası gibi Kanada politikası da, bütün dünya görüşü, gençliğinde arsa spekülatörlüğü, mafya gruplarının beton dökme yarışı ve “kim ev almış kim kat almış” hasedinde şekillenmiş bir kifayetsiz emlakçının şahsi denetiminde.
Bütün hayatını arazi, inşaat, toprak satın alma üzerine kurmuş olan bu müflis kumarhane işletmecisi Kanada’ya baktığında, bir ülke görmüyor. Üzerine şahane inşaatlar, hoteller ve golf sahaları yapılabilecek dev bir arazi görüyor. Tek engel Kanada’nın bir ülke olması.
Zihin dünyası Freudian “alansal genişlemenin” en ilkel düzeyinde çalışan Trump için egemenlik, yeterince baskıyla halledilebilecek bir tapu kusuru.
Yeşilçam filmlerinde Ali Şen’in oynadığı zengin karakterinin mahalleyi almak için uyguladığı politikanın benzerini görüyoruz. Mülk sahiplerini, nihayetinde evlerini satmaya ikna olacak kadar rahatsız etmek. Sularını veya elektriği kesmek… Daha da ikna olmazlarsa ‘günah ondan gitti’.
Trump’ın karakterinin fonksiyonel zihninin oluştuğu dönemde Manhattan emlak inşaat piyasasında işler sadece hukuksal sözleşme konusu değildi. Beton kartelleri, çoğu mafyanın kontrolüne girmiş sendikalar ve haraç çetelerinin paylarının da konusuydu. Bu mafya ahlakı evreninde, mıntıkanın mafyasına aslan payını vermeyen herkes, ya ‘beleşçi’ ya da ‘hırsız’ muamelesi görüyordu. Trump’ın ‘Kanada bizi yoluyor’ diye yakınması bunun tipik bir ifadesi.
Tıpkı Putin’de olduğu gibi, birinin evine girip, “senin evi benim salona katmaya karar verdim, imzala” diyen bu ‘arsa simsarı’ zihnin trajedisi ise, ülkeleri, kendi emlağının kiracılarıyla karıştırmasıdır. Elektriğini kesmek, suyunu kesmek, tehdit etmek bir kiracının evini terk etmesine neden olabilir ama ulusal kimlik adlı irrasyonel kolektif eğilimde tam tersi etki yaratır.
Nitekim Trump, Kanada’ya uzun süredir pek önemsemediği ‘ABD’den ayrı bir ulus olduğu’ gerçeğini yeniden hatırlatmaktan başka işe yaramadı.
İki liberalizmin hikayesi
Kanada ve ABD tarihi, iki ayrı ülkenin tarihinden ziyade ‘Yeni Dünya’nın, nasıl olması gerektiğine dair kadim bir tartışma aslında. Vahşi batı romantizmi üzerine kurulmuş, bireyi kendi başına bir ada gibi gören, vergiyi haraç, regülasyonu tiranlık gören, kendine yetmeyi temel ahlak edinmiş liberteryan kültür ile anarşik olmayacak kadar bireyci, baskıcı olmayacak kadar toplumcu, özgür, kapsayıcı, çoğulcu, eşitlikçi sosyal sözleşme düzeninin çatışması…
Temelinde ise, istisna müstesna çelişkisi var. ABD’nin dünyanın en müstesna düzeni olduğunu savunan Amerikan sağı, yanı başında daha müreffeh, huzurlu, başarılı bir modelin varlığına tahammül edemiyor. MAGA Hareketi ve liberteryan ABD sağı için Kanada, sadece komşu ülke değil, varoluşsal karşı argüman.
Kanada tüm halkına sağlık güvenliği sunmayı, seçimlerini dramsız yapmayı başarıyor. Üstelik ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı, hukuk devleti kriterlerinde dünyanın en iyilerinden biri kalmayı başararak. Evi ve bahçesi kendimizinkinden çok daha düzenli komşuya duyduğumuz nefretin hasımlarımıza duyduğumuz nefretten büyük olması gibi bir psikoloji. Göçmenliği sorun yerine ihtiyaç olarak gören, herkese eşit sağlık sigortası sistemi, yüksek gelir vergisi ve regülasyonlarıyla Kanada’nın G7 üyeliğine kadar yükselmesi, orta sınıfını görece koruması, ABD’deki serbest piyasa doğmasını çürüten bir örneğe dönüştürüyor.
Kanada hayal gücünün bugüne kadar en etkili kuramcısı olan edebiyat eleştirmeni Northrop Frye, 1960’lı yılların ortasında Kanada’nın daimî refleksinin, “garnizon mentalitesi” olduğunu savunmuştu. Frye’a göre, bu refleksin doğduğu erken dönem Kanada toplumu, geniş ve genellikle düşmanca bir alanla çevrelenmiş, güvenliği için kendi etrafında bir kale inşa etme eğiliminde olan küçük, kuşatılmış bir nüfustu. Bu içgüdüden doğan Kanada kültürü, dış dünyanın tehditkâr hale geldiği anlarda savunmacı bir tutuma çekiliyor ve bir teyakkuz haline bürünüyordu.
Carney Hükümeti, sadece Kanada’nın ekonomik politikasını değil, işte bu geleneksel zihnini de değiştiriyor.
‘Nostalji politika değil’ diye konuşan Mark Carney’e göre geri çekilmenin, içe kapanmanın, daha yoksul, daha sefil, daha az özgür günlerden başka bir getirisi olmayacak. Günümüz politikasında korku, muazzam derecede istimal edilen bir meta. Korkularını kader sanan toplumlar, kendi yarattıkları garnizonların içinde boğulmaya mahkûm olacaklar.
Batı dünyasındaki aksi eğilime rağmen Kanada, klasik özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğulcu değerleri yüksek sesle savunmaya devam ediyor.
Örneğin Kanada toplumun çoğunluğunun göçmenliği sorun olarak görmediği tek gelişmiş ülke. Bunda tabii ki devasa coğrafyadaki nüfus seyrekliğinin de konforu var. Kanadalı gazeteci Doug Saunders, ‘Maksimum Kanada’ kitabında, Kanadalıların yüzde 90’ının yaşadığı ABD sınırına yakın hattın, yani ülkenin yüzölçümünün yüzde 10’unun bile, bugünkü Hollanda’nın nüfus yoğunluğuna ulaşmadan önce 400 milyon insanı barındırabileceğine dikkat çekiyor. Ama tek neden bu değil. Nihayetinde benzeri şekilde nüfus yoğunlaşması sorunu olmamasına ABD’de göçmen karşıtı politik söylemler toplumdan destek görebildi.
İronik olarak Trump ve MAGA ise ABD’yi ‘garnizon mantalitesinin’ egemenliğine sürüklemeye çalışıyor. Kanada’nınki gibi doğal ve gerçek tehditlerden sebebiyle de değil, inanç ve köken olarak bir pür toplum yaratma amacıyla ve rüzgâr tribünü türünden hayali korkularla bu anlayış inşa ediliyor. Çoğulculuğu yozlaşma, kuvvetler ayrılığı ve hukuk devletini ise zafiyet olarak görüyorlar. Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte ABD hızla dünyadaki etkinlik alanlarından, küresel iş birliğinden çekiliyor ve içe kapanıyor.
Kanada Tarihi’nin yazarı Conrad Black’a göre, ABD’nin dünya sahnesinden çekilişi, aslında Kanada’ya parıldamak için eşsiz bir fırsat sunuyor. Kanada’nın parıltısı, ABD veya rakipleri gibi küresel şöhrete, ekonomik veya askeri güç olarak dünyaya hükmetme arayışına dönük değil. Aksine Kanada’nın parıltısı, özgüvenine, ekonomik istikrarına, muazzam doğal kaynaklarına, refahına ve diplomasisine dayanıyor. Herkesin örnek alacağı bir ülke yaratma potansiyelinde yatıyor.
Örneğin Kanada Başbakanı Carney, her fırsatta Kanada’nın ‘güvenilir ticaret ortağı’ olduğuna vurgu yapıyor. Güven, Fransız Maliye Bakanının deyişi ile, günümüz uluslararası ticaretinde herkesin peşinde olduğu en muteber değer haline gelmiş durumda.
Mus’u takip et!
Carney’nin Kanada’ya Yatırım İnisiyatifi’nin başına getirdiği diplomat Dominic Barton, “Belki de 20 yıl sonra Trump, bizi rehavetten uyandırdığı için minnetle andığımız bir lider olacak” diye konuşuyor. Economist dergisi, Özgürlük Anıtını Kanada akçaağacı yapraklı tacıyla çizdiği ‘Özgürlük Kuzeye Göçüyor’ kapak dosyasında, Batı dünyasının geri kalanında ‘yerli milli’ söyleminin ve popülizmin yükseldiği bir dönemde Kanada’yı “cesaret verici bir istisna” ve liberal değerlerin, hoşgörünün, göçün ve uluslararası ticaretin bir simgesi olarak gösteriyordu. Dosyanın ara başlığı ise ‘Mus’u takip et’ şeklindeydi.
Kanada Başbakanı Carney, Davos’ta isyanı başlattığında ortamda bulunan birçok dünya lideri alkışlamıştı. Ama o günden beri hiçbiri alkışladıkları sözün gereğini yerine getirmeye cesaret edemedi. Mark Carney, Timur’un karşısına tek başına çıkmış Nasreddin Hoca gibi bugünlerde.
Carney, Amerika karşısında başarılı olamazsa, ülkesi ekonomik bunalımla belki de dağılmakla karşı karşıya kalacak. Başarılı olursa, ülkesi, ABD dahil dünyanın bütün populist güçleri için oldukça tehlikeli bir örneğe dönüşecek.
İşte bu nedenle, Kanada’nın hali, sadece Kanadalıları ilgilendiren bir konu değil.